kim?

yaşamayanbilir

3 Ocak 2014 Cuma

Bitmiş bir yıldan arda kalan okumalar - I



2008’den beri internetten satın aldığım kitapların kaydını tuttuğum bir dosyam var. Böyle bir dökümün sonucunda ilginç verilere ulaşabiliyorsunuz. Örneğin aldığınız kitapların yüzde kaçını okuduğunuz. Beş senedir kitap sitelerine bütçenizden ne kadar ayırdığınız. Yılın hangi aylarında en çok kitap satın aldığınız. Kendinize, eşinize ve çocuklarınıza, çevrenize aldığınız kitapların toplam tutarın içindeki oranı. Aldığınız kitapların tür dağılımı. En çok okuduğunuz yazarlar ve ülke edebiyatları. Liste dileğinize göre uzayıp gidebilir. Neden böyle bir analize girer insan? Çünkü okur hem bir okurdur hem de kitapsever. Meraklı bir kitapsever. Bir nesne olarak da kitabı sever, yanında taşımaktan hoşlanır. Son zamanlarda teknoloji sayesinde bu taşıma meselesi ağırlığından kurtuldu ancak halen kitapların yükünü taşımaktan vazgeçmeyenler var. Ufacıkken tanıştığım hamur baskı kokusunu kolay kolay bırakacağımı sanmıyorum ama cebinde kitaplığını taşımayı tercih edenlere de lafım yok. Okumanın yöntemini önemsemem, nasıl okunduğu daha önemli. Herkes en rahat ettiği şekilde okusun yeter.

Yöntemler ve verilerin analizi üzerine daha fazla laf etmeden, geride bıraktığımız yılın bende iz bırakan kitaplarına geçmek isterim. Bazılarını çok geç okumuş oldum, bazılarını çıkar çıkmaz. Bazılarının çıkmasını dört gözle bekliyordum zaten, bazılarınıysa aldıktan sonra bir köşede unutmuşken keşfettim. Bazılarını tamamen tavsiyeyle, hakkında hiçbir şey bilmeden okudum, bazılarınıysa sırf konusunu merak ettiğim için. Ne olursa olsun sonuç değişmedi, her kitabın son sayfasını bitirdiğimde okuduğum için kendimle iftihar ettim.

Herhangi bir sıralama mantığı gütmeden;

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şöförü - Etgar Keret
Keret’i bana sevdiğim bir arkadaşım tavsiye etti. Aslında tam olarak bana tavsiye etmemişti, başka bir arkadaşıma yazdıklarıyla kıyaslasın veya belki de ilham alsın diye tavsiye etmişti. Ama üzerine görev alan ben oldum. Daha önce kısa öykü okumuştum elbette ve çok kısa öyküler hakkında bilgim vardı ancak Keret’in öyküleri yine de beni şaşırttı. İki sayfa sürmesiyle de ilgisi yok aslında. Öyküye bakış açımı değiştirdi. Nelerin öykü olup olmayacağı konusundaki katı fikirlerimi yerle bir etti. Aynı zamanda yaratıcılığın nerelere kadar uzanabileceğini de bir kez daha gösterdi bana. Seçtiğim derlemesi en iyi mi bilmem, beni en çok etkileyen oldu. Zaten satın alırken de set olarak almıştım. Belki de tek kelimesini okumadan setini satın aldığım ilk yazardı. Setteki diğer derlemeler de Keret okumak isteyenler için başlangıç olabilir. Bir yerden başlayın işte.

Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel Garcia Marquez
Yakın zamanda Marquez’in heykeli dikildi. Dediklerine göre bunama belirtileri gösteriyormuş. Ursula’nın bizi terk etme vakti gelmiş demek. İyice çölleşecek buralar desenize. İlk okuduğum Marquez, Kırmızı Pazartesi’ydi. Sonra Kolera Günlerinde Aşk’ı hevesle almıştım ama nedense okumadım hiç. Böyle şeylerin nedeni bilinmez. Artık işi perilere bıraktım, onlara katiyen inanmasam da kendim bir açıklama getiremediğim için işin kolayına kaçarak perilerin işi diyerek kestirip atıyorum. Yüzyıllık Yalnızlık’ı okurken daha önce bu romanı okumadığım yıllar için hayıflanıp durdum. Öyle ki belki 20 sene önce okusam hayatım çok farklı olurdu. Kitaplar hayatları değiştirebilirler mi? Hep inanmak istediğimiz bir gizem. Romana dönersek, bendeki kopyasında enteresan bir eksiklik vardı. Albay’ın savaşa gittiği yaklaşık 20-25 sayfa eksikti. Daha doğrusu başka sayfalar bu 20-25 sayfa yerine yanlışlıkla tekrar basılmıştı. Garip olan şu, ben eksiğin farkına hemen varmadım. Diyeceksiniz nerenle okuyorsun romanı, hemen yargıya varmayın lütfen, romanın dili öyle sarmıştı ki beni, klişe olsun da bizden olsun, büyülenmiştim adeta ve şaşkın şaşkın ne çıkarsa karşıma okuyordum. Marquez kalkıp yemek tarifi yazsa onu da şaplanmış gibi okurdum. Bir de olaylar hep bir döngü içinde geliştiği için zamandaki atlama beni rahatsız etmemişti. Arada kaynayan zamanın tekrar karşıma çıkacağını düşünüyordum. Ne zaman ki hatalı sayfalardaki cümleler romanın ilerleyen bölümünde kendini tekrarlamaya başladığında bu işte bir gariplik var deyip kontrol ettim. Evet apaçık bir hatalı basımdı karşımdaki. Can yayınlarına gidip yenisiyle değiştirme hakkım olduğunu biliyordum. Ama yine de gitmek istemedim, belki saçma bir seçkinlik olarak düşüneceksiniz ama bendeki kopyanın eşsiz olma ihtimali hoşuma gitmişti. Bir gün romanı tekrar okumak istediğimde gidip yenisini alırım mutlaka ama elimdeki kopyayı hep saklayacağım. Ne de olsa romanı bitirdiğimde sarsılmış halde, karanlıkta bir başıma yolculuğun bitmesini beklerken yanı başımdaydı.  

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört – George Orwell
Daha önce defalarca bu başyapıtı okumaya çalıştım. En fazla Winston ve Julia’nın boş tarlada seviştiği sahneye kadar gelebilmiştim. Sorun yazar ve dili değildi, sorun anlatılan da değildi. Sorun bendim, bir türlü anlatılanların gerçekliğine kapılamıyordum. Böyle bir dünyanın olamayacağını düşündüğüm için değil, daha çok insanoğlunun böyle bir dünya yaratabileceği düşüncesi beni rahatsız ediyordu ve okumak canımı acıtıyordu. Bir de romanın iki kutup tarafından farklı nedenlerle propaganda aracı olarak kullanılmasından da rahatsızdım. Aslında bu rahatsızlığın giderilmesi için en iyi yol onu okumaktır ama işte dediğim gibi yapamıyordum, daha fazla ilerleyemiyordum. Gezi devrimi süresince ve sonrasında en çok bu romanı okuma ihtiyacı hissettim. Artık yüzleşmem gereken bir devlet terörü söz konusuydu ve bunu yapmadığım sürece bildiğim doğrulara ve ortak doğrularımız için savaşan herkese ihanet etmiş olacaktım. Romanı bitirdiğimde kitap hakkındaki sorularımdan arınmıştım. Yepyeni sorular vardı karşımda. Gariptir bu romandan etkilenen çok sayıda başka kurmaca eserler okudum, izledim, hatta bu romana öncülük edenleri bile okudum ama kendisini okumak yine de faklı bir etki yarattı üzerimde. Hiçbir şey özgün olanın yerini tutmuyor. Sonuç olarak bu başyapıtın neden propaganda aracı olarak kullanıldığını anlıyorum ama bu onun tüm o kısır siyasi tartışmaların ötesinde şahane bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bakir İntiharlar – Jeffrey Eugenides
Filme uyarlanmış romanları, filmlerini izledikten sonra okumaktansa tam tersini yapmak aslında tercihimdir. Ancak bazen bazı romanlar filmlerinden sonra karşıma çıkar. Coppola’nın debut filmi zihnimden uzun süre çıkmamıştı. Müzikleri halen arada sırada kulağımı ziyaret ediyor. TV’de rast geldiğim her seferinde kendimi sonuna kadar filmi izlerken buluyorum. Böylesine bir ilgiye rağmen uyarlandığı romanı okumak hiç geçmemişti aklımdan. İtiraf etmem gerekirse bir romandan uyarlandığını bile bilmiyordum. Bazen böyle olur, bazı filmler hakkında çok fazla araştırma yapmak istemem, özellikle kendi başıma keşfettiklerim için. Bu filmi ilk izlediğimde ne sinemalarda gösterime girmişti, ne adı sanı dergilerde çıkmıştı. O zamanlar, ki bahsettiğim zamanlar bugünle kıyaslandığında milat öncesi olarak bile nitelendirilebilir, sinemalarda gösterilmemiş filmlere ulaşmanın iki yolu vardı, ya varsa netten yabancı sitelerden cd/dvd sipariş etmek, ya da korsandan almak. İnternetle telefonu bir arada kullanamadığımız zamanlardan bahsediyorum ve o günlerde internetten film izlemek için boğazda villan falan olması gerekiyordu, ya da peygamber sabrı. Sinefil bir öğrencinin yukarıda saydığım seçenekler içinden tercih yapması çok zor değildi anlayacağınız. Sinema çekimi falan dinlemeyip harçlığımı ucuz cdlere harcardım bol bol. Bu filmi de ilk izlediğim format çift cdli, kötü altyazılı, berbat bir sinema çekimiydi. Çöplükte elmas bulmak gibiydi(bkz eternal sunshine…).
Yıllar sonra Eugenides adını ilk defa her yerde karşınıza çıkabilecek bir en iyiler listesinde gördüm. Middlesex adlı romanı fazlasıyla övülüyordu. Önce çok üzerinde durmadım ama sonra takip ettiğim bir blogda kendisinden neredeyse kutsal kitap gibi bahsedilince radarıma aldım. Yazarın başka kitabı var mı diye bakınca da, bom, karşıma Bakire İntiharlar çıktı. Middlesex yarım kaldı. Hem de tam ortasında. Aslında ilgi çekiciydi, roman İzmir’e de uğruyor ve bize okutulan tarihi farklı bir pencereden dinleme şansına da sahipsiniz ancak yine perilere suçu atarak romanı bitiremedim. Zamanı değilmiş deyip önceki romanına başladım. Filmini de izlemiş olarak açıkçası daha çok merak ettiğim bu romandı. Yazarların ilk romanlarına hep ayrı bir ilgi duymuşumdur. Edebiyata nasıl atıldıklarını hep merak ederim ve ipuçlarını en çok ilk eserlerinde ararım. Eugenides gazetecilik geçmişinden ötürü müdür bilinmez, bu romanında gerçek olaylara dayanan trajediyi son derece tarafsız bir gözle aktarıyor. Ama işte usta yazarlara has bir şekilde onu okurken size tarafınızı seçme şansı sunuyor. Açıkçası illa bir taraf da seçmek durumunda değilsiniz, önemli olan okuduklarınızdan ne kadar etkilendiğiniz. Bakir İntiharlar etkileyici bir anlatı. Esinlendiği gerçek olayların ilgi çekiciliğine yaslanmadan ve bence kimsenin anısına saygısızlık etmeden yumuşakça ele geçiriyor okuru ve sonuna kadar okutuyor. Benim gibi yapmayın, önce romanı, sonra filmi yiyip bitirin. Lezzet garanti.

Lanet Takım – David Peace
Bu kitap kimin için yazılmış olabilir? İngilizler için mi? Erkekler için mi? Futbolseverler için mi? Notthingam Forest taraftarları için mi? Brian Clough için mi? Yoksa sadece edebiyatseverler için mi? Futbol ile ilgili yazmak bence kim ne derse nesin tehlikelidir. Hele bir de gerçek bir kahramandan kurgu karakteri yaratmak ciddi cesaret işidir. Peace, bu işe kalkışacak kadar taşşaklı bir yazar. Üstelik yazdığı karakter ondan beter. Belki yazar gerçekten de Clough’un cesaretinden ilham almış olabilir. Kim için yazmış olursa olsun romanın derdi okur değil. Onu bilgilendirmek ya da gözüne girme peşinde de değil. Öfkeli bir adam var, kendince haklı sebepleri olan, roman boyunca öfkesinin onu yetiştirmesini okuyorsunuz. Sonunda, romanın değil ama mücadelesinin sonunda, öfkesini yenmeyi başarıyor. Ya da bu tamamen benim varsayımım. Seçilen dil bazıları için rahatsız edici olabilir, öyleleri kaldı mı emin değilim gerçi, ama romanın tonuna ve karakterin ağzına şıp diye oturuyor. Bir yandan son derece sürükleyiciyken derinden sızdırdığı bir derdi var romanın, sırf onu keşfetmek için bile okumaya değer. Üstelik olayların ülkemizde geçtiğini hayal edip Clough yerine son derece tanıdık birilerini koymak da tamamen serbest.

Sırça Fanus – Sylvia Plath
Bazı kitaplar vardır ki yazarlarından ayrı düşünülemezler. Tezer Özlü’nün eserleri misal. Veya Sait Faik bütün öyküleri. David Foster Wallace, Proust gibi ecnebi örnekleri de çoğaltabiliriz. Kendilerini eserleriyle bütünleştirmişlerdir ve belki bunu çok istemeseler de her okunduklarında yaşam öyküleriyle birlikte akla gelirler. Sırça Fanus, kanımca bu tür kitapların ağababasıdır. Uzun süre uzak durmaya çalıştım bu nadide başyapıttan. Neden bahsettiğini, neden yazıldığını, neye yol açtığını biliyordum çünkü. Plath’in hayatını öğrendiğimde, akabinde izlediğimde (film hayal kırıklığıdır bu arada benim için) neyle karşılaşacağımı az çok tahmin edebiliyordum. Elbette bu yersiz ve daha fenası hadsizce bir yargıydı. Plath’in şiirleriyle oyalandım ben de. Oyalanmaktan çok efsanenin çevresinden dolaşmaya çalışmak diyebiliriz. Yazık ki şiir denen meret çevrilince etkisini neredeyse yarı yarıya yitirir ve benim İngilizcem Plath’i kendi dilinden okuyacak kadar yetkin değil maalesef. Belki düz yazıyı biraz ama şiirleri asla. Sonra bir gün, hep dedikleri gibi, ansızın bir gün Sırça Fanus okuma cebime giriverdi ve bitirilene kadar çıkmadı. Korkularımın ne kadar anlamsız olduğu daha kitabın ilk sayfalarından ortaya çıkmıştı. Siz siz olun bir yapıtı kesinlikle önyargılarınızla değerlendirmeyin. Plath, coşkusunu bir an bile kaybetmeden ilk sayfalardan itibaren sizi avucunun içine alıyor ve birlikte girdiğiniz sarmallardan çıkmanıza yardım ediyor. En azından bana yardımı çok dokundu. Kitabı bitirdiğimde ona yardımının karşılığını verebilmiş olmayı diledim. Boş bir dilekti, hiçbir kıymeti yoktu artık. Ölümden sonrası benim için karanlıktan ibaret, bizi terk etmiş canlara verebilecek neyim var ki? İşte, tek yapabildiğim ardından bize bıraktıkları hakkında faydasız kelam etmek. Korkmadan, göğsünüzü gere gere Sırça Fanus’u okuyabilirsiniz.

Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz – Raymond Carver
Carver, öykülerini ilk zamanlar otomobilinde yazarmış. Evde bunaldığı zamanlar dışarı çıkıp direksiyonun başına geçer, sürücü koltuğunda daktilosunu bilmiyorum belki de arka koltukta veya tıklatır dururmuş. Yanlış hatırlamıyorsam, yani ben öyle hayal etmediysem, sonraları evinde yazabilecek duruma geldiğinde bile çalışma odasına bir sürücü koltuğu almış, onun üzerinde yazmaya devam etmiş. Bilmiyorum, belki de Salinger’di öyle yapan. Ama doğrusu Carver’a da pek yakışırdı böylesi. Öykülerini okurken sanki arabanın penceresinden dışarıyı izliyor gibiyimdir çok kez. Ya da belediye otobüsünün camından köprüyü ve altından akan kirli suyu izler gibi. Böyle sahneler çoğumuzun başına gelmiştir muhakkak ve yine büyük bir kısmımız öyle anlarda dayanılmaz bir yaratım/aktarım sancısı çekeriz. Sanki biri elimize kalem, gitar, fırça verse o an dünyayı değiştirecek eseri ortaya çıkaracağız. İşte Carver, böyle anların esas öykücüsü. Kesinlikle dünyayı değiştirme niyeti yok, hatta tek bir insanı bile değiştirmeye gücünün yetmeyeceğinin farkında. Onu büyük kılan da bu. Biz elimize kalem vermeyenlere küfredip hayıflanırken, o direksiyonun başına geçip öykümüzü yazıyor. Hem de bizi hiç tanımadan. Tanıdığı birkaç kişi yetiyor ona. Hep Carver’ın gücü, dilinin basitliğinde ve anlattığı öykülerin sıradanlığında yatar denir, doğrudur, ancak unutulan veya görmezden gelinen bir yeteneği daha vardır yazarın, neyi anlatacağını çok iyi bilir. Baştan kararını vermiştir ve muhtemelen en çok da ayrıntıları özellikle tasarlamıştır. Çünkü az ama öz anlatımın bayağılaşmaması için detaylara fazlasıyla özen göstermek gerekir. Okurun önüne koyduğunuz anlatı temizdir ama bir o kadar da apaçıktır, en ufak kusurlarınız hemen göze batar. Her şeyi anlatmaz Carver, dolayısıyla bulanık nokta çoktur ama asla çelişkiye rastlamayız öykülerinde. Carver, dürüst bir yalancıdır. Ve yazı işine bulaşmış herkes bilir ki en zoru doğrudan şaşmadan uydurmaktır. Çok film çıkmıştır Carver’ın teknesinden. Henüz beni tatmin edene rastlamadım ama en çok yaklaşanı “Take This Waltz” adlı Sally Potter denemesi. Sorun şu ki film bir Carver öyküsüne dayanmıyor ama öykülerini bana en çok hatırlatan da bu film oldu. Belki Potter’ın artık Carver öyküsü uyarlama vakti gelmiştir.

4 Aralık 2013 Çarşamba

vişne çiçeği



kapkara bir ekran.
siyah beyaz kar
koyu ve yoğun
pencereye serpişiyor.

üç balkonlu bir kasabaya
üstünden bakıyorum.
şurada bir bahçe, gri-yeşil
ve vişne çiçekleri.

içeri gir, sabah oldu (tüm mevsimler burada, yağmurlu bir günün içinde saklı)
yanına sürün (boşluğun bir parçası)
duvardakini izle yarım saat boyunca (bir portakal ve kabuğu)
dışarısı soğuk, camlarda buğu. (gökyüzünde bir yıldız)
bırakıyorum kendimi orada
onca zaman boyunca (nazik güzellik)

unutmama izin verdin yine

ve horluyorum horul horul
bıraktın unutayım
hatalı olmanın nasıl hissettirdiğini

açık olabilseydim ona karşı (zavallıyken her şeyin seni zavallı hissettirmesi ne tuhaf)

ne de ayyaşça görünüyor gözüme ama şimdi (yatakta uzanmış, lambanın ışığı tepeden çarpıyor)
sözlerimin üzerine yığılıyor (ayağa kalk, perdeyi çek, görmek için halen düşen yağmuru)
kapı çarptığı anki huzur (aşağıda sıcak kahve var, bir sigara için otur)
parçalanacak gün ışığı az sonra (filtresine dek, bir tane daha ve son sigarama kadar)
kafam iyi, aşağı indim (bir daha ve son kuruşuma dek)

izin verdin unutmama bir kez daha (sabahın dördü, yere serilmiş. Erkenden uyanmış)
ve ben sendeliyorum sana doğru
unutmamı istedin, yine ve yine. (sabahın dördü, yere serilmiş. Erkenden uyanmış)
başından beri ne biliyorsam.

20 Kasım 2013 Çarşamba

her denediğimde





















Sarılmak istiyorum sana                                                                 Ama her denediğimde
ama her denediğimde                                                                       aşkımızı söndürmeyi,
bir şeyler uzak tutuyor                                                                     -yangın yeri gibi-
seni benden.                                                                                         elinin altında tutuyorsun beni
                                                                                                                    ve her seferinde
Tutulmak istiyorum sana                                                                -tutkumu israf ettiğim-    
ama her denememde                                                                         sarılıyorsun bana.
bir şeyler uzaklaştırıyor                                                                  Öyle yakınsın ki
aşkı benden                                                                                           hissedebiliyorum.
ve hissedebiliyorum bunu
                                                                                                         
Öyleyse hemen sev beni                                                                  Öyleyse hemen sev beni,
hiç bitmeyecekmiş gibi                                                                    hiç bitmeyecek sanki.
denememe izin verme sakın                                                          Deneme beni kızım,
sonsuza dek kaybederim yoksa seni                                          yoksa kaybedeceğim seni
her zaman…                                                                                           her defasında
her seferinde…                                                                                     her zaman.

18 Kasım 2013 Pazartesi

içeride bir gece

Delik deşikti pabuçlarım
içeri aldığında beni ilk kez,
peşinden sürüklendiğim yol
yatağına doğru değildi,
üzerinde uyuyacak bir şey yoktu içeride.
Ve gösterdin bana
kimden kaçtığımı
sanki hiç bilmiyormuşum gibi
tüm bu zaman boyunca
Of, yaşlı ayaklarım
tanıyor bu taştan sokağı
eski arkadaş gibiler.
iki seksen yerdesin
daha derini yok
üzerinde uyunacak bir şey de
Öyleyse gir içeri
kapının ardında bırak diğerlerini
duvar kağıtlarını yırt at
halıyı parçala, döşemeyi sök.
ve biliyorum ki acı çekiyorsun
ve olamam orada senin için
ve biliyorum acıtıyor
ve artık olamam orada
Delik pabuçlarımla
içeri aldın beni,
nasırlaşmış yaralarımı
saklamaktı tercihim.
Öyleyse git ve çarşafları değiştir,
sokaklara geri dön,
getireceğim bir şey kalmadı sana.
Gör bak nasıl korkuyorum kapılardan,
döşemeden,
kaçıp yürüyorum sokaklarda
göstermek için sana
kimden kaçtığımı,
uyandığın anın hissiydi
ve bitti.

acı çektiğinin farkındayım
orada olamam senin için
acıtıyor, farkındayım
daha fazla olamam orada
Ayakkabılarım delikti
ilkin içeri aldığında beni,
yaralarım nasırlaşmış,
bırakmak istemiyordum.
Ve şimdi senin ayakların
bu taştan sokağı tanıyorlar,
kırk yıllık dost gibiler.
Yerde uzanmış,
daha dibe batamıyorsun,
uyuyacak yerin de yok,
öyleyse gel içeri,
dışarıdaki bak ötekileri
duvarı parçala,
halıyı yırt,
döşemeyi yık istersen.
acı çeken sensin, biliyorum
orada olmamı bekleme ama.
acıtır, bilirim
daha fazla olamam artık orada.
Parçalanmıştı ayakkabılarım
beni içeri aldığında ilk defa,
nasırlarım vardı, yaralarım değil
ve onları saklamak istedim.
Öyleyse git de çarşafları çevir
sokağına dön sonra
verecek bir şeyim kalmadı sana.
Bak, ne korkuyorum kapılardan
ne yere serilmekten,
işte, çıkıp yürüyeceğim birazdan
ve kanıtlayacağım sana
neyden kaçtığımı,
uyanırken hissettiğimdi
ve o da gitti.










15 Kasım 2013 Cuma

Munro



  
Geçtiğimiz Ekim ayının ilk cuması, nereden takıldıysa aklıma, dehşetli bir Munro okuma arzusuna tutuldum. Daha önce hanımefendinin tek bir cümlesini bile okumamıştım. Sabah evden çıkarken yolluk olarak yanıma aldığım romanın başlangıcı beni tatmin etmemişti, dönüşte yeni bir şeyler okumak istiyordum. İnternette gün içinde teslimat yapan kitapçı sitelerini gezerken Alice Munro ismine rast geldim. Tanıdık tınlıyordu kulağıma ama nereden olduğunu çıkaramıyordum bir türlü. Ardından çevirisi yapılmış kitaplarını incelerken, içlerinden biri ilgimi çekti. Genelde kitap satın alırken arka kapak yazılarına veya isme takılmam ama arada bir içgüdülerime kulak kabarttığım da olur. Hele böyle kitaplar elimden bırakamadıklarım arasına girerse yazarın başarısından kendime pay çıkarırım. Ne de olsa kişisel keşifler her zaman heyecan vericidir, insanın içinde okuma isteği uyandırır. Çevremizde sürekli bize okuma önerilerinde bulunanlara karşı bence bir tür meydan okumadır bu. Kendim için en iyisini kendim seçerim! Her zaman olumlu sonuç vermese de akılda kalanlar başarılı seçimler olduğundan içgüdülerimize göre alışveriş yapmaktan vazgeçmeyiz. 

İşte şu cuma sabahı içimde karşı koyamadığım okuma isteği uyandıran kitabın adı şöyleydi; Çocuklar kalıyor. Alice Munro'nun dilimize çevrilen üçüncü öykü derlemesi. Öncekilerden daha çok ilgimi çekmesinin tek bir açıklaması var, derlemenin başlığı! İlginç olan orijinal dilinde öykülerinin bu başlık altında yayınlanmamış olması. Nedense Can Yayınları bu başlığı tercih etmiş. Öykü derlemelerinde başlığa nasıl karar verildiğini hep merak ederim. Genelde öykülerden birinin adı seçiliyor, peki ama hangisi? Yazarın bu konuda tercihi mi baskındır, yayın evinin mi? Yazar seçerken neye göre karar veriyor? İçine en çok sinen öykünün mü başlığını seçer, yoksa bütün öyküler hakkında kışkırtıcı ipuçları vereni mi? Nedenini bilmiyorum, her başlığın muhtemelen ayrı bir hikayesi vardır ama Çocuklar Kalıyor'u görür görmez bu yazarı mutlaka tanımam gerektiğini hissettim. Öyküsüne seçtiği isim daha en başından bana nasıl bir okuma macerasına başlayacağımı anlatıyordu. Ender yaşadığım bir kışkırtmayla baş etmeye çalışıyordum. Bir yandan kitaplığımın artık neredeyse ağırlıktan çökmek üzere olduğunu aklıma getirmemeye çalışırken, öte yandan Alice Munro'nun oldukça alçak gönüllü ama bir o kadar da vaatkar öykülerini merak etmeden duramıyordum. Bir kez daha merak duygum sorumluluk hissime galip geldi ve cuma öğle arasında namaza gidenlerle aynı yönde farklı bir hedefe doğru yola çıktım. En yakın kitapçıda şansımı deneyip kitabı sordum ancak aldığım cevap olumsuzdu. Hayal kırıklığı acıdır ama daha önce yaşanmamış bir duygu değil, üstesinden gelip farklı bir yazarı keşfetmeyi denedim.

O gün bulduğum yazarın hikayesini değil Munro'nunkini anlatmak istiyorum bugün, o yüzden arada geçen zamanı hızlı geçiyorum. O cuma akşamı iş dönüşünde öğlenki ateşim çoktan sönmüş, farklı bir hikayenin peşindeydim. Ancak Munro aklımdan tamamen çıkmış değildi. Halen internetten sipariş verebilirdim ama sorun şuydu ki zamanında elime geçeceğinden emin değildim çünkü ertesi çarşamba yolculuğa çıkacaktım ve üç iş gününde teslimata sık rastlanmıyor. Tutkumu erteleyip tatile çıktım. Arada bir Munro aklıma geliyordu ama yanıma aldığım güvenilir erzakla hevesimi doyuruyordum, başıma geleceklerden habersiz.

Yanlış hatırlamıyorsam Munro'ya olan yıldırım aşkımın 7.gününde acı haberi aldım. Tek kişilik aşkım halka açılmıştı. Onun için çok sevinmiştim, adına gurur duymuştum, hislerimin ne kadar çok insanla paylaşıldığını öğrenmek de güzeldi ama yine de içten içe her kıskanç aşığını hissettiği duyguya kapılmıştım, yeni keşfettiğim dünyayı kimseyle paylaşmak istemiyordum. Hele bu kadar erken! Henüz ben bile neyle karşı karşıya olduğumu bilmiyorken bütün dünya -en azından edebiyat severler- aşkıma saldıracaktı. Olumlu tarafından bakarsak dilimize daha çok Munro çevrileceği kesindi. Muhtemelen önceki çeviriler de tekrar basılacaktı, dolayısıyla kitapçıları bir daha ziyaret ettiğimde olumsuz cevap almam çok zordu artık. Öte yandan yeni filizlenmiş merakım gün geçtikçe artıyordu. Tatile çıktığım şehirde Türkçe ikinci dildi ve etrafta pek Türkçe kitap satan bir yer görünmüyordu. Yine de şansımı deneyip bir kaç kitapçıya sordum, bırakın Türkçe'sini İngilizce'sini bile bulamadım. Arzumun ulaşılmaz oldukça harlandığının farkındaydım. Biraz olsun söner diye internetten iki Munro çevirisi siparişi verdim. Nasıl olsa bayramdan sonra işleme alınacaklardı ve eve döndüğümde ancak kargonun kapıma dayanacağını tahmin ediyordum. Ecnebi kitap evlerini tavaf etmeye devam ettim. Teselli ikramiyelerimin ücretlerini öderken kasada, ellerinde Munro çevirileriyle bekleyen şanslı Almanlara sinir oldum. Haberi duyar duymaz, işleri güçleri yok sanki, soluğu kitapçılarda almışlar, güzelim Munro baskılarını gözüme gözüme sokuyorlardı. Ya sabır çekip aklımı dağıtmak için elimdekileri inceledim.

Öyle ya da böyle tatil bitti, eve döndüm, eşyalarımı kaldırdım, ortalığa çeki düzen verdim, akşam oldu, yemeğimi yedim ve o ana kadar aklıma gelmesine izin vermediğim siparişimi düşündüm. Netten durumuna baktım. Ben uçaktayken kargolanmıştı. Kargo ofisi uyuzluk yapmazsa ertesi sabah elimde olması işten bile değildi. Merakımı dizginleyerek uyumayı becerdim. Sabah kapının zili uyandırdı beni ve heyecanımı gizleyip kapıyı açtım, kargocuya çaktım imzayı, koliyi salonun ortasındaki masanın üzerine koydum. Her zamanki gibi bantını açmak için makas arayıp törpüye razı oldum -nedense törpüler makastan kolay bulunur, mantıklı bir açıklaması olmalı bunun- , kitapları kolisinden yavaşça çıkarıp jelatin kaplarına dokundum. Önceki deneyimlerime göre heyecanla beklediğiniz an önünüze çıktığında yapabileceğiniz en kötü şey sabırsızlığınıza yenilmeniz. Anı mahvetmeniz pek muhtemeldir. Törpünün ucuyla jelatini söktüm ve kitaba hiç zarar vermeden kabını sıyırdım. Artık Munro parmaklarımın ucundaydı. 

Çöle düşenlere bulunduklarında hemen bolca su içmemeleri söylenir, vücudun tepkisi ani ve beklenmedik sonuçlar doğurabilirmiş, aynı durum uzun zaman almış beklemeler için de söz konusu bana sorarsanız. Bir an önce beklediğinizi elde etmeye çalıştığınızda çoğunlukla bünye ters tepki verir. Ya büyük bir hayal kırıklığına uğrarsınız, ya da öyle bir coşkunluğa kapılırsınız ki o an geçtiğinde her şey gözünüze anlamsız görünmeye başlar, sıkıcı bir boşluğa düşersiniz. Ben beklemeyi uzatmayı tercih ederim, bazılarına göre bu da ayrı bir eziyettir, hele o birileri ile ortak bir hayat sürdürüyorsanız.

Çocuklar Kalıyor adlı öykü kitabında 8 öykü var. Öyküler ortalama 35-40 sayfa sürüyor. İlk okumak istediğim öykü kitaba adını verendi ama yayın evinin veya yazarın sıralamasını bozmaya kıyamadım. Saçma bir takıntı olabilir belki ama öyküler arası sıralamanın bile önemi olduğunu düşünür, onlarda alacağım zevkin sırayı bozduğum için azalmasını göze alamam. Ayrıca o öyküye gelene kadar merakımın olgunlaşmasını istedim. Sadece ismini bildiğin bir öyküye duyulan ilgi pek sağlıklı değildir. Yazarını tanıdıkça öykülerle de yakınlaşırsın, onları ne zaman, nasıl okuman gerektiğini anlamaya başlarsın. Elbette yazarını tanımak derken hayat hikayesini öğrenmeyi kast etmiyorum. Onun kelimeleri, cümleleri, karakterleri, mekan duygusu, geçişleri, kısaca bir yazarı yazar yapan her şeyi öğrenmekten bahsediyorum. Onu tanıdıkça öyküleri de tanıdık gelmeye başlar ve evden işe gittiğinde, döndüğünde, yemek yerken, maç izlerken, dişlerini fırçalarken, simit almaya giderken, parkta çocukları izlerken, öykülerdeki karakterleri düşünmeden edemezsin. Sanki bir yakının başına gelmiş gibi üzülürsün başlarına gelenlere, heyecanlarını paylaşırsın. 

Alice Munro belki kitabına verilen isimle tavladı beni ama onu tanıdıkça çok daha fazlası olduğunu keşfettim. Bir yerlerde yazınının güney gotiklerini andırdığını okumuştum, çok yanlış bir değerlendirme değil, özellikle Flannery O'Connor ile yer yer kardeş gibi okunabilirler ama bana Munro daha insancıl geldi. Bahsettiklerini okuyarak insana olan inancınız ne kadar artar bilmem ama bende uyandırdığı duygu, insanlığın güvenilir olmadığını hep bilsek de onları incelemekten, onları soframızı davet etmekten ve nihayet onlardan biri olarak seçimlerimizle, çevremize karşı tepkilerimizle, haklarında düşündüklerimiz ve dışarıya yansıttıklarımızla etkilediğimiz onca karaktere yaptıklarımızla beraber yaşamaktan vazgeçemeyeceğimiz. Belki bu içten gelen beraber yaşama arzusu veya başkasına göre zorunluluğu dünyayı bir arada tutan tek bağdır. Sahip olduğumuz en iyi şey.

Munro okurken ve halen okumaya devam ederken, bilgeliğin sesinin her zaman bir yolunu bulup kendisini arayana ulaşmayı becerebildiğini gördüm. Nerede yaşadığınız ve hangi dili konuştuğunuzun önemi olmaksızın.


Not 1: İlk Munro çevirisi Goa Basım Yayın diye adını bilmediğim bir yayın evinden 2006'da çıkmış. Çok satar romanlara yakışır bir kapak çalışması ve Kaçak adıyla. Bugünlerde yeniden yayına hazırlanıyor. İkinci çeviriyi Can Yayınları basmış, Bazı Kadınlar başlığıyla. Yine İngilizce'sinden farklı bir başlık. Dördüncü çeviri de üçüncüsü gibi Can Yayınları'ndan yeni çıktı, Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik adı altında. 

Not 2: Munro Nobel'i almadan önce sene başında yaptığı bir açıklamayla yazmayı bıraktığını açıklamıştı. Kolay değil, önümüzdeki temmuz ayında 83'ünü bitirecek ama bana kalırsa yakın zamanda olmasa bile yeni bir Munro öyküsü mutlaka okuyacağız. 

13 Kasım 2013 Çarşamba

Düşmüş

Erkeğini baştan çıkarmanın yollarını anlat bana,
ve tüm gizli büyülerini.
Nereden öğrendiğini anlat
düşmüş sesiyle konuşmayı.

Duvarların içinden geçenler hayaletlerdir, bilirim.
Nasıl düşeceğini henüz öğrenen herifin tekiyim
 bense.
 
Yeniden düşlemeyi dene beni
ve ben de tekrardan icat edeceğim kendimi.
Halen hatırlarken sahneleri
başkalarına baktığın.

Duvarları delip geçen hayaletler tanırım.

Düşmeyi öğrenen adamın biriyim ben.

Benden şüphe etmeye başladığında
ben de kendimden ederim.
Ve asla gözünü dikme bana
içime kapanırım yoksa.

Duvarları umursamayan yaratıklar gördüm,
ben onlardan değilim.

neysem oyum
ve kimsem oyum
bilirim ne bilirim
ve tek bildiğim düştüğüm
duvarların içinden geçebilsem
anlatırdım sana kim olduğumu belki
henüz herifin tekiyim hala düşmeyi öğrenen 
adamın biriyim nasıl düşeceğini çözmeye takan



1 Kasım 2013 Cuma

tatsız utançsız nefessiz

Bu, hayatta kalmak isteyen bir kadının öyküsü.

Onu öldürmek isteyen yok ama o yine de hayatta kalmak istiyor. Tüm cesaretini toplayıp defterine ne olursa olsun ölmemesi gerektiğini yazıyor. Bunun için önce şartları oluşturması lazım. Birinci şartı, nefes almaya devam etmek. Nefes aldığım sürece, diye yazıyor defterinin temiz sayfasının sol üst boşluğuna, yaşamaya devam edeceğim. Kim ki engel olmaya kalkışırsa soluk almama, bütün gücümle direneceğim. Kendi hür irademle nefesimden vazgeçtiğimi kimse görmeyecek.

İkinci şartı, kendinden utanmamak.  Öyle bir duruma düşmektense ölmeyi yeğlerim, kendime ölmeyi yasakladığıma göre asla kendimden utanacak bir duruma düşmemeliyim. Ya, öyle bir an gelir de bütün çabalarına rağmen böyle bir duruma düşerse ne olacak? Ölüme nasıl direnecek? Bir tercih mi yapması gerekecek? Biliyor ki, kendine koyduğu yasakların biri öbürüne üstün değil, her biri aynı kesinlikte ve istisnalarla bu yasakları gevşetemez. Ancak ve ancak öldüğü zaman kendinden utanacak. Ya da kendinden utandığı an öldüğü an olacak. Öyle bir an gelirse huzurla ve ölümün kendi elinden olmadığına inanarak gözlerini yumacak. Bu öyle mutlak bir inanç ki bedeni o an gelmeden hazır olacak ve bilinci o anı fark etmeden kapanacak.

Üçüncü şartı, tat almak. Bencilce bir istek bu. Belki küçüklüğünden kalma, artık anımsayamadığı bir hatıradan ötürü tat alma duyusuna son derece tutkun. Neye mal olduğunu düşünmeden yediklerinden her zaman zevk almaya baktı. Yemek için yaşadığı söylenemezdi ama tat alma duyusunu kaybederse hayatta kalma içgüdüsünü kaybedeceğini içten içe hep biliyordu. Ölmemeye karar verene dek bu konu hakkındaki nihai düşüncesini merak etmemişti, şimdi bir sonuca varmak zorundaydı ve nihayet anladı ki, her geçen gün azalan lezzetlerini tatmayacaksa bu tatsız dünyada kalmak istemiyordu.

Şartlarını yazmayı bitirince rahatladı. Baştan bir kez daha okudu yazdıklarını. Tatmin olmuştu. Yanı başında duran yeşile boyalı, ekşi şekerlemelerden birini ağzına attı. Kalkıp evin içinde biraz yürüdü. Mutfağa gitti, tezgahı sildi, oradan banyoya geçti, saçını ıslattı, yatak odasında biraz ayakta dikildi. Burası benim evim, diye geçirdi aklından. Anahtarı kapının üstünde, dilediğim zaman çıkar gezerim, ne zaman istersem o zaman eve dönerim. Bu düşüncenin verdiği özgürlük hissiyle kendinden geçti, şeker hala dilinin ucundaydı, yatağına çöktü. Kendine geldiğinde uzanmıştı. Başının altındaki yastıktan fırlamış tüyler ensesini kaşındırıyordu. Hava kararmıştı. Bütün gün bu yatağa hapsolmuş olamam herhalde, dedi ve cümlesi bitmeden ardından geleceği sezinledi.

Kimse onun için üzülmedi. Ne de olsa her şey inançları uğrunaydı.