kim?

yaşamayanbilir

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Gün batımı, doğumu ve gece yarısından önce ve sonrası


     Before Sunrise filmini bi kızdan duymuştum ilkin. Filmleri severdim ama bu filmi izlememiştim. Daha enteresanı hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Şu kız da bi çocuktan duymuştu filmi. Çocuğun dediğine göre film, bir kez izleyenin aklından çıkmıyormuş. Doksanların sonundaydık ve ha deyince istediğimiz filmi bilgisayarımıza indiremiyorduk. Çoğumuzun esaslı bir bilgisayarı bile yoktu. Neyse ki ben şanslı olanlardandım. Filmi netten biraz araştırınca büyük bir sürprizle karşılaştım. Meğer bu film yıllar önce sadece başını izleyebildiğim ve o gün bugündür tamamını izlemek için can attığım filmmiş!
     Doksanların ortasından sonra hayatımıza bir film kanalı girmişti. Sinemaya ilgi duyan her ergen için bütün gün film yayınlayan bir kanal müthişti ama maalesef şifreliydi. Yine de benim gibi iflah olmaz çoğu film sever, sonradan şifre gireceğini bile bile filmlerin başını izlerdi. Neden bilmem, belki bir seferlik şifreyi unutacaklarını falan sanıyorlardı. Yine böyle şifre gireceğini bile bile izlemeye başladığım bir filmin başı beni çok etkilemişti. Rüya gibi başlıyordu film, sanayi devriminden çıkma bir tren sakin güneş ışığı altında, çayırların arasından tarihi köprülerin üzerinden düşlerimdeki gibi geçiyordu. Yolcuların arasında Alman bir çift tartışıyordu. Yan koltukta kitap okuyan, muhtemelen Fransız sarışın gürültüden rahatsız olup arkalarda boş bir koltuğa oturduğunda yan taraftaki delikanlıyı fark eder. Genç de kıza kısa bir bakış atar. Bakışı karşılık bulur ama konuşmazlar. Hemen sonra kavgacı çift yerlerinden kalkıp bizimkilerin yanlarından bağıra çağıra arka vagona geçerken ikisi de kafalarını kitaplarından kaldırıp çifte baktıklarında yüz yüze gelirler. Çifti azcık çekiştirir çekiştirmez kendilerine dönüp okudukları kitapları birbirlerine gösterirler. Sonra da erkeğin teklifiyle yemek yenen vagona bir şeyler içmeye geçerler. Tam rüyamda görsem daha iyisini hayal edemezdim derken, sonraki sahnede şifre girdi ve ben çaresizlik içinde filmin adını bulmaya çalıştım. Maalesef filmi jeneriği bittikten sonra yakalamıştım ve o zamanlar hiçbir oyuncuyu tanımıyordum. Tek şansım o günün gazetesinden kanalın yayın akışını bulmaktı ancak evdeki gazetede bir şey yazmıyordu. Filmi unutmak ve kalan kısmını hayal gücüme bırakmak zorunda kaldım.
     Yıllar sonra film tekrar karşıma çıkınca bir tuhaf oldum. Sanki yıllar önce değil de şimdi bana filmden bahseden kızla bu filmi izlemeliymişim gibi hissettim. Üstelik ilk defa o bana bir film öneriyordu, oldukça nadir yaşanırdı bu durum, çünkü aramızda kafayı filmlere takmış olan bendim, onun için hepsi altı üstü filmdi ve aslında oldukça haklıydı.
      Filmin neden bu kadar sevildiğini anlamak çok zor değil, 16 yaşında birisine trende giderken biriyle tanışıp tüm günü birlikte geçirme hikayesi anlatırsan ve azcık film çekmekten anlıyorsan, karakterlerin nasıl konuştuklarının farkındaysan, olan biteni Viyana'da geçirirsen, yetenekli oyuncular varsa elinde ve doğaçlama yapmalarına izin vermişsen ve her şey son derece sahici görünüyorsa çünkü hikaye sahici bir deneyimden esinlenmişse, son olarak müzikten anlıyorsan, anladığını filmlerinde gösterebiliyorsan, inanmayanlara bile büyülü anları hissettirebiliyorsan, değil 16 yaş, 40 yaş ve üzerindekiler bile filmini izler. Bu da sinemanın sırrı işte. Olmayacak veya az kalsın olacak hikayeleri gayet mümkün kılmak.
     Bir sürü film daha izledikten, bi dolu mutlu gün doğumu ve mutsuz gün batımından sonra o kızla evlendim. Bunda Linklater'ın ne kadar parmağı var bilmem, çok değildir, lafı açıldığında ne çok sevdiğimizi, ayılıp bayıldığımızı söylesek de filmler filmdir işte, başlar ve biterler, perde kararır, çıkış lambası yanar, dışarıda gün değişmiştir, bambaşka bir şehrin dışına yürürsün. Şanslıysan yürüyüşünü kısa keser ve bir taksiye atlayıp evde yarattığın hayallerine geri dönersin. Belki film arada tekrar bi aklına gelir, ne güzeldi dersin ama işte o kadar. Önünde yine yapman gereken tonla iş, alman gereken milyon karar, bitmesini istediğin günler, iple çektiğin akşamlar, yer yarılsa da dibine girmek istediğin anlar vardır. Hep de olur zaten. Şunu da bilirsin ama, her zaman yeni bir filmin karşına çıkma olasılığı vardır.
      Mesela yıllar yıllar sonra bir festival kitapçığında. Sonlara doğru bir sayfadaki fotoğrafta; şişko Fransız kız bir deri bir kemiktir, maço Amerikalının keçi sakalı daha uysal ama daha hoştur ve sevdiğin film dokuz yıl sonra kaldığı yerden devam ediyordur. Haberi alır almaz biletlerin satışa çıkacağı günü beklemeye başladım. Nedense o zamanlar bir festival filmine bilet almak için sabahtan sıraya girmek zorunda değildin, sanırım şu akıl çelici IKSV kartlar da yoktu, tek yapman gereken biletlerin satışa çıktığı saatte internetin başında olmaktı.(Sekiz sene sonra artık bunun yeterli olmadığını acıyla öğrenecektim.) Ancak bazen biletleri almış olmak da yetmiyor. Son dakikada ortaya çıkan bir Ankara gezisi hayallerimi ertelemeye sebep oldu. Üzücü olan ya da başka bir bakış açısıyla bakarsak öğretici olan, filmi beraber izlemek istediğim kişi için bu durum o kadar da büyük bir şansızlık değildi. Ha bugün ha bir ay sonra izlemişsin, eninde sonunda bir film, Ankara'da bekleyenlerden kıymetli değil. Öyle mi? Beyaz bir perdeye yansıyan cansız ışık oyunları kanlı canlı arkadaşlardan daha önemli olabilir mi? Eğer böyle düşünüyorsam gerçekten kafayı yemiş bir sosyopata mı dönüşüyorum demektir? Ya da şöyle sorayım, Jesse veya Celine'den arkadaş olur mu? Ya seni en iyi anlayanın onlar olduğunu düşünmeye başlamışsan? Sanırım bu da ayrı bir klinik vakanın başlangıcı olurdu.
       Ankara'ya gidildi, biletlerin üzerinde yazan saatte dönüş otobüsüne binildi, kafayı cama dayayıp klasik pozda filmin nasıl devam ettiği düşünüldü, şehre dönüldüğünde filmin devamını bilen en az bir sinema dolusu insanın varlığına tahammül edildi, haftalar süren ısrarların sonunda korsan dvd kopyası bulundu ve koşa koşa eve gidilip dvd çaların haznesine özenle yerleştirildi. Kötü alt yazı, arada siyah beyaza dönüşen görüntüler ve kayıp araba içi sahnesine rağmen film ilgiyle izlendi. Sondaki Nina Simone bitene kadar dinlendi, internetten Nina Simone diskografisi indirildi, ayrıca filmde çalınan şarkının konser yorumu indirildi, bir başka yorumu daha takılınca ağa, o da indirildi ve ertesi sabah işe gidilirken sadece bu şarkılar dinlendi. Üç gün başka bir dünyada yaşandı, Viyana değil, Paris de değil, iki şehir de umurumda değil, bu dünya başka bir dünya, Linklater ve görüntü yönetmeninin dünyası, Kim Krizan ve Linklater'ın karakterleriyle Türk kahvesi içebildiğin bir dünya. Sonrası bildiğiniz gibi, bir film filmdir işte, ötesi değil, sabah çapaklarını temizlemeye devam et.
       Tam da filmi unuttuğunu sandığında, evliliğinin ve normal hayatının yarısının ortalamayı geçtiğini kutladığında, az buz değil önemli bir eşiktir bu, yeni bir bildirim; bu defa herkeste son teknoloji, bilgiden kaçman olanaksız, filmin devam edeceğini öğrenirsin. Aynı yönetmen, aynı oyuncular, farklı şehir. Günün, haftanın, yılın müjdesidir. Senden başkası önemsemez gibi görünse de içten içe öyle olmadığını bilirsin. Sorun şu ki ne onların kim olduğunu bilirsin ne de öğrenmek istersin. Nasıl olsa film festivale geleceği gün öğreneceksin. Öyle de olur, haberden neredeyse iki yıl sonra film üç gösterim için şehre gelir. Uzun bir süre sırf filmi görmek için kart almayı düşünürsün. Kafayı yemiş olduğuna güzel bir kanıt. Ama az biraz akıl kalmıştır başında ya da sen öyle sanıyorsun. Biletlerin satışa çıkacağı saate kurarsın cep telefonunu ve çalmasını beklersin. Cebin çalar veya çalmaz, sen uyanmazsın.
       Uyandığımda ilk iş nete girdim ama o saatten sonra bilet bulabileceğime inanacak kadar da saf değilim.. Ne kartım ne de karta sahip tanıdığım, ne de bana fazladan bilet almayı akıl edecek, planlayacak, sahiden isteyecek bir arkadaşım vardı. Dert değil kaçak yollar var, yüz beşinci kez nette filmi arama ve yüz bilmem kaçıncı fake dosyanın indirilmesiyle sonuçlanan beyhude çabalar... Ticari gösterim tarihi aylar sonra açıklandı. Takvime işaretlenen o güne dek karpuz ekmek peynir yenerek yaşamaya tutunuldu. Gün gelir, saatler geçmez, saatler geçer, yol bitmez, yürüyerek sinemaya ulaşılır, biletlerin ucuzlamasına sevinilir ama anlamsız bir sevinç bu, bunca beklemenin değerini kimse hesaplayamaz.
       Öyle ya da böyle boş bir yer buldum, salondaki tek sap olduğumu fark ettim ama umursamadım. Film başladı. Jesse, kızıl sakallarına ak düşmüş Jesse kurumuş, onu kurutan ne bilmiyorum. Yanındaki çocuk mu sanmam, kendisi oğlundan çocuk. Kırk yıldır görmediğim dostumu görmüş gibiyim. Kamera çocuktan ayrılır ve o bakış, dünya üzerinde Ethan Hawke'tan başkasında göremeyeceğiniz o bakış şu an Jesse'nin suratından bize doğrudur. Ve tanıdık bir melodi çalınır kulağımıza, Linklater daha ilk sahneden niyetini belli etmiştir, bu filmde kimse aşık olmayacak. Ama belki de ilk defa gerçekten aşktan bahsedecekler. Tüm serinin en sevdiğim anları işte bu anlar artık, Jesse'nin oğlunu havaalanında bırakıp Celine ve kızlarına doğru yürüdüğü sahne. Film sinemaya dönüşmüştür. Bundan böyle herkesin en sevdiği filmden bahsetmiyoruz, sinema aracılığıyla yaşayan arkadaşlarımızı izliyoruz aslında.
        Film biter, ben de. Yerimde daha fazla kalmak istemem, ilk çıkan ben olurum sinemadan, kalabalığa karışırım, bir kitapçıya dalarım şapşal şapşal, boş kitaplara bakarım, dvdlere dokunup arkalarını okurum, okuduğumdan bir şey anlamam, hiçbir şey almadan çıkarım dükkandan, yürüyen merdivenlerin beni evime kadar çıkarmasını dilerim, ancak metrobüse taşır merdivenler, gerisini ben hallederim, şu yürüyen cesedi daha ne kadar taşımam gerekecek kim bilir, belki bir dokuz yıl daha.
     

10 Haziran 2013 Pazartesi

bir sabah parkta ansızın




Dün gece saat bir civarıydı sanırım. Uzaklardan mesaj geldi ve hiç tanımadığım bir gencin polis kurşunuyla yaralandığını öğrendim. Gerçek mermi, gerçek bir yaralanma. Öyle bir gece, öyle bir bilgi kirlenmesi yaşıyorduk ki her duyduğumuza inanmak zordu ama bu mesaj tanıdığım birindendi. Gencin durumu kritikmiş ve kafasına isabet eden kurşunun beynine kalıcı bir zarar vermiş olmasından korkuluyordu. Uzandığım yerde kaldım. Uzandığıma utandım ve doğrulup başımı ellerimin arasına aldım. Bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler ağzımda anlamını yitirdi. Daha doğrudan bir yolu tercih edip küfrettim. Bir haftadır olanların özeti bu küfürde saklıydı.

Dinle hesaplaşmam uzun yıllar önce bitmişti. Basit bir açıklamayla bitirmiştim ilahi tartışmayı, inanmak gönül işiydi akıl değil, içimden gelmediği sürece inanmayacaktım. O gün bugündür varsa eğer içimde yeşerecek böyle bir inanç bekliyorum ama bugüne kadar gerçekleşmeyen bugünden sonra ne değişirse gerçekleşecek bilmiyorum, beklemeyi, bilmeyi, evet dürüst olmam gerekirse ummayı bile bıraktım. İnançsız olmam ne cesaretimi azalttı ne de yaşamaya olan arzuma etki etti. Ahlaki sorulara da nasıl düşünüyorsam öyle cevap verdim. Mümkün olduğunca tutarlı olmaya çalıştım. Kendime koyduğum en büyük ahlaki şart bu oldu sanırım, tutarlı olmak. Ama biliyorum ki her zaman bu dirayeti gösteremedim, çeşitli nedenlerden ötürü hayatta kalmak ya da istediğim hayatı sürdürmek adına zaman zaman kendimle çeliştim. Fark ettiğimde kendimden utandım ve tekrarlamamaya söz verdim ama bir söz ne kadar geçerli olabilir ki? İnsan kendine verdiği sözleri hangi koşullara dek sürdürebilir? Direnebildiği noktaya kadar. İşte bence ortaya çıkan, haftalardır meydanları dolduranların direnç noktasıdır. Kendilerine ve başkalarına verdikleri sözleri yuta yuta şiştiler, hiç tanımadıkları insanların uğradıkları şiddeti görünce de patladılar. O insanları tanımıyor olabilirlerdi ama çektikleri zülüm ortaktı. Onlar olayın içinde olup gazı solumak, kapsülü kafaya yemeyi tercih etmişlerdi, diğerleriyse rahat evlerinde olanları takip etmeyi. Ancak iki taraf da aynı ıstırabı farklı şekillerde çekiyorlardı, haksızlığa uğruyor olmanın acı hissi. Öyleyse ne olmuştu da mutlu mesut evlerinde dizi izlemeleri beklenen kitle sokaklara bariyer inşa etmeye dökülmüştü?

Olan biteni anlamaya çalıştıkça zihnimin geriye sarmasına engel olamıyorum. Sanki geçmişte bir yerlerde saklı gizemi çözersem her şey aydınlanacak.

Henüz ortaokulda tanıştığım imanlı kimselerin ilk tespit ettiğim özellikleri sinsilikleriydi. Yardımseverlikleri doğal değildi. Bir hesap peşinde olduklarından hep şüpheleniyordum ama bir şey bildiğim de yoktu. Uzak durdum. Bu pek ideolojik bir tercih değildi, inancımın yoksunluğun farkındaydım ama onlardan bu sebeple farklı olduğuma inanmıyordum. Daha çok samimiyetlerinden şüphe ettiğim için bana itici geliyorlardı. Belki okumayı sevdiğimden dolayı dünyayı daha sahici bir mecra olarak hayal ediyordum. O zamanlar okuduklarım umut doluydu ya da her okuduğumdan pembe hayaller çıkaran bendim. Büyüdükçe okuduklarım pek değişmedi ama satır aralarını fark ettim. Zamanla umudun renginin her zaman pembe olmadığını, hatta neredeyse hiç olmadığını, mücadele etmediğin sürece kimsenin hayallerini önüne sermeyeceğini keşfettim. Umudun rengi olsa olsa bulut rengi olabilirdi. Varacağın noktaya yaklaştıkça açılan bir gri.
Büyüdüm, benle beraber iman sahipleri de. Onları bilmem ama ben çokça hayal kırıklığına uğradım, yenildim, baştan başladım, düşler kurdum, bazılarının peşinden gittim, bazılarını sahipsiz bıraktım, âşık oldum, acı çektim, çektirdim, çok mutlu olduğum anlar veya yataktan kalmak istemediğim günler oldu, insanlara güvendim, aldattım, aldandım, yeri geldi bağırmak istedim, bazen korktum, bazen umurumda değildi, öfkelendim, kırıldım, eğlendim, eğlendirdim ve ne olursa olsun her zaman aklımın bir köşesinde insanların kahkahalarını sakladım. Sıkıldıkça onları hatırladım. Sonra çevremdekilerin büyümelerini izledim. Yaşadığım ülkeyle birlikte değişiyorlardı. Tek değişmeyen sinsilikleriydi. Kullandıkları kelimelerin sözlük anlamları pek yüceydi, keramet doluydu, saygı duymamak elde değil, gel gör ki sanki bu anlamların farkında değillermiş gibi davranıyorlardı. Herkes hoşgörüden bahsediyordu, güzel bir kelime, öyle ama hoşgörünün zihinlerdeki imgesi karşılıklı duran cami ve kilise tabularıydı. Benim tabuma sen de saygı duy! Farklılıklar bundan ibaret değildi ki! İnanç çeşitliliğinden bahsetmiyorum sadece, tüm dinlerin kurumlarına saygı duyulmalı elbet ama bu saygı inanmayanların veya inancı seninkinden farklı olanın yaşama alanlarına müdahale hakkı doğurmaz, doğurmamalı.

Başörtüsü imanın gereğiyse ve saygı gösterilmesi gerekiyorsa, çıplaklık da başka bir inancın gereği olabilir ve saygı gösterilmelidir. Ama öpüşmeye bile tahammül edemeyen bir zihniyet hangi özgürlükten bahsedebilir ki? Özgürlükler dinin dogmatik kuralları çerçevesinde çizilmez, toplumun sözde geleneksel değerleri çerçevesinde de. Tek kısıt konabilir o da başka özgürlüklerin kısıtlanması durumu. Elbette bu yargı da işine geldiği gibi çekilemez, benim çıplak gezme özgürlüğüm bir başkasının çıplak insan görmeme özgürlüğüyle çelişmez aslında, ikincisi özgürlüğün değil kısıtlamanın tanımıdır. Peki bu kısıtlamalar nasıl belirlenebilir? Hali hazırda işleyen tek yol toplumsal sözleşmeler. A bölgesindeki özgürlük B bölgesinde yasak olabilir mi? Buna o bölgelerde yaşayan ortak bilinç karar verebilir ancak. Mesele bu ortak bilinci yaratabilmek. Örnekse, ülkemde kabul edilmiş ortak bilinç sokaklarda çıplak gezmeyi ayıplar. Ama bölgeye göre de değişir çıplaklığın ölçüsü. Neredeyse herkes bilir bunu, kanıksamıştır bu kısıtı ve ona göre özgürlüklerini kullanır. Bana göre herkes istediği gibi giyinmeli ve bu hak için mücadele edilmelidir sonuna dek, ancak çıplaklık özgürlüğü elde edilene dek provakatif eylemlerin dışında metroda çırılçıplak gezinmek, evet, kabul etmesi ne kadar zor olsa da diğerlerinin çıplak insan görmeme özgürlüklerinin ihlaldir. Özgürlüklerden bahsederken ister istemez hakları anlatmış oluyoruz. Bu iki kavram kolaylıkla birbirinin yerini alabiliyor, toplumsal yaşamdan bahsederken. Bence en keskin ayrım şu, özgürlükler canlıların doğuştan sahip olduklarıdır, haklar ise beraber yaşamanın getirdiği kısıtlardır. Alkollü içecek tüketmek bir özgürlüktür. Kuralları Müslümanlar tarafından belirlenmiş bir toplumla birlikte yaşamak zorundaysan veya bunu bilinçli olarak tercih etmişsen, alkollü içecek tüketme özgürlüğün yazılı yazısız kurallarla kısıtlanır ve aniden hakka dönüşür. Ve haklar mücadele edilmeden verilmiyor maalesef. Koca koca laflarla ifade etmek gerekirse, insanlık o bilince erişmedi henüz.

Özgürlüklerimizi koruma altına alacak haklarımız için mücadele etmek gerekiyor. Sorun şu ki, en azından güncel sorunumuz bu, daha önceden elde edilmiş hakların da sürekli olacağının bir garantisi yok. O hakları kaybetmemek için de hep tetikte olmak gerekiyor ve bugün olan biten de bunun mücadelesi bence. Penceremden gördüğüm bu, mümkün olduğunca serbest büyütülmüş bir nesil açık havada bira içme özgürlüğü için mücadele ediyor. Biliyor ki ya da sezinliyor ki bugün bu mücadeleyi vermezse yarın kendi evinde, kendine özel odasında bile bira içme özgürlüğünün elinden alınması tehlikesi mevcut. Sonuçta herkes bilir ki, alkol sağlığa zararlıdır. Bu masum bilgi kolaylıkla birileri için baskı mottosu olabilir. Her şey sağlığımız için yapıldığı sürece kim kime karşı çıkabilir ki?

Benim anlamaya çalıştığım kişilerse parktakiler değil. Onları ezip geçmek isteyenler. Bu kişilerin kaçıyla aynı sıralarda okudum, kaçıyla sınavlarda kağıt değiştirdim, kaçından çalım yedim, kaçıyla aynı filmlere güldüm. Beraber sınavlara çalıştığımız günlerden bu günlere geldik. Önümde namaz kılarken akıllarından geçen böyle bir gelecek miydi? Gün gelecek ve onlarla aynı kutsala inanmayan herkesin hizaya sokulacağı bir ülke mi düşlüyorlardı? Belki bu da onların ütopyasıdır ve eminim yaptıklarının eninde sonunda iyiliğimiz için, bu dünyada olmazsa öteki dünyada mutlaka, olduğundan şüphe etmiyorlardır. Diyelim öyle, tanık olduğumuz şiddete, haksızlıklara, öfkeye ne diyeceğiz, gözlerimizi mi kapatmalıyız? Hepimiz sevdiğimiz, güvendiğimiz, bildiğimiz kanallardan mı takip edelim gündemi? Böyle yaparsak görmek istemediklerimiz bizi yalnız mı bırakacaklar?

Benim şahit olduğum ve en çok hissettiğim, yoğun bir öfke. Kimse o artık, ötekine duyulan korkunç bir yok etme arzusu. Kelimelere bile tahammülümüz yok. Onları nasıl yazdığımız, kullandığımız eski tabirler, yabancı dillerden gelen ifadeler, gerici diye nitelediğimiz sözler, modern olmaktan ne anlıyorsak ona yakıştırdıklarımız, inançsız olmaya dair ahlaki önyargılar ve karşı cins ile üçüncü cins hakkındaki acınası bilgisizliğimiz, her biri yok etme arzumuza ayrı ayrı neden olabilir. Pek kıymetli başlarbaşımızın işaret ettiği, camiye ayakkabıyla girip içki içme iftirası, bu eylemi gerçekleştirenlerin infazına hafifletici sebep sayılıyor maalesef. Kimse cinayeti savunmuyor, o açıdan bakıldığım hepimiz pek masumuz, ancak çoğu kişi şunu kabul ediyor; kutsala diz uzatmanın cezası olmalı ve bu ceza hem ibretlik olmalı hem de inançlıların içlerini rahat ettirecek karşılıkta olmalı. Kutsal mekâna girenlerin sebepleri, canlarını kurtarmakla ilgili bile olsa, önemsiz bir detay. Kimsenin tartışmasına değmez. Canilerle aradaki farkın eridiği zemin burası. Onların sebebi kabul edilmiyor ama gel gör ki senin sebebin yeterince ulviyse kimse tartışmıyor bile.

Buradan geldiğimiz nokta da şu, bugün kimse özgürlüklerimize saygı duyup nasıl beraber yaşayacağımızı tartışmıyor, demokrasi adı altında matematiksel kati çoğunluk esas alınarak, kimin kime neyi hükmedebileceği tartışılıyor. Güç kapma yarışı. Kılıcı saplandığı yerden söküp çıkarabilen onu ne için ve kimin için kullanacağına da karar veriyor. Kılıç elinde olduğu sürece etrafındakilerin çoğu arkasında durmayı tercih ediyor. Kalanlarsa safları bozmamaya dikkat ediyor. Çünkü hepsi biliyor ki birlikte oldukları sürece direnebiliyorlar.

Not: Yazıya geçen hafta pazartesi başlayıp bugün bitirdim. Dolayısıyla zamanda kırılma mevcut.    

    



22 Şubat 2013 Cuma

Beş Şart - III




III – Bereket


Zekât (Arapça: الزَّكاةٌ), Nisap miktarı zenginliğe sahip olan Müslüman'ın, Allah rızası için belirli bir malın emredilen kısmını muayyen olanlara vermesidir.

"Mallarınızı zekât ile koruyunuz."

Zekât vermenin şartları,
  • Müslüman olmak
     %98,6. (sunni, alevi oranı bilinmemekte) 
  • Akıllı olmak
     %40. (hiçbir bilimsel değeri olmayan ancak tüm forumlarda ve seçkin evlerin salonlarında, yokkonduların kapı önünde kabul edilmiş oran.)    
  • Buluğ çağına girmek
     %73,4. (erkenciler hariç)
  • Özgür olmak
     Her 100 bin kişiden 142'si cezaevinde. Kalanların kaçı özgür, bilinmiyor.   
  • Nisap miktarı mala sahip olmak. (Nisap miktarı malın üzerinden 1 yıl geçmesi gerekir.)
     2012 yılı birinci üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre cari fiyatlarla GSYH, yüzde 14,2′lik artışla 329 milyar 20 milyon lira oldu. 
       
  • Zekât verdiğin malın sahibi olmak
       Trafiğe kayıtlı motorlu araç sayısı, 2000 yılında 8,3 milyon iken 2010 yılında 15 milyona ulaştı.




24 Ağustos 2012 Cuma

Beş Şart - IV



IV – Niyet

“Biliyorsun, ben onun yüzüne karşı söylemiştim.”

“Ne demiştin, ağbi?”

“İlla mini etek mi giymemiz gerekiyor ilgilenmen için, demiştim. Aylarca peşinden koştum işimi halletsin diye. Ama adamın derdi başka. Aklı fikri orasında, umursadığı yok ki dertlerimizi.”

“Doğru söylüyorsun.”

“Haklıyım tabi, onun ne mal olduğunu bilmeyen mi var şirkette. Geçenlerde alt kattaki Melahat Hanım'a beraber evine gitmeyi teklif ettiğini duymayan kalmadı. Ondan önce de stajyerin birine telefonunu vermiş. Kız iki gün ağlamış, ailesi duyunca işe göndermemişler kızı bir daha. Dava açmadıklarına dua etsin. Zaafı var adamın, tedavi edilmeli.”

“Bazen bana bile bakışlarından tedirgin oluyorum.”

“Sen işine yaramazsın. Adamın derdi başka. Zamanında yapamadıklarının peşinde. Gençken kesin kimse yüz vermiyordu buna, şimdi bir şey olduğunu sanıyor ya,  gücünü kullanmak istiyor. Başımıza herkesi müdür yaparlarsa olacağı bu.”

“Bırak Allah aşkına, onun müdürlüğünden ne olacak, takan mı var. Sen olsaydın başka, senin adın yeterdi. Müdürlük unvanla bitmiyor, içini dolduramadıktan sonra…”

“Deli miyim müdür olacağım, kelle koltukta çalışacağıma evime gider işime gelirim. Bu kadar.”

“Ama sonra da böyleleri başımıza geliyor, yediğimizi burnumuzdan getiriyor.”

“Oğlum, biraz sabır. Onun da zamanı gelecek elbet. Yavaş yavaş kuruyorum ben sehpayı. Yakında ipi çekilecek. Şu iznimi versin hele, döndükten sonra bakacağız çaresine.”

“Yapma ya, korkulur valla senden. Desene yakında terfin hazır.”

“Sadece terfi mi, alt kattaki yavruları ona kaptıracağımı mı sanıyorsun?”

“Ne diyeyim, yamansın ağbi. Gel yukarıda sana bir yemek ısmarlayayım?”

“Yok oğlum, niyetliyim ben.”

“Ha, tamam o zaman.”

Beş Şart - II



II – Ezan

Aylardır beklediği an gelmişti. Ömrü boyunca canlı izleyemeyeceğini sandığı İrlandalı şarkıcı az sonra sahneye çıkacaktı. Aslında haksız da sayılmazdı, şarkıcı yıllar önce müziği bırakmıştı ve bir daha turneye çıkmayı düşünmüyordu. Ne var ki bütün birikimlerini yitirince hiç gitmeyi düşünmediği uzak diyarlardan bile konser tekliflerini kabul etmişti. Yeni albümünü turnede tamamlayıp yılsonunda piyasaya sunmayı tasarlıyordu. Sahneye elinde gitarıyla tek başına çıkacaktı. Daha fazlası ilave masraf demekti, büyüleyici sesi kalabalığı etkisi altına almaya yeterdi. Söyleyeceği ilk şarkının notalarını çalmaya başladığında en öndeki hayranlarından biriyle göz göze geldi. Minyon, küt saçlı bir kızdı. Saç kesimi yıllar öncesinde kalmıştı. Kıpırtısız gözlerini şarkcının yüzüne dikmişti. Sanki yüzünde, kimselerin fark edemediği bir mimik yakalama peşindeydi. Oysa bu anı aylardır bekleyen kız neyin peşinde olduğunu bilemeyecek kadar şaşkındı. Sesini duymadan bir hafta bile geçiremezken, o şimdi kanlı canlı karşısındaydı. İlk şarkıyı bu yüzden hiç dinlemedi. Ancak ikinci şarkının ortasında müziğin farkına vardı. Saçı başı karışmış, üzerinde tek renk bir tişört, olanca sadeliğiyle şarkıcının varlığı geri kalan her şeyi silmişti. Söylediği şarkının sözlerini unutsa, notaları karıştırsa, konser boyunca sahnede uyuklasa bile umurunda değildi. Ezbere bildiği şarkıları tekrar dinlemek için burada değildi. İstediği onu izlemekti, onunla aynı mekânda olmak, aynı havayı solumak ne demek, onu öğrenmekti. Ancak öğrendiğini kimseye anlatamayacağını da biliyordu. Merak eden buraya gelmeliydi, yanında olmalıydı. Konserin ortalarına doğru nihayet gözlerini şarkıcıdan alıp etrafında gezdirdi. Herkes hipnotize olmuş gibi sahneye bakıyordu. Yalnız olmadığına sevindi. Bu da bizim ibadetimiz diye geçirdi içinden, yüzlerce insan bir arada tutkunu olduğumuz nağmelere ruhumuzu açıyoruz. Her birimiz başka yerde olamayacak kadar kırılganız, dokunsalar paramparça olacağız. Ama bir arada olduğumuz sürece kimse bize dokunamaz. Derken kimse ne olduğunu anlamadan bir anda müzik kesildi.

Ezan okunuyordu.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Beş Şart - I



I – Tanıklık

Savunmasız insanların yataklarında diri diri yakıldıklarına, yeryüzünün çatırdayıp üzerindekileri yuttuğuna, aklı geri soyu kıt canlıların keyif uğruna yok edildiğine, kefeni satılık çocukların güçleri tükenene kadar sömürüldüğüne, bedeni kayıp kızların ergenliklerinin doymaz şehvetlere pazarlanarak kutlandığına,  öfkeli inançların dualar mırıldanarak ölüme ve öldürmeye teslim olduğuna, dünyevi zevklerden mahrum hayatlara gıpta edip tıka basa tüketenlere, hitabet sanatına mazhar öncülerin kitleleri cüzdanlarına göre yönetmelerine, gerçeğin peşindeki akılların toplu bir coşkunlukla susturulmasına, canlı canlı gömülmesine, beyinlerinin işlevi yitene dek uyuşturulmasına, korkak ve suskun kalabalıkların içinde titrek ama sürekli yanan mum ışıklarına, bu ışığın izinde yolunu arayan körpe zihinlere ve her sabah yeniden doğan tertemiz güne ve Allah’tan başka tanrı olmadığına, Muhammet’in onun temsilcisi ve kulu olduğuna tanığım.