2008’den beri internetten satın aldığım kitapların kaydını
tuttuğum bir dosyam var. Böyle bir dökümün sonucunda ilginç verilere
ulaşabiliyorsunuz. Örneğin aldığınız kitapların yüzde kaçını okuduğunuz. Beş
senedir kitap sitelerine bütçenizden ne kadar ayırdığınız. Yılın hangi
aylarında en çok kitap satın aldığınız. Kendinize, eşinize ve çocuklarınıza,
çevrenize aldığınız kitapların toplam tutarın içindeki oranı. Aldığınız
kitapların tür dağılımı. En çok okuduğunuz yazarlar ve ülke edebiyatları. Liste
dileğinize göre uzayıp gidebilir. Neden böyle bir analize girer insan? Çünkü
okur hem bir okurdur hem de kitapsever. Meraklı bir kitapsever. Bir nesne
olarak da kitabı sever, yanında taşımaktan hoşlanır. Son zamanlarda teknoloji
sayesinde bu taşıma meselesi ağırlığından kurtuldu ancak halen kitapların
yükünü taşımaktan vazgeçmeyenler var. Ufacıkken tanıştığım hamur baskı kokusunu
kolay kolay bırakacağımı sanmıyorum ama cebinde kitaplığını taşımayı tercih
edenlere de lafım yok. Okumanın yöntemini önemsemem, nasıl okunduğu daha
önemli. Herkes en rahat ettiği şekilde okusun yeter.
Yöntemler ve verilerin analizi üzerine daha fazla laf
etmeden, geride bıraktığımız yılın bende iz bırakan kitaplarına geçmek isterim.
Bazılarını çok geç okumuş oldum, bazılarını çıkar çıkmaz. Bazılarının çıkmasını
dört gözle bekliyordum zaten, bazılarınıysa aldıktan sonra bir köşede
unutmuşken keşfettim. Bazılarını tamamen tavsiyeyle, hakkında hiçbir şey
bilmeden okudum, bazılarınıysa sırf konusunu merak ettiğim için. Ne olursa
olsun sonuç değişmedi, her kitabın son sayfasını bitirdiğimde okuduğum için
kendimle iftihar ettim.
Herhangi bir sıralama mantığı gütmeden;
Tanrı Olmak İsteyen
Otobüs Şöförü - Etgar Keret
Keret’i bana sevdiğim bir arkadaşım tavsiye etti. Aslında
tam olarak bana tavsiye etmemişti, başka bir arkadaşıma yazdıklarıyla
kıyaslasın veya belki de ilham alsın diye tavsiye etmişti. Ama üzerine görev alan
ben oldum. Daha önce kısa öykü okumuştum elbette ve çok kısa öyküler hakkında
bilgim vardı ancak Keret’in öyküleri yine de beni şaşırttı. İki sayfa
sürmesiyle de ilgisi yok aslında. Öyküye bakış açımı değiştirdi. Nelerin öykü
olup olmayacağı konusundaki katı fikirlerimi yerle bir etti. Aynı zamanda
yaratıcılığın nerelere kadar uzanabileceğini de bir kez daha gösterdi bana. Seçtiğim
derlemesi en iyi mi bilmem, beni en çok etkileyen oldu. Zaten satın alırken de
set olarak almıştım. Belki de tek kelimesini okumadan setini satın aldığım ilk
yazardı. Setteki diğer derlemeler de Keret okumak isteyenler için başlangıç
olabilir. Bir yerden başlayın işte.
Yüzyıllık Yalnızlık –
Gabriel Garcia Marquez
Yakın zamanda Marquez’in heykeli dikildi. Dediklerine göre
bunama belirtileri gösteriyormuş. Ursula’nın bizi terk etme vakti gelmiş demek.
İyice çölleşecek buralar desenize. İlk okuduğum Marquez, Kırmızı Pazartesi’ydi.
Sonra Kolera Günlerinde Aşk’ı hevesle almıştım ama nedense okumadım hiç. Böyle
şeylerin nedeni bilinmez. Artık işi perilere bıraktım, onlara katiyen inanmasam
da kendim bir açıklama getiremediğim için işin kolayına kaçarak perilerin işi
diyerek kestirip atıyorum. Yüzyıllık Yalnızlık’ı okurken daha önce bu romanı
okumadığım yıllar için hayıflanıp durdum. Öyle ki belki 20 sene önce okusam
hayatım çok farklı olurdu. Kitaplar hayatları değiştirebilirler mi? Hep inanmak
istediğimiz bir gizem. Romana dönersek, bendeki kopyasında enteresan bir
eksiklik vardı. Albay’ın savaşa gittiği yaklaşık 20-25 sayfa eksikti. Daha
doğrusu başka sayfalar bu 20-25 sayfa yerine yanlışlıkla tekrar basılmıştı.
Garip olan şu, ben eksiğin farkına hemen varmadım. Diyeceksiniz nerenle
okuyorsun romanı, hemen yargıya varmayın lütfen, romanın dili öyle sarmıştı ki
beni, klişe olsun da bizden olsun, büyülenmiştim adeta ve şaşkın şaşkın ne
çıkarsa karşıma okuyordum. Marquez kalkıp yemek tarifi yazsa onu da şaplanmış
gibi okurdum. Bir de olaylar hep bir döngü içinde geliştiği için zamandaki
atlama beni rahatsız etmemişti. Arada kaynayan zamanın tekrar karşıma
çıkacağını düşünüyordum. Ne zaman ki hatalı sayfalardaki cümleler romanın
ilerleyen bölümünde kendini tekrarlamaya başladığında bu işte bir gariplik var
deyip kontrol ettim. Evet apaçık bir hatalı basımdı karşımdaki. Can yayınlarına
gidip yenisiyle değiştirme hakkım olduğunu biliyordum. Ama yine de gitmek
istemedim, belki saçma bir seçkinlik olarak düşüneceksiniz ama bendeki kopyanın
eşsiz olma ihtimali hoşuma gitmişti. Bir gün romanı tekrar okumak istediğimde
gidip yenisini alırım mutlaka ama elimdeki kopyayı hep saklayacağım. Ne de olsa
romanı bitirdiğimde sarsılmış halde, karanlıkta bir başıma yolculuğun bitmesini
beklerken yanı başımdaydı.
Bin Dokuz Yüz Seksen
Dört – George Orwell
Daha önce defalarca bu başyapıtı okumaya çalıştım. En fazla
Winston ve Julia’nın boş tarlada seviştiği sahneye kadar gelebilmiştim. Sorun
yazar ve dili değildi, sorun anlatılan da değildi. Sorun bendim, bir türlü
anlatılanların gerçekliğine kapılamıyordum. Böyle bir dünyanın olamayacağını
düşündüğüm için değil, daha çok insanoğlunun böyle bir dünya yaratabileceği
düşüncesi beni rahatsız ediyordu ve okumak canımı acıtıyordu. Bir de romanın
iki kutup tarafından farklı nedenlerle propaganda aracı olarak kullanılmasından
da rahatsızdım. Aslında bu rahatsızlığın giderilmesi için en iyi yol onu
okumaktır ama işte dediğim gibi yapamıyordum, daha fazla ilerleyemiyordum. Gezi
devrimi süresince ve sonrasında en çok bu romanı okuma ihtiyacı hissettim.
Artık yüzleşmem gereken bir devlet terörü söz konusuydu ve bunu yapmadığım
sürece bildiğim doğrulara ve ortak doğrularımız için savaşan herkese ihanet
etmiş olacaktım. Romanı bitirdiğimde kitap hakkındaki sorularımdan arınmıştım.
Yepyeni sorular vardı karşımda. Gariptir bu romandan etkilenen çok sayıda başka
kurmaca eserler okudum, izledim, hatta bu romana öncülük edenleri bile okudum
ama kendisini okumak yine de faklı bir etki yarattı üzerimde. Hiçbir şey özgün
olanın yerini tutmuyor. Sonuç olarak bu başyapıtın neden propaganda aracı
olarak kullanıldığını anlıyorum ama bu onun tüm o kısır siyasi tartışmaların
ötesinde şahane bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Bakir İntiharlar – Jeffrey
Eugenides
Filme uyarlanmış romanları, filmlerini izledikten sonra
okumaktansa tam tersini yapmak aslında tercihimdir. Ancak bazen bazı romanlar
filmlerinden sonra karşıma çıkar. Coppola’nın debut filmi zihnimden uzun süre
çıkmamıştı. Müzikleri halen arada sırada kulağımı ziyaret ediyor. TV’de rast geldiğim
her seferinde kendimi sonuna kadar filmi izlerken buluyorum. Böylesine bir
ilgiye rağmen uyarlandığı romanı okumak hiç geçmemişti aklımdan. İtiraf etmem
gerekirse bir romandan uyarlandığını bile bilmiyordum. Bazen böyle olur, bazı
filmler hakkında çok fazla araştırma yapmak istemem, özellikle kendi başıma
keşfettiklerim için. Bu filmi ilk izlediğimde ne sinemalarda gösterime
girmişti, ne adı sanı dergilerde çıkmıştı. O zamanlar, ki bahsettiğim zamanlar
bugünle kıyaslandığında milat öncesi olarak bile nitelendirilebilir,
sinemalarda gösterilmemiş filmlere ulaşmanın iki yolu vardı, ya varsa netten
yabancı sitelerden cd/dvd sipariş etmek, ya da korsandan almak. İnternetle
telefonu bir arada kullanamadığımız zamanlardan bahsediyorum ve o günlerde
internetten film izlemek için boğazda villan falan olması gerekiyordu, ya da
peygamber sabrı. Sinefil bir öğrencinin yukarıda saydığım seçenekler içinden
tercih yapması çok zor değildi anlayacağınız. Sinema çekimi falan dinlemeyip
harçlığımı ucuz cdlere harcardım bol bol. Bu filmi de ilk izlediğim format çift
cdli, kötü altyazılı, berbat bir sinema çekimiydi. Çöplükte elmas bulmak
gibiydi(bkz eternal sunshine…).
Yıllar sonra Eugenides adını ilk defa her yerde karşınıza
çıkabilecek bir en iyiler listesinde gördüm. Middlesex adlı romanı fazlasıyla
övülüyordu. Önce çok üzerinde durmadım ama sonra takip ettiğim bir blogda
kendisinden neredeyse kutsal kitap gibi bahsedilince radarıma aldım. Yazarın
başka kitabı var mı diye bakınca da, bom, karşıma Bakire İntiharlar çıktı.
Middlesex yarım kaldı. Hem de tam ortasında. Aslında ilgi çekiciydi, roman
İzmir’e de uğruyor ve bize okutulan tarihi farklı bir pencereden dinleme
şansına da sahipsiniz ancak yine perilere suçu atarak romanı bitiremedim. Zamanı
değilmiş deyip önceki romanına başladım. Filmini de izlemiş olarak açıkçası
daha çok merak ettiğim bu romandı. Yazarların ilk romanlarına hep ayrı bir ilgi
duymuşumdur. Edebiyata nasıl atıldıklarını hep merak ederim ve ipuçlarını en
çok ilk eserlerinde ararım. Eugenides gazetecilik geçmişinden ötürü müdür
bilinmez, bu romanında gerçek olaylara dayanan trajediyi son derece tarafsız
bir gözle aktarıyor. Ama işte usta yazarlara has bir şekilde onu okurken size
tarafınızı seçme şansı sunuyor. Açıkçası illa bir taraf da seçmek durumunda
değilsiniz, önemli olan okuduklarınızdan ne kadar etkilendiğiniz. Bakir
İntiharlar etkileyici bir anlatı. Esinlendiği gerçek olayların ilgi
çekiciliğine yaslanmadan ve bence kimsenin anısına saygısızlık etmeden
yumuşakça ele geçiriyor okuru ve sonuna kadar okutuyor. Benim gibi yapmayın,
önce romanı, sonra filmi yiyip bitirin. Lezzet garanti.
Lanet Takım – David Peace
Bu kitap kimin için yazılmış olabilir? İngilizler için mi?
Erkekler için mi? Futbolseverler için mi? Notthingam Forest taraftarları için
mi? Brian Clough için mi? Yoksa sadece edebiyatseverler için mi? Futbol ile
ilgili yazmak bence kim ne derse nesin tehlikelidir. Hele bir de gerçek bir
kahramandan kurgu karakteri yaratmak ciddi cesaret işidir. Peace, bu işe
kalkışacak kadar taşşaklı bir yazar. Üstelik yazdığı karakter ondan beter.
Belki yazar gerçekten de Clough’un cesaretinden ilham almış olabilir. Kim için
yazmış olursa olsun romanın derdi okur değil. Onu bilgilendirmek ya da gözüne
girme peşinde de değil. Öfkeli bir adam var, kendince haklı sebepleri olan,
roman boyunca öfkesinin onu yetiştirmesini okuyorsunuz. Sonunda, romanın değil
ama mücadelesinin sonunda, öfkesini yenmeyi başarıyor. Ya da bu tamamen benim
varsayımım. Seçilen dil bazıları için rahatsız edici olabilir, öyleleri kaldı
mı emin değilim gerçi, ama romanın tonuna ve karakterin ağzına şıp diye
oturuyor. Bir yandan son derece sürükleyiciyken derinden sızdırdığı bir derdi
var romanın, sırf onu keşfetmek için bile okumaya değer. Üstelik olayların
ülkemizde geçtiğini hayal edip Clough yerine son derece tanıdık birilerini
koymak da tamamen serbest.
Sırça Fanus – Sylvia Plath
Bazı kitaplar vardır ki yazarlarından ayrı düşünülemezler.
Tezer Özlü’nün eserleri misal. Veya Sait Faik bütün öyküleri. David Foster
Wallace, Proust gibi ecnebi örnekleri de çoğaltabiliriz. Kendilerini
eserleriyle bütünleştirmişlerdir ve belki bunu çok istemeseler de her
okunduklarında yaşam öyküleriyle birlikte akla gelirler. Sırça Fanus, kanımca
bu tür kitapların ağababasıdır. Uzun süre uzak durmaya çalıştım bu nadide
başyapıttan. Neden bahsettiğini, neden yazıldığını, neye yol açtığını
biliyordum çünkü. Plath’in hayatını öğrendiğimde, akabinde izlediğimde (film
hayal kırıklığıdır bu arada benim için) neyle karşılaşacağımı az çok tahmin
edebiliyordum. Elbette bu yersiz ve daha fenası hadsizce bir yargıydı. Plath’in
şiirleriyle oyalandım ben de. Oyalanmaktan çok efsanenin çevresinden dolaşmaya
çalışmak diyebiliriz. Yazık ki şiir denen meret çevrilince etkisini neredeyse
yarı yarıya yitirir ve benim İngilizcem Plath’i kendi dilinden okuyacak kadar
yetkin değil maalesef. Belki düz yazıyı biraz ama şiirleri asla. Sonra bir gün,
hep dedikleri gibi, ansızın bir gün Sırça Fanus okuma cebime giriverdi ve
bitirilene kadar çıkmadı. Korkularımın ne kadar anlamsız olduğu daha kitabın
ilk sayfalarından ortaya çıkmıştı. Siz siz olun bir yapıtı kesinlikle
önyargılarınızla değerlendirmeyin. Plath, coşkusunu bir an bile kaybetmeden ilk
sayfalardan itibaren sizi avucunun içine alıyor ve birlikte girdiğiniz
sarmallardan çıkmanıza yardım ediyor. En azından bana yardımı çok dokundu.
Kitabı bitirdiğimde ona yardımının karşılığını verebilmiş olmayı diledim. Boş
bir dilekti, hiçbir kıymeti yoktu artık. Ölümden sonrası benim için karanlıktan
ibaret, bizi terk etmiş canlara verebilecek neyim var ki? İşte, tek
yapabildiğim ardından bize bıraktıkları hakkında faydasız kelam etmek. Korkmadan,
göğsünüzü gere gere Sırça Fanus’u okuyabilirsiniz.
Aşk Konuştuğumuzda Ne
Konuşuruz – Raymond Carver
Carver, öykülerini ilk zamanlar otomobilinde yazarmış. Evde
bunaldığı zamanlar dışarı çıkıp direksiyonun başına geçer, sürücü koltuğunda
daktilosunu bilmiyorum belki de arka koltukta veya tıklatır dururmuş. Yanlış
hatırlamıyorsam, yani ben öyle hayal etmediysem, sonraları evinde yazabilecek
duruma geldiğinde bile çalışma odasına bir sürücü koltuğu almış, onun üzerinde
yazmaya devam etmiş. Bilmiyorum, belki de Salinger’di öyle yapan. Ama doğrusu
Carver’a da pek yakışırdı böylesi. Öykülerini okurken sanki arabanın
penceresinden dışarıyı izliyor gibiyimdir çok kez. Ya da belediye otobüsünün
camından köprüyü ve altından akan kirli suyu izler gibi. Böyle sahneler
çoğumuzun başına gelmiştir muhakkak ve yine büyük bir kısmımız öyle anlarda
dayanılmaz bir yaratım/aktarım sancısı çekeriz. Sanki biri elimize kalem,
gitar, fırça verse o an dünyayı değiştirecek eseri ortaya çıkaracağız. İşte Carver,
böyle anların esas öykücüsü. Kesinlikle dünyayı değiştirme niyeti yok, hatta
tek bir insanı bile değiştirmeye gücünün yetmeyeceğinin farkında. Onu büyük
kılan da bu. Biz elimize kalem vermeyenlere küfredip hayıflanırken, o
direksiyonun başına geçip öykümüzü yazıyor. Hem de bizi hiç tanımadan. Tanıdığı
birkaç kişi yetiyor ona. Hep Carver’ın gücü, dilinin basitliğinde ve anlattığı
öykülerin sıradanlığında yatar denir, doğrudur, ancak unutulan veya görmezden
gelinen bir yeteneği daha vardır yazarın, neyi anlatacağını çok iyi bilir.
Baştan kararını vermiştir ve muhtemelen en çok da ayrıntıları özellikle tasarlamıştır.
Çünkü az ama öz anlatımın bayağılaşmaması için detaylara fazlasıyla özen
göstermek gerekir. Okurun önüne koyduğunuz anlatı temizdir ama bir o kadar da
apaçıktır, en ufak kusurlarınız hemen göze batar. Her şeyi anlatmaz Carver,
dolayısıyla bulanık nokta çoktur ama asla çelişkiye rastlamayız öykülerinde. Carver,
dürüst bir yalancıdır. Ve yazı işine bulaşmış herkes bilir ki en zoru doğrudan
şaşmadan uydurmaktır. Çok film çıkmıştır Carver’ın teknesinden. Henüz beni
tatmin edene rastlamadım ama en çok yaklaşanı “Take This Waltz” adlı Sally
Potter denemesi. Sorun şu ki film bir Carver öyküsüne dayanmıyor ama öykülerini
bana en çok hatırlatan da bu film oldu. Belki Potter’ın artık Carver öyküsü
uyarlama vakti gelmiştir.
gelirim yine bu yazıya.
YanıtlaSilcarver'ın bütün yazılarını seviyorum.
sally potter da pek severim.
sırça fanusu, 1984'ü, yüzyıllık yalnızlık'ı daha önce okudum.
hepsi çok iyi tabii ki.
1984 ise hayata bakış açısını alt üst edenlerden.
adam bu konuları yıllarca önce yazmış yaa.
lanet takım okumadım ama okurum artık.
:)
bakir intiharlar inceledim daha önce ama henüz okumadım, okuycam.
:)
ilk kitabı hatırlamıyorum şimdi ama okumadım. okurum.
:)
iyi şeyler okuyorsun evet.
:)
gelicem yine.
:)
blogun kapalıydı herhalde. girememiştim.
:)
şimdi de film listeleri hazırlıyorum.
:)
Valla blogumu hiç kapatmadım, nasıl kapatılıyor onu da bilmiyorum. Ama arada bir ulaşılamaz oluyor bloglar.
YanıtlaSilelimde 20 küsur kitaplık bir liste var, bir ucundan başladım umarım sonunu getiririm. sevdim bu işi. daha sonra benzerini belki ben de filmler için yapabilirim ama o daha zor izlediğim filmlerin kaydını tutmuyorum ki. artık ne kadarını hatırlayabilirsem.
ben hep buradayım efendim, beklerim.