kim?

yaşamayanbilir

21 Kasım 2015 Cumartesi

İyi Günde Kötü Günde



On yaşımda vardım yoktum, teyzem bana bir doğum günü hediyesi almıştı. Koca bir çantaydı bu, diğerlerinden farkı içi kitap doluydu. Can Yayınları'nın çocuklar için bastığı bir setti. Uçan Sınıf'tan, Yeşil Parmaklı Çocuk'a türlü yazardan ve memleketten hikayelerle doluydu. Pippi Uzun Çorap'ı da oradan öğrendim, Cideli Bacaksız'ı da. Yurdum insanı Rıfat Ilgaz'ın karakterlerine TV ekranlarında kahkaha atmadan önce yazarın eğlencesi dünyasıyla tanışmıştım. Ne kadar şanslı olduğumu o zaman değil de, memleket insanını tanıdıkça anladım. Bugün birkaç kelimeyi bir araya getirebiliyorsam, o sete ve elbette teyzeme çok şey borçluyum. Yayınlanmasını hak ettiğine inandığım ve başkalarını da inandırabildiğim ilk öykülerimi teyzeme armağan ediyorum.

Keyifli okumalar dilerim.

9 Eylül 2015 Çarşamba

Sayıların diline direnememek

Yaklaşık dört yılı önce bu yazıyla neredeyse aynı başlıklı başka bir yazı yazmıştım. Aynı sonuçların çıktığı işlemleri tekrarlamak aptallıktır derler, buralarda olağan bir yöntem maalesef. Aç kapa bu sefer çalışır. Silah bırak, silah al bu sefer çözülür. Birileri için ki bu birileri hiç karşısında can çırpışan birini görmüş müdür şüpheliyim, sorunun kaynağı olarak görülen milyonlarca insanın ve tek günahı onların yanında olmak olan canlının tamamen yok edilmesi tek çözüm. Belki de, diye düşünüyorlar sanırım, her denemede eksik yaptığımız budur, tamamen yok etme, kökünü kurutma, bir daha üremelerini sonsuza dek engelleme.
Dört yıl sonra değişen çok şey yok. Yeni bir şey yazmanın da anlamı. Ne okuyan var yazılanları, ne okuyanların etki gücü, ne de yazılanların gitmesi gereken yerlere ulaşma şansı. Değişen tek şey öfkenin şiddeti, şiddetin taşıdığı nefret ve nefretin yayılma hızı.
Bizi yönettiğini iddia edenler yalan söylediler, hırsızlık yaptılar, cinayet tezgahladılar, katliamlara yol açtılar veya sorumlularını görmezden geldiler, sonrakilere cesaret verdiler, sayısız hata yaptılar(çoğu geçmişten ders alamamaktan ötürü) ve meydanlara çıkıp bayrak öptüler, alınlarına değdirip tüm suçlarının üzerini örttüler. O bayrağın kırmızısına, yıldızına bakanlar, tıpkı bir illüzyonistin seyircisi gibi yanlış yere baktılar, her seferinde kandırıldılar. Bir kısmı kandırıldığını başkalarından öğrendi, kalanlar sihirbaza ve sihrine inanmaya devam ediyor. Ne de olsa gerçekler sıkıcıdır, sihir sizi eğlendirir.
Tek ve salt gerçek ortadadır oysa, çok da dikkatli bakılması gerekmez, yüzde yüz pamuklu bile olmayan bir kumaş parçası kırmızıya boyanmış, ortasına semboller işlenmiş/basılmıştır. Nerede nasıl kullanılırsa kullanılsın öncesinde de sonrasında da en nihayetinde kesilmiş, dikilmiş kumaştır. Önemli olan ona atfedilen anlamdır, yüceltilmesi gereken bir şey varsa o da bu anlamdır.
Tekrar nefret çağına girmiş görünüyoruz. Bu nefret çağından çıkmanın bana göre tek bir yolu var, tanımadığımız kimseden nefret etmemek. Birini tanımak için de onunla vakit geçirmek gerekir. Onla karşılıklı yemek yiyin, konuşun, mümkünse birlikte seyahat edin. Hoşunuza gitmezse yine de nefret etmeyin, bir daha görüşmeyin yeter. Sizin özgürlük alanınıza müdahale ediyorsa veya size karşı herhangi bir suç işlemişse cezasını bu işi yapmak için kurulmuş devlet organizmasının adalet kurumunun vermesini sağlayın, yapamıyorsa bunun için mücadele edin. İntikam gütmek başka bir suçtur.
Bu yazıyı hiçbir yerde paylaşmayacağım. Dileyen ulaşır. Herkes dilediğine ulaşır önünde sonunda.

30 Mart 2015 Pazartesi

Terk edilmiş gibi duran





Kapıya dokundum, toz içindeydi, hafifçe tıklattım. Kimsenin açmasını beklemiyordum, kendim açıp içeri girdim. Keskin bir leş kokusu karşıladı beni, mendilimi çıkarıp burnumu kapattım. Muhtemel bir sokak kedisi cesedi aramaya başladım. Alt katta döşemesi çürümüş koltuklar, kaplaması soyulmuş camlı bir vitrin, ipliği sökülmüş eski bir kilimden başka kayda değer bir şey yoktu. Yukarı kata çıktım. Mutfak yukarıdaydı, banyoyla birlikte. İçerideki buzdolabı çoktan bozulmuştu, içi tamtakırdı. Kap kacaklar temizdi, sanki yeni yıkanmış gibi bulaşık sepetinin içine düzgünce dizilmişti. Musluğu açtım, su akıyordu. Köşede tüplü bir ocak dikkatimi çekti, tüpü kontrol ettim, doluydu. Terk edilmiş gibi duran bu taş ev, sırlarını bana yavaş yavaş açıyordu.
Banyonun yanındaki odada, yatağın yanı başındaki beşiğin içinde buldum kokunun kaynağını. Ölü bir dişi kedi ve memesine uzanmış halde hareketsizce yatan üç yavrusu. Anneleri kesinlikle ölmüştü, kafasının yarısı kemirilmişti ama yavrulardan birinin boynu hala sıcaktı. Açlıktan değil kıpırdamaya gözlerini açmaya bile mecali yoktu. Onu orada bırakıp ahşap pencereden aşağıya baktım. Pencere bakımsız arka bahçeye bakıyordu. Birileri vakti zamanında şeftali yetiştirmeyi denemiş, ağaç biraz büyüyene kadar sabretmiş ama meyve vermesini beklemeden bahçeyi kendi haline bırakıp terk etmişti sanki.
Yatağa uzanıp düş kurduğum günler aklıma geldi. Büyüyünce, ama çok büyüyünce, bana tahammül edebilen birini seveceğim, dünyanın öteki ucunda bahçeli bir evimiz olacak, alt katını dostlarımızı ağırlamak için üst katını kendimiz için kullanacağız, kedilerimiz yanı başımızda uyuyacak, bahçemizde yetiştirdiğimiz meyveleri yiyerek güne başlayacağız.  Ne sıradan, ne çok tüketilmiş bir hayaldi bu. Hayatımın kontrolünü başkasına bırakacağımı hisseder hissetmez onu terk etmiştim. Şimdi ben de başkasının hayalinde terk edilmiş gibi durandım. Kapıdaki cümlenin ne anlama geldiğini hatırladım, okuduğum bir kitaptandı. O zaman yazarın ne demek istediğini anladığımı sanmıştım; bu ıssız köşede, sessiz evde, çürümenin koktuğu, meme bekleyen cesetler arasında emin değildim artık.
Nefesi halen sıcak yavru kediyi uzanıp annesinin koynundan kucağıma aldım, yatağa oturdum. Ağzı açıktı, gözleri kapalı. Benden ne istediğini biliyordum. Gözlerimi kapayıp ben de, uzandım. Bu sefer düş kurmayacaktım, bir yerlerden süt bulmalıydım. 

13 Şubat 2014 Perşembe

Böyle ufak meseleler

















Yok, en iyim hariç hiçbir şey yetmiyor sana
Çünkü hiçbir şey halen çok şeydir hissetmek için
Unutmak için anımsa, bilmez gibi davran
En iyiyi alt etmeyi ve geride ipucu bırakmazsın

Hayır, en iyi hariç hiçbir şey yetmedi sana
Şirin yalanımı yutmazdın ama doğruydu
Kitapların içindeymiş gibi yaşamak hiç de yeni değildi ama
Böyle ufak meseleler hiç iz bırakmaz geride

En iyi hariç her şey anlamsızsa senin için
Güvenme bana, dışarıda bırak beni, lütfen
Asla ikinci en iyin olamam diğer iki numaralar gibi
Tek bir ufak şey seçmene izin vermez

Yok, en iyi hariç her şey ve daha da azı olacak
Daha çok veya az, bildiğim tek yalnızlık bu
Ama sen, işaretledin beni, mavi ve siyah büyük harflerle
Böyle ufak şeyler ipucu bırakmaz geride

En iyi hariç hiçbir şeyin anlamı yoksa senin için
Güvenme bana, yok say beni, lütfen yap böyle ama,
Diğer iki numaralar gibi ikinci en iyin olamam asla
Seçim yapmanı engelleyen ufak bir mesele
Seçim yapmanı engelleyecek küçük bir şey
Tercih etmene izin vermeyecek ufak bir şey

12 Şubat 2014 Çarşamba

Öldürmeyeceksin! Kandırmayacaksın! Çalmayacaksın! (I)

Kutsal metinlerde ne yazar bilmem ama bana göre üç temel günah vardır; Öldürmek, Yalan söylemek ve Çalmak. Ahlâktan bahsedeceksek bunlardan başlamalıyız. Ve korkmadan, kendimizi de kandırmadan bu üç günahı işleyip işlemediğimizi kendimize sormalıyız. Çevremizdekileri aklımıza getirip onların ne kadar günahkâr olduklarına bu üçüne bakarak karar vermeliyiz. Geriye kalan tüm yasaklamalar bana kalırsa bu üç temel günahın önemini azaltmak için konuluyor(haddini aşan bir tespit).
Aynı toprakları paylaştığım insanlara baktığımda beni dehşete düşüren bu üç günahın ne kadar kolay işlendiği. Herhangi bir inancım yok, çok istesem de yok -zaten olmasını da artık istemem- çünkü ihtiyacım yok. İnanç kalpten gelmiyor da bir gereklilik halini almışsa zaten baştan yanlış bir köke sahiptir. O kökten yozlaşmadan başka bir şey filizlenmez. İşte bu içtenlik olmayınca ve gerekliliği de reddedince içimde inanca karşılık hiçbir kırıntı kalmadı. Ancak ahlaki doğrularımız olmadığı takdirde beraber yaşayamayacağımıza inanıyorum. Belki de tek inancım bu. Bunun hangi dine girdiğini bilmiyorum, pek umurumda değil. Kurduğum mantık basit; insanlar olarak tek başımıza yaşama yetkinliğine sahip olamadığımız sürece ki doğanın buna izin vereceği mümkün görünmüyor, beraber yaşamak zorundayız. O zaman beraber yaşamayı öğrenmeliyiz. Tüm kavga dövüşün amacı bu olmalı, nasıl birlikte yaşayacağız! Kanımca bunun da tek yolu temel ahlaki prensipler ortaya koymak. Bu prensiplerin kurmaca veya şairane kutsal metinlerle ilgisi olmamalı. Elbette böyle metinler motivasyon için okunabilir, dikkate alınabilir ama evlerin duvarlarında içerikleri okunmadan ve sindirilmeden asılı durdukları sürece işe yaramazlar. Esas olan birlikte yaşarken kesinlikle yapmamız gerekenleri tespit edebilmek. Ve bunun sebebi de saygı, sevgi, militer güçler falan değil; yapmam çünkü yaparsam birlikte yaşayamayız, o zaman yola çıktığım amacımla çelişirim, diyebilmek olmalı.
Pekiyi neden bu üç günah? Basit açıklaması şu, beraber yaşamaya en büyük tehdit bu üç temel günahtan ve devamındaki çeşitlemelerinden geliyor. Tek tek incelemek gerekirse Öldürmek’ten başlayalım. Birbirlerini öldürmedikleri sürece doğada insanların topluluklar halinde yaşaması tek başına yaşama göre daha güvenlidir. O zaman bu mantığa göre can güvenliğimiz için öldürme eylemini kesinlikle reddetmeliyiz. Pekiyi mantığımızın kabul ettiği bu önermeye rağmen neden dünya üzerinde bu kadar çok öldürme eylemi devam ediyor? Çünkü saf ve son derece açık olan “Öldürmeyeceksin!” kuralı birbirinden ayrı ve çelişkiler taşıyan birçok çarpıtmayla kirletiliyor. Örneğin nefsi müdafaa gerekçesi. Örneğin şehitlik kurumu. Örneğin ideolojik çarpıtmalar. Her kurumun, her yerleşkenin kendine özgü nedenleri var, bu saf ve açık kurala istisnalar yaratmak için. Öldürme eylemi herhangi bir inancın veya yüce amacın aracı olmamalı. Öldürülen kişi kim ve sebep ne olursa olsun eylemin kendisi başkasının hayatına son vermekten ibarettir. Tartışılması gereken bu hakkın diğerinde olup olmadığıdır. Kendi başımıza bırakıldığımızda yönetilemediğimiz için kurulan devletler veya ona benzer bütün yapılar öncelikli olarak can güvenliğimizden sorumludurlar. Var oluş gayeleri budur. Kendi canımı kendim koruyabilsem tek başına yaşardım! Ve bahsettiğim üç temel ahlaki prensip bireyler için geçerli olduğu kadar bu yapılar için de geçerlidir. Öldürmeyeceksin! Seni yok etmek isteyeni bile öldürmeyeceksin. Sana saldıranı, seni öldürmek üzere olanı bile öldürmeyeceksin. Yapmamız gereken korunmak, saldırmak değil. Çocuğumuzun üzerine kapaklanmak, ona saldıranı vurmak değil. Füze kalkanı satın alırken veya icat ederken bir gün onu başkalarını tehdit etmek, yok etmek için değil dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunmak için kullanacağımızı baştan kabul etmeliyiz. Bu kabul yüce gönüllü olduğumuz veya peygamberlere yakıştırılan sabra sahip olduğumuz için değil sadece basit mantığımız gereğidir. Öldürmek bir kez başladığında durmaz ve geriye sadece sayılar kalır. Elbette bu yazdıklarım okunduğunda çoğumuzun aklına yatar, altına imzamızı atarız, o zaman öldürenler kimlerdir? Safça şuna inanıyorum, (yazdıkça yeni inançlarım ortaya çıkıyor!) hiçbir insanoğlu doğduğunda başkasını öldürme içgüdüsüyle doğmaz. Hayatta kalma güdüsü en baskın itkimizdir, tamam, ancak o bile diğerini öldürmek için bana göre yeterli bir sebep değildir. Hayatta kalmak için başkasının yaşamına son vermek ancak güdümlendirilmiş bir karardır. Öncellikle bir düşman yaratılır ve yaşamının devamı o düşmanın yok edilmesine bağlanır. Hayatta kalmanın tek düşmanı ölümdür. Başkası değil. Ölümün bir sır olması onu muğlâk bir düşman haline getirdiğinden çoğu kez asıl düşman ölüm yerine yapay ama daha elle tutulur hedefler gösterilir. Biraz daha açık konuşmak gerekirse, örneğin savaşları ele alalım. Diyelim ki sınırlı kaynaklara sahip bir ormanda yaşıyoruz ve beraber yaşadığımız nüfus içinde bu kaynaklara ulaşmakla ilgili adaletsizlikler söz konusu. Genel tercih tarih boyunca şöyle olmuş, bu adaletsizliklerin kaynağını saptayıp nedenlerini yok etmek yerine, nüfus içinde taraflara ayrılıp kaynaklara tek başına sahip olmak için öteki tarafı yok etmeye çalışmak. Muhtemelen böylesi insanların daha kolayına geldiği için veya güç dengesini yönetmek isteyen daha kurnaz/gaddar/bencil karakterlerin yönlendirmesi sebebiyle tarih hep bu şekilde yazılmış. Oysa sınırlı görünen kaynaklar bile aklın ortaya konulmasıyla genişletilebilir. Biliyoruz ki petrol sınırlı bir kaynaktır ama neden tek enerji kaynağı olsun ki? Veya su kaynakları korunursa ömürleri uzar, yeni teknolojilerin sayesinde tekrar kullanımı yaygınlaşırsa da mevcut nüfusa yeterli hale gelebilir. Diyelim ki aklın tüm çabalarına rağmen kaynaklar yetersiz geldi, o zaman da popülasyondaki nüfus artışı kontrol edilerek kaynaklara herkesin ulaşabilmesi sağlanmalıdır. Bu konuda sayfalarca daha yazılıp çizilebilir, ne dersek diyelim kimse beni kaynakların paylaşılma kavgası sebebiyle başkalarının hayatına son verilmesine inandıramaz. Evet, bu sebepten ölümler olmaktadır ama bu insanın doğası gereği değildir, hatta vahşi yaşamın bile doğası gereği olduğunu düşünmüyorum. Neden son derece basittir, aklımızı kullanmayı öğrendikçe kalabalıklaşmamız ve bu kalabalığın yol açtığı taleplerin doğru yönetilememesi. İşte benim fikrime göre her ne kadar aklın mutlak üstünlüğünü kabul etsek de başta bahsettim ahlaki prensiplere sahip olmadığımız sürece sadece aklımızla bu doğru yönetim sağlanamıyor. Kaldı ki bu prensipler de aslında yine aklımızın yarattıklarıdır.

İkinci günah, Kandırmak, doğrudan can güvenliğimizi tehlikeye sokan bir günah değil. Ancak dolaylı etkileri belki ilkinden daha fazla. Öncelikle şunu baştan ilan etmek isterim, yalan söylemek korkulardan doğar. Her yalanın arkasında muhakkak gizli veya açık bir korku vardır. En büyük yalan da birlikte yaşamak için bazı yalanların gerekliliğidir. Basit ve herkesin anlayabileceği bir örnekle açıklamak isterim. Genel bir toplumsal kabule göre, ya da buna genel değil de baskın diyebilirsiniz, kadın erkek ilişkilerinde karakterlerin tamamen dürüst olmaları önünde sonunda o ilişkiyi sonlandıracaktır. Ve buna ilişkin sürüyle örnek verilir. Gerçekten de çevremize baktığımızda veya dinlediğimiz/izlediğimiz çoğu hikâyede bir ilişkide gerçekler ortaya çıktığında ardından muhtemel ayrılıklar gelir. Hollywood tavsiyelerine bakmayın siz, filmlerde dürüstlük sürekli yüceltilse de, ki onun da ne kadar içten bir dürüstlük olduğu son derece tartışmalıdır, gerçek hayatta herkes bilir ki insanlarla baş etmenin en kestirme yolu yalan söylemektir. Hatta öyle bir hale gelmiştir ki yalanlar gerçeklerle ayırt edilemez artık. Birisine onu sevdiğinizi söylediğinizde aslında o kadar da yalan değildir bu, gerçekten onu seviyorsunuzdur ancak sorun şu ki sevmenin ne demek olduğu konusunda kendinize karşı hiçbir zaman dürüst kalamıyorsunuz bir taraftan da. Bir yanınız anlamından emin, öteki tarafınız ise sürekli şüpheler içinde. O zaman aslında tam emin değilsiniz ve belki bir ömür bu böyle sürecek. Karşı tarafa dürüst olup emin olmadığımızı söylediğimizde muhtemelen artık uğraşmak istemediğimiz tonla anlaşmazlık çıkacak karşımıza ve bunun yerine çok da rahatsız olmadan gerçekten sevdiğimizi söyleyiveriyoruz. Peki bu bir yalan mıdır? Ortada kandırılan birileri var mıdır? Yine büyük bir ihtimalle karşımızdaki de bizim gibi düşündüğünden çok da kandırılmış sayılmaz. Sorusuna aldığı cevabın tamamen dürüstçe olup olmadığını önemsemiyordur artık o da, çünkü onun için de tamamen dürüstlük değildir önemli olan, o an için, o soruyu sorduğu an için verilmesi gereken cevabı bekliyordur. Artık herkesin kabulü bellidir; kimse kimseyi sonsuza dek sevmez, herkes ihtiyaçları tatmin edildiği sürece diğerine muhtaçtır ve bu gerçeğe ne kadar çok inanırsa, o kadar daha az hayal kırıklığına uğrar, tabiri caizse güçlü kalır, işte bu acımasız hayatı layıkıyla sürdürmeyi başarır falan. Bu düşünce biçimi son derece pratik ve gerçekçidir aynı zamanda. Kimseyi böyle düşündüğü için yargılayamam ancak şunu da görmek gerek, bu düşüncenin merkezinde hayatın acımasız ve duygularımızın korunması gerektiği kabulü yatar. Hayat acımasız mıdır? Nesli tükenmekte olan bir kaplumbağa için öyle, gücünün yetmesi mümkün olmayan bir yaratık tarafından vahşi bir eziyete maruz kalıp ölüme terk edilebilir. Yıllara direnen yaşlı bir ağaç için de. Gün gelir karşı çıkılması imkânsız olan araçlar gelir ve köklerinden sökülür. Ya da yaşam kavgasının içinde artık rutinleşmiş bir ticaretin ortasında üzerine gelen bombalardan nereye kadar kaçabilirsin? Bunlar hayatın acımasızlığına dair sayısız örnekten sadece bir kaçı. Ancak bence acımasızlıkla nitelediğimiz hayata haksızlık ediyoruz. Kendi özelliklerimizi ona yükleyerek suçlarımızdan arınmaya çalışıyoruz. Hayat su gibidir oysa. Berrak ve sürekli akan. Ona müdahalelerimizle biçim veririz. Ağzımızda acı tat bırakan suyun kendisi değil, tat duygumuz. O zaman hayatı tamamen dürüstlükle kurabilir miyiz? Nerede yaşamak istediğimize bağlı. Mevcut kirli ama gerçek, içine girebildiğimiz dünyada yaşamaya devam etmek istiyorsak topyekûn dürüstlük bir köşeden karşımıza engel olarak çıkacaktır. Eğer bu dünyanın değişmesini diliyorsak, ilk bilmemiz gereken başka dünya yok ve değişecek olan dünya değil. Sonuçlarını görememe ve büyük ihtimalle koca dünyanın gözden ırak köşelerine itilmesini göze alanlar tamamen dürüstlüğü tercih edebilirler. O zaman bu “yalan”larla örülmüş dünyada sonuna kadar dürüst kalabileceğin bir yer var mı? Daha önemlisi bu yerde birlikte yaşam mümkün mü? Bence her zaman öyle bir yer vardır, yeter ki orada yaşamak isteyenler topyekûn dürüstlük adına kaybedeceklerini baştan göze alsınlar. Sorun şu, diyelim ki böyle bir ütopya kuruldu, bunun mevcut dünya üzerinde ne gibi etkisi olabilir? Başlarda sınırlı kalacaktır etkileri ama nesiller boyu sürdükçe ilham kaynağı olacağını düşünüyorum. Ütopyaları hayal etmenin dışında günlük yaşamamızda daha fazla dürüst olmaya dikkat ederek ahlaki bir skala da oluşturabiliriz. Şöyle diyebiliriz, şimdiye kadar söylemiş olduğum yalanları geri alamam, bundan sonra da asla yalan söylemeyeceğime söz veremem ama bugünden sonra söyleyeceğim her yalanın birlikte yaşama amacıma zarar verdiğini kabul ediyorum, utanç duyuyorum, yol açtığım her neyse sorumluluğunu alıyorum ve tekrarlanmaması için ne yapmam gerektiğini biliyorum. Gelecekte bir gün yalansız bir dünya olacağı bahsine para yatırmak o kadar kolay değil ama böyle bir dünyaya ulaşmak için prensiplerimizi oluşturmak da o kadar zor değil. 

7 Şubat 2014 Cuma

ebediyen

İlerleme sürer, çığlıklar tükendi.
Sevişenlerin tutkusuna övgü bitti.
Masalarının çevresinde oturmuş, bağırarak konuşurlar,
yağmurun yıkayıp temizlediği çiçekleri saçarlar,
bahçenin ön kapısında ayakta durmuş,
gökteki bulutlar gibi geçip gidenleri izlerler,
anın sıcaklığında haykırmaya çalışırlar,
içlerinde yanan bir öfke tarafından ele geçirilmiş.

Bebek gibi zırlarım, geçen yıllar yaşlandırmışsa da beni,
çocuklarla öyle boşa harcandı ki zamanım,
tutulması zorunlu bir söz, içten gelen ortak paylaşıma rağmen
talihsiz bir anlaşmanın lanetini kabul eder gibi.
Bahçenin ön kapısında oynarken,
manzaram çitlerden duvara esner,
ne kelimelerle açıklanır, ne eylemlerle tanımlanır,
ağaçları ve yapraklarını izlersin dökülen.

14 Ocak 2014 Salı

Bitmiş bir yıldan arda kalan okumalar - III


Cinayet Sırları – Neil Gaiman & P.Craig Russell
Oldum olası Gaiman’ın çizgi romanlar için yazdıklarını diğerlerine yeğlerim. Evet kendisi aynı zamanda iyi bir öykü/roman yazarı ama çizgi roman sanatı için yaptıkları çok daha önemli benim gözümde. Sadece Sandman serisi bile bu tezimi kanıtlamaya yeter ancak Gaiman, bir çizgi roman tutkunu olarak o seriyle kendini kısıtlamadı. Beğenilen birçok çizgi roman daha yazdı. Onlardan biri de Cinayet Sırları. Craig Russell’ın güzelim çizimlerinin can verdiği Gaiman öyküsü bir çırpıda okunuyor yine. Anlatmaktan bıkmadığı bir dünyada geçiyor olaylar. Meleklerin neden bu kadar ilgisini çektiği galiba anlıyorum, bir keresinde ben de o dünyaya dair bir şeyler yazmayı düşünmüştüm ve biraz araştırma bile yapmıştım. Tarih boyunca sözü edilen meleklerle insanlık hallerinin ne kadar örtüştüğünü fark etmiştim. Ne de olsa insan aklının yarattığı bir kavram, melekler. Onların zaaflarını ve huylarını taşıması normal. Bu kitapta da mitolojilere benzer bir hikaye anlatılıyor. Bir an gerçeklikten uzaklaşıp olan bitene inanmaya çalıştığınızda o kadar da zor olmadığını fark ediyorsunuz. Gerçekten de eğer bir yerlerde melekler varsa ve sürekli bizleri izliyorlarsa Gaiman’ın çizgi öykülerindeki gibi davranmayacaklar da nasıl davranacaklar? İsteyen kendi fantezisini düşleyebilir.

 Siperlerdeydik (1914-1918) – Jacques Tardi
Geçen yılın benim için en büyük kazançlarından biri de Tardi’yi keşfetmek oldu şüphesiz. Bu da oldukça geç bir keşif sayılır. Olsun, geç olması hiç olmamasından iyidir. Aslında Tardi’yi ilk bu eseriyle değil Paris Komünü’nü anlattığı çift ciltli epik yapıtıyla tanıdım. Ama beni asıl etkileyen Siperlerdeydik oldu. Çizginin gücünü sonuna kadar kullanan Tardi, karakterlerinin her birine başlarına geleni iç sesleriyle anlattırarak 1.Dünya Savaşı’ndaki korkunç yıkımı kayıt altına alıyor. Hep ilk dünya savaşındaki askeri yıkımın ikincisine göre daha korkunç olduğunu düşünmüşümdür. Çünkü eski siper taktikleri geliştirilen silahlara karşı zavallıcaydı. Metre metre ilerleyen çarpışmalarda ölen yüz binlerin sorumluluğu o zamanki komutanların boynunda kalacak belki ama çok değil yirmi sene sonra yeni bir dünya savaşının çıkmasına engel olamayan siyasiler, din adamları, tüccarlar, bürokratlar, fırıncılar, işçiler, öğretmenler, müdürler, anneler ve babalar, herkes payı ölçüsünde bu kıyımın ortağıdır. Siperlerdeydik adlı anlatıdaki askerlerin neredeyse hepsinin ortak bir özelliği var, cepheye sürülmeyi engelleyemeyecek kadar yoksullar. Çoğunun geride bıraktığı bir sevdiği var. Hiçbiri eceliyle ölmüyor. Savaşın korkunçluğu defalarca anlatıldı, yazıldı, çizildi, resmedildi. Tekrar o perdeyi aralamak istemeyebilirsiniz. Ama günümüzde benzeri şiddetin tüm hızıyla devam ettiğini gördükçe insanlığın böylesi eserlere olan ihtiyacının hiç de azalmadığını düşünüyorum.
  
Tamirci – Bernard Malamud
Ülkemizde akıldışı bir adaletsizlik hüküm sürmekte. Şu günlerde akıl sağlığımızı korumak öncelikli amacımız. Bunu becermenin yollarından biri de benzer zamanlarda yaşayanların tecrübelerinden faydalanmak. Tamirci’yi okumaya karar vermemde dertleşecek bir dost arayışımın etkisi çoktu. Olan biten hukuksuzlukları çevremdekilerle paylaşıyordum ama yetmiyordu. Malamud’un çoğu kişi tarafından başyapıtı olarak değerlendirilen eserini okumayı bitirdiğimde utanılası bir ferahlama yaşadım. Utanmalıydım çünkü başkalarının acısından ferahlama çıkarmamalıyım ama sonunda beni anlayan birini bulmuştum ve rahatlamama engel olamıyordum. Şunun için rahatlamıştım, ne çok umutsuzluğa düşsek de tarih gösteriyor ki böyle zamanların hep sonu olmuş. Elbette bu değişmez bir sonuç değil, mücadele edilmediği takdirde hiçbir şey düzelmez ama öte yandan mücadeleyi de küçümsememek gerek. Bugün zayıf görünen veya ne işe yaradığını bilmediğimiz tepkiler sönmedikçe çoğalacaktır, en azından yok olmayacaktır hiç ve Tesla’nın teorisine göre yeryüzünde bir noktaya hiç sektirmeden sürekli bir itme hareketi uygularsan başka bir noktada mutlaka bir yıkıma/depreme yol açarsın. İşte romandaki tamircinin direnci bana hep bunları hatırlattı. Kendisi bile ona inanmayı bıraktığında, o halen doğru bildiğini savunmaya devam ediyor. Doğru yanlış bazen karışıyor ama aklımızı korumak da kendi elimizde. Malamud Usta aklımıza mukayyet olmak için güvenilir bir kaynak.   

Güneş de Doğar – Ernest Hemingway 
Aptalca önyargılarım yüzünden Hemingway’den geçen seneye kadar hep uzak durdum. Çanlar Kimin İçin Çalıyor’un kötü bir çevirisi yıllarca kitaplığımın okunmamış demirbaşı oldu. İlginç olan onca ev değişikliğine rağmen bu romana sahip çıkmış olmam. Bir yandan görmezden geliyor bir yandan da atamıyordum. Geçen sene izlediğim bir film sahnesinde gördüğüm Hemingway kitabı içime hazretlerini okuma sevdası saldı. Kudurmuş gibi evden fırlayıp en yakın kırtasiyeden -evet kitapçı değil kırtasiye!- ilk romanı olan Güneş de Doğar’ı satın aldım. Gençliğimden beri ilk kez kırtasiyeden kitap alıyordum. Ayrı bir hissi vardır, özlemişim. Çok beklememe gerek kalmadan aldığımın ertesi günü romanı yalayıp yutmuştum bile. Bir kitaba kapıldığınızda sıkışık metrobüs, ağlayan bebek, yığınla birikmiş e-postalar, gürültülü TV, çekici oyunlar, hepsi gözünüzde değersiz mazeretlere dönüşür, hiçbiri okumanıza engel olamaz. Allah’ı var, Hemingway de okuru avucunun içine nasıl alacağını iyi biliyor. Ama şunu da söylemeliyim ki Hemingway akıcı bir yazar olmanın çok ötesinde bir üstat. İki söz, bir sessizlik anı, ufak bir betimlemeyle anlattıkları günlerce aklınızda yer ediyor. Bazen öyle bir sahneyle karşılaşıyorsunuz ki olduğunuz yere çakılıveriyorsunuz, içinize bir ağırlık çöküyor, ya da tam tersi odanız size dar geliyor, çıkıp gitmek istiyorsunuz. Hazretlerin sevdiğim bir sözü vardır, “Dürüst olmayan tek bir cümlem yoktur”  gibi bir şeydi, onu okurken ne demek istediğini daha iyi anlıyorsunuz. Bu romandan sonra Silahlara Veda’yı da okudum ve biraz da öykülerini ama hiçbiri beni ilk romanı kadar çarpmadı. Çanlar da halen o eski kopyasıyla kitaplığımda tozlanmaya devam ediyor. Onun hiçbir günahı yok, tüm suç benim.

Çocuklar Kalıyor – Alice Munro
Munro hakkında neler hissettiğimi önceki bir yazımda çokça anlatmıştım, tekrarlamak istemiyorum ama öyküleri hakkında birkaç kelam daha etmek isterim. Nobel’i aldıktan sonra geçtiğimiz günlerde bir öykü toplaması daha yayınlandı Türkçe’de ve böylece hali hazırda kitapçılarda bulabileceğiniz üç Munro kitabı var. Aralarında en çok Çocuklar Kalıyor’u sevdim ben ama dileyen istediğinden başlayabilir, esasen biri diğerine göre daha ön plana çıkıyor diyemem. Çocuklar Kalıyor’un aklımda diğerlerine göre birazcık daha kalmasının sebebi okuduğum ilk Munro olmasıdır belki. İlginç olan, öykülerin başkarakterlerinin çoğu kadın olmasına rağmen bendeki izlenimleri tamamen cinsiyetsizdi. Arada bir anlatılanlar acaba yazarın başından geçmiş olabilir mi diye düşünmedim değil ama öyküler öyle bir anlatılıyor ki kendinizi metne kaptırdığınızdan aklınıza gelen son soru bu oluyor. Öykülerin gerçekçiliği ortadayken bu soru manasını yitiriyor. Munro’nun tercih ettiği anlatım biçimi, zamanın akışını kırarak olayların sebep sonuç ilişkileri üzerinde yarattığı akıl çelmeleri, karakterlerin iç dünyalarına nüfus edebilmesi ve tüm bunları ortalama kırk sayfayla yapabilmesi hayranlık verici. Çoğu yerde öykülerinin bir roman kadar derinlikli olduğu söylenir, ben biraz daha ileri gidip bazı öykülerinin okuduğum çok romandan daha fazla şey anlattığını rahatlıkla söyleyebilirim. Munro okuduktan sonra öykü okumak ve yazmayı neden bu kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım. 

Cevdey Bey ve Oğulları – Orhan Pamuk
Üniversitede hiç Orhan Pamuk okumadım. Herkes Yeni Hayat’tan bahsederken ben özellikle uzak durdum. Meşhur ilk cümle bile merakımı cezbetmedi. Sanırım popüler olana ön yargılarım yüzünden Yeni Hayat’a hiç şans vermedim. Sonra Benim Adım Kırmızı çıktı ama onu da okumadım. O zamanlar adı yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Altan ile beraber anılıyordu ve ikisini de okumamaya neredeyse yeminliydim. Okul bitti, iş hayatı başladı ve bir öğleden sonra hayatımın en gurur verici anlarından birini yaşadım. Türkçe yazan bir yazara Nobel ödülünü vermişlerdi. Türkçe anadilim olmasa da en iyi bildiğim dildi -dürüst olmak gerekirse doğru düzgün konuşabildiğim ve yazabildiğim tek dil- ve kim ne derse desin bu şekilde ödüllendirilmesinden gurur duymuştum. Üstelik Türkçe edebiyatın dünya kültüründeki yerine dair de umutlarım artmıştı. Böyle konular oldukça sübjektiftir ve çok kimseye göre o yer zaten vardı ve bunun için herhangi bir prestijli ödüle gerek yoktu. Anlayabileceğim bir açıklama ancak kabul etmek gerekir ki böylesi yüksek ilgi gören ödüller sahiplerine ve mensubu oldukları ülke edebiyatlarına da ilgiyi artırır. Daha çok kitapseverin Türkçe yazılmış kitaplara ilgi duyması da yazmak ve okumak isteyen herkesin için için dileğidir. Son derece de doğal bir dilektir bu. Başlangıçta herkes ekran/defter/kağıt başına yazmak için otursa da sonunda elbette okunmak ister.

Nobel’e rağmen hemen Pamuk okumadım. Hemen kızmayın bana, geçerli olmasa da kendimce bir sebebim vardı. O zamanlar Kar adlı romanı gündemdeydi ve benim eleştirilere haddinden fazla kulak astığım yıllardı. Üstelik yeniden popüler olmuştu ve bu benim onu okuma isteğimi artırmıyordu maalesef. Söyleşilerini ilgiyle takip ediyordum, fırsat buldukça edebiyat harici yazılarını da okurdum, hatta sanırım İstanbul adlı denemesini de biraz okudum diye hatırlıyorum. Neyse ilk Pamuk romanı okumam için Masumiyet Müzesi’nin yayınlanması gerekti. Roman sürükleyiciydi, ilk okunacak Pamuk romanı değildi elbet ama bana dokundu. Bir yandan onu Orhan Pamuk yapanın bu roman olmadığını biliyor, öte yandan romancılığıyla -belki de bir tek ben- bu romanla tanışmış olmaktan dolayı gizli gizli övünüyordum. Ne övünç ama! Birkaç sene daha başka Pamuk romanı okumadım, belki bu övüncü bozmamak için. Ta ki önceki seneye kadar. Sessiz Ev ile başlayan Orhan Pamuk okuma serüvenim, Kar ile devam etti, şimdilik Cevdet Bey ve Oğulları ile sonlandı. Ama son durak değil burası, sırada Kara Kitap veya Beyaz Kale var, hiçbir şey için olmasa bile o saçma övünç duygusundan kurtulmak için Pamuk külliyatını bitirmeyi amaçlıyorum.

Cevdet Bey ve Oğulları, belki de Pamuk’un en gizlediği romanı. Muhtemelen ilk olmasından ötürü hatalarının çok olduğunu veya fazla toyca yazılmış olduğunu düşünüyor. Bana kalırsa, evet arada sırada toyluk demeyeyim ama hayallerine, hikayesinin büyüsüne kaptırmış bir yazarın sesini duyuyoruz romanda ancak oldukça yetkin bir ilk roman. Hatta ilk roman diyerek kestirip atılmayacak zenginlikte. Pamuk, çok sevdiği Buddenbrook seviyesine çıkmayı başarıyor yer yer. Sessiz Ev’den sonra yeni sulara yelken açan Pamuk, Masumiyet Müzesi’yle başladığı noktaya dönmüştü, şahsi tercihim denizin bu tarafında yaratmaya devam etmesi. Belki daha az tuzlu buranın suyu ama içinde yüzmesi kolay, üstelik dibi merak eden herkes derinlere dalmakta serbest.  

Grafik Kanon Seti / Cilt 1 - Kolektif
Milliyet Kardeş günlerinden beri çizgi romanların hastasıyım. Ama Asterix’in altından çok sular aktı. Yeni hikayeler, yeni tarzlar, yepyeni çizimler önümü açtı. Özellikle İstanbul’a taşındıktan sonra keşfettiğim çizgi roman dükkânları yepyeni yeteneklerle tanışmama sebep oldu. Ancak işte yine de yetmiyor. Bu dünya engin bir dünya ve gelişimini takip etmediğin sürece arkada kalmaya mahkumsun. Geride bıraktığımız sene gözlerimize ve dimağımıza sunulan Grafik Kanon Seti için Kolektif Kitap’a ne kadar teşekkür etsek az. Zorlu ve hayli riskli bir proje üstlenmişler. Sınır ötesinde görüp bayıldıkları üç ciltlik bu devasa derlemeyi ülkemize getirmeyi başarmışlar. Hem de gayet başarılı bir Türkçe ile. Gılgamış’tan, Tükenmeyen Nükte’ye kadar seçme bir edebiyat tarihi yolculuğuna başarılı çizimler eşliğinde çıkmak isteyen herkese öneririm. Tek kötü tarafı şu, bazıları o kadar başarılı ki bittiği için üzülüyorsunuz ve eserin tamamına ulaşmanın yollarını arıyorsunuz. Eh, bu da epey sabır veya bütçe gerektiriyor.

Tiffany’de Kahvaltı – Truman Capote
Filmini izleyip bu kısa ama müthiş roman hakkında kesinlikle bir önyargıya varmayın. Evet film kendi başına bir başyapıt, Hepburn her daim o filmle yaşayacak ancak Capote’un novellası en az filmi kadar hatta bence filminden çok ilgiyi hak ediyor. Gerçi o da tarihte yerini aldı zaten ama henüz Capote ile tanışmayanlar varsa onlara lafım. Yazar karakterlerini iyi tanıyor öncelikle ve kusurlarıyla birlikte hepsini çok seviyor. Gerçi sevmekten çok, onlarla yaşıyor diyebiliriz, belki geçmişte yaşamıştır bile. Ama en büyük başarısı bu değil, öyle olsaydı yetenekli bir yazardan daha fazlası olmazdı, Capote’un farkı anlattığı hikayenin nerelere dokunabileceğinin farkında olması ve ustaca o noktalardan uzak durarak ama varlığını da hissettirerek çevresinde dolanması. Hayır, gerçekleri dolaylı yoldan aktarma çabası değil bu veya açıklık yerine kapalı anlatım çabası da değil, öyküsünü anlatırken bilmemiz gerekeni sadece sunuyor bize. Geriye kalan fazla çünkü, hayal gücümüze yer bırakmaz. Hikayenin hüznü de anlatılanlardan değil anlatılmayanlardan kaynaklı.

A People's History of American Empire -  Howard ZinnMike KonopackiPaul Buhle
Berlin’de Munro ararken keşfettim bu kitabı. Zinn ve bu büyük eseri hakkında kulak dolgunluğum vardı ama içimden daha önce hiç kendisini okumak gelmemişti. Yine katil Amerika önyargıları yüzünden. Sonra başka bir kitap ararken karşıma çıktığında hemen çevirip arkasına, fiyatına bakmadım. Çizgilerle anlatılan tarih küçüklüğümden beri ilgimi çekmiştir ve bu koca kitap rafta arkadaşlarının yanında oldukça heybetli duruyordu. Bütçemi aşmıyordu aslında fiyatı ama yine de tereddüt ettim alırken. Sonra bir daha bu kitaba erişme şansımı biraz da yanlıca tekrar hesapladığımda fazla düşünmedim. İyi ki de almışım, İstanbul’a dönene kadar tren, havaalanı, uçak derken neredeyse bitti. Bir tarih kitabının bu kadar sürükleyici olmasına şaşırabilirsiniz, üstelik anlatılan tarih bize hayli uzak. Ama gerçekten öyle mi, kitabı okumaya devam ettikçe anlatılanların aslında hayatımızın ne kadar içinde olduğunu hayretle fark ediyorsunuz. Zinn lafını sakınmıyor, eleştirinin gücünün farkında. Arada bir hepimiz gibi umutsuzluğa da düşüyor ama çıkış kapısını bize gösteren de yine o. Belki ABD tarihi ilk bakışta ilgi çekici görünmeyebilir, ancak peşin hükümlü olmayın derim ben. Şükür, Türkçe’de Zinn basıldı, satılmaya devam ediyor. Merak eden herkesin okumasına açık. Özellikle ortalığın kızıştığı şu günlerde tarih okumaya her zamandan daha çok ihtiyacımız var bence.

Buz ve Ateşin Şarkısı 5. Kitap / Ejderhaların Dansı Kısım 2 - George R.R.Martin
Dizi kitabı okumak ayıp değil, günah değil. Fantastik edebiyat da keza öyle. Üstelik George R.R.Martin tarafından yazılmışsa. Buz ve Ateşin Şarkısı çoktan efsaneye dönüşmüş durumda. Televizyon ekranlarından Martin ile tanışanlar için seri dizi kitabı olarak görülse de gerçekte Game of Thrones bir kitap dizisi. Martin, gözdesini kimselerin sorumsuz ellerine teslim edemezdi ve dizinin senaryosunu da kontrol altında tutuyor, iyi de yapıyor. Seriyi okumayanlar için özetlemek kolay değil ama afiş cümlesiyle konuşmamız gerekirse, ilk kitabın isminde olduğu gibi tüm seri sert, kanlı bir iktidar mücadelesini anlatıyor. Bunu anlatırken, insanoğlunun ne kadar acımasız, cahil, aptal, kahraman, sinsi, zeki, güzel, talihsiz, kindar, fesat, güçlü, hayalperest, cömert, vahşi, çaresiz, cesur ve korkak olabileceğini gösteriyor. Özenle yaratılmış karakterleri çevrenizden biri gibi sahipleniyorsunuz veya nefret ediyorsunuz. Dizi de görselliğiyle bu etkiye katkıda bulunuyor aslında ama esas malzeme kitaplarda. Bana sorarsanız ikisi bir arada gayet güzel işliyor, sabredenlere birlikte okunmalarını tavsiye ederim ama benim gibi sabırsızlar beşinci kitabı çoktan okuyup bitirmiştir bile. Beşinci kitabın temposu öncekilere göre biraz daha ağır, bunda olayların dördüncü kitapla paralel zamanda geçmesi etken sanki. Yine de özellikle sonları bir solukta okunup bitiriliyor. Altıncı kitabı tüm dünyayla birlikte beklerken serinin sonsuza kadar sürmesini diliyoruz ama biliyoruz ki bu mümkün değil, en azından layıkıyla bir son beklemek hakkımız. Eh, bunu da George R.R.Martin’den başka kim başarabilir ki?


   
   Anlatmak istediğim daha çok kitap var, hiç bitmez zaten. Yer sorunum da yok ama böyle giderse hiç bitiremeyeceğim bu listeyi. Bu yüzden burada bitiriyorum. Bakarsınız başka bir liste çıkar karşıma, ben de alır onu azıcık süsleyerek buraya taşırım.