kim?

yaşamayanbilir
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2014 Salı

Bitmiş bir yıldan arda kalan okumalar - III


Cinayet Sırları – Neil Gaiman & P.Craig Russell
Oldum olası Gaiman’ın çizgi romanlar için yazdıklarını diğerlerine yeğlerim. Evet kendisi aynı zamanda iyi bir öykü/roman yazarı ama çizgi roman sanatı için yaptıkları çok daha önemli benim gözümde. Sadece Sandman serisi bile bu tezimi kanıtlamaya yeter ancak Gaiman, bir çizgi roman tutkunu olarak o seriyle kendini kısıtlamadı. Beğenilen birçok çizgi roman daha yazdı. Onlardan biri de Cinayet Sırları. Craig Russell’ın güzelim çizimlerinin can verdiği Gaiman öyküsü bir çırpıda okunuyor yine. Anlatmaktan bıkmadığı bir dünyada geçiyor olaylar. Meleklerin neden bu kadar ilgisini çektiği galiba anlıyorum, bir keresinde ben de o dünyaya dair bir şeyler yazmayı düşünmüştüm ve biraz araştırma bile yapmıştım. Tarih boyunca sözü edilen meleklerle insanlık hallerinin ne kadar örtüştüğünü fark etmiştim. Ne de olsa insan aklının yarattığı bir kavram, melekler. Onların zaaflarını ve huylarını taşıması normal. Bu kitapta da mitolojilere benzer bir hikaye anlatılıyor. Bir an gerçeklikten uzaklaşıp olan bitene inanmaya çalıştığınızda o kadar da zor olmadığını fark ediyorsunuz. Gerçekten de eğer bir yerlerde melekler varsa ve sürekli bizleri izliyorlarsa Gaiman’ın çizgi öykülerindeki gibi davranmayacaklar da nasıl davranacaklar? İsteyen kendi fantezisini düşleyebilir.

 Siperlerdeydik (1914-1918) – Jacques Tardi
Geçen yılın benim için en büyük kazançlarından biri de Tardi’yi keşfetmek oldu şüphesiz. Bu da oldukça geç bir keşif sayılır. Olsun, geç olması hiç olmamasından iyidir. Aslında Tardi’yi ilk bu eseriyle değil Paris Komünü’nü anlattığı çift ciltli epik yapıtıyla tanıdım. Ama beni asıl etkileyen Siperlerdeydik oldu. Çizginin gücünü sonuna kadar kullanan Tardi, karakterlerinin her birine başlarına geleni iç sesleriyle anlattırarak 1.Dünya Savaşı’ndaki korkunç yıkımı kayıt altına alıyor. Hep ilk dünya savaşındaki askeri yıkımın ikincisine göre daha korkunç olduğunu düşünmüşümdür. Çünkü eski siper taktikleri geliştirilen silahlara karşı zavallıcaydı. Metre metre ilerleyen çarpışmalarda ölen yüz binlerin sorumluluğu o zamanki komutanların boynunda kalacak belki ama çok değil yirmi sene sonra yeni bir dünya savaşının çıkmasına engel olamayan siyasiler, din adamları, tüccarlar, bürokratlar, fırıncılar, işçiler, öğretmenler, müdürler, anneler ve babalar, herkes payı ölçüsünde bu kıyımın ortağıdır. Siperlerdeydik adlı anlatıdaki askerlerin neredeyse hepsinin ortak bir özelliği var, cepheye sürülmeyi engelleyemeyecek kadar yoksullar. Çoğunun geride bıraktığı bir sevdiği var. Hiçbiri eceliyle ölmüyor. Savaşın korkunçluğu defalarca anlatıldı, yazıldı, çizildi, resmedildi. Tekrar o perdeyi aralamak istemeyebilirsiniz. Ama günümüzde benzeri şiddetin tüm hızıyla devam ettiğini gördükçe insanlığın böylesi eserlere olan ihtiyacının hiç de azalmadığını düşünüyorum.
  
Tamirci – Bernard Malamud
Ülkemizde akıldışı bir adaletsizlik hüküm sürmekte. Şu günlerde akıl sağlığımızı korumak öncelikli amacımız. Bunu becermenin yollarından biri de benzer zamanlarda yaşayanların tecrübelerinden faydalanmak. Tamirci’yi okumaya karar vermemde dertleşecek bir dost arayışımın etkisi çoktu. Olan biten hukuksuzlukları çevremdekilerle paylaşıyordum ama yetmiyordu. Malamud’un çoğu kişi tarafından başyapıtı olarak değerlendirilen eserini okumayı bitirdiğimde utanılası bir ferahlama yaşadım. Utanmalıydım çünkü başkalarının acısından ferahlama çıkarmamalıyım ama sonunda beni anlayan birini bulmuştum ve rahatlamama engel olamıyordum. Şunun için rahatlamıştım, ne çok umutsuzluğa düşsek de tarih gösteriyor ki böyle zamanların hep sonu olmuş. Elbette bu değişmez bir sonuç değil, mücadele edilmediği takdirde hiçbir şey düzelmez ama öte yandan mücadeleyi de küçümsememek gerek. Bugün zayıf görünen veya ne işe yaradığını bilmediğimiz tepkiler sönmedikçe çoğalacaktır, en azından yok olmayacaktır hiç ve Tesla’nın teorisine göre yeryüzünde bir noktaya hiç sektirmeden sürekli bir itme hareketi uygularsan başka bir noktada mutlaka bir yıkıma/depreme yol açarsın. İşte romandaki tamircinin direnci bana hep bunları hatırlattı. Kendisi bile ona inanmayı bıraktığında, o halen doğru bildiğini savunmaya devam ediyor. Doğru yanlış bazen karışıyor ama aklımızı korumak da kendi elimizde. Malamud Usta aklımıza mukayyet olmak için güvenilir bir kaynak.   

Güneş de Doğar – Ernest Hemingway 
Aptalca önyargılarım yüzünden Hemingway’den geçen seneye kadar hep uzak durdum. Çanlar Kimin İçin Çalıyor’un kötü bir çevirisi yıllarca kitaplığımın okunmamış demirbaşı oldu. İlginç olan onca ev değişikliğine rağmen bu romana sahip çıkmış olmam. Bir yandan görmezden geliyor bir yandan da atamıyordum. Geçen sene izlediğim bir film sahnesinde gördüğüm Hemingway kitabı içime hazretlerini okuma sevdası saldı. Kudurmuş gibi evden fırlayıp en yakın kırtasiyeden -evet kitapçı değil kırtasiye!- ilk romanı olan Güneş de Doğar’ı satın aldım. Gençliğimden beri ilk kez kırtasiyeden kitap alıyordum. Ayrı bir hissi vardır, özlemişim. Çok beklememe gerek kalmadan aldığımın ertesi günü romanı yalayıp yutmuştum bile. Bir kitaba kapıldığınızda sıkışık metrobüs, ağlayan bebek, yığınla birikmiş e-postalar, gürültülü TV, çekici oyunlar, hepsi gözünüzde değersiz mazeretlere dönüşür, hiçbiri okumanıza engel olamaz. Allah’ı var, Hemingway de okuru avucunun içine nasıl alacağını iyi biliyor. Ama şunu da söylemeliyim ki Hemingway akıcı bir yazar olmanın çok ötesinde bir üstat. İki söz, bir sessizlik anı, ufak bir betimlemeyle anlattıkları günlerce aklınızda yer ediyor. Bazen öyle bir sahneyle karşılaşıyorsunuz ki olduğunuz yere çakılıveriyorsunuz, içinize bir ağırlık çöküyor, ya da tam tersi odanız size dar geliyor, çıkıp gitmek istiyorsunuz. Hazretlerin sevdiğim bir sözü vardır, “Dürüst olmayan tek bir cümlem yoktur”  gibi bir şeydi, onu okurken ne demek istediğini daha iyi anlıyorsunuz. Bu romandan sonra Silahlara Veda’yı da okudum ve biraz da öykülerini ama hiçbiri beni ilk romanı kadar çarpmadı. Çanlar da halen o eski kopyasıyla kitaplığımda tozlanmaya devam ediyor. Onun hiçbir günahı yok, tüm suç benim.

Çocuklar Kalıyor – Alice Munro
Munro hakkında neler hissettiğimi önceki bir yazımda çokça anlatmıştım, tekrarlamak istemiyorum ama öyküleri hakkında birkaç kelam daha etmek isterim. Nobel’i aldıktan sonra geçtiğimiz günlerde bir öykü toplaması daha yayınlandı Türkçe’de ve böylece hali hazırda kitapçılarda bulabileceğiniz üç Munro kitabı var. Aralarında en çok Çocuklar Kalıyor’u sevdim ben ama dileyen istediğinden başlayabilir, esasen biri diğerine göre daha ön plana çıkıyor diyemem. Çocuklar Kalıyor’un aklımda diğerlerine göre birazcık daha kalmasının sebebi okuduğum ilk Munro olmasıdır belki. İlginç olan, öykülerin başkarakterlerinin çoğu kadın olmasına rağmen bendeki izlenimleri tamamen cinsiyetsizdi. Arada bir anlatılanlar acaba yazarın başından geçmiş olabilir mi diye düşünmedim değil ama öyküler öyle bir anlatılıyor ki kendinizi metne kaptırdığınızdan aklınıza gelen son soru bu oluyor. Öykülerin gerçekçiliği ortadayken bu soru manasını yitiriyor. Munro’nun tercih ettiği anlatım biçimi, zamanın akışını kırarak olayların sebep sonuç ilişkileri üzerinde yarattığı akıl çelmeleri, karakterlerin iç dünyalarına nüfus edebilmesi ve tüm bunları ortalama kırk sayfayla yapabilmesi hayranlık verici. Çoğu yerde öykülerinin bir roman kadar derinlikli olduğu söylenir, ben biraz daha ileri gidip bazı öykülerinin okuduğum çok romandan daha fazla şey anlattığını rahatlıkla söyleyebilirim. Munro okuduktan sonra öykü okumak ve yazmayı neden bu kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım. 

Cevdey Bey ve Oğulları – Orhan Pamuk
Üniversitede hiç Orhan Pamuk okumadım. Herkes Yeni Hayat’tan bahsederken ben özellikle uzak durdum. Meşhur ilk cümle bile merakımı cezbetmedi. Sanırım popüler olana ön yargılarım yüzünden Yeni Hayat’a hiç şans vermedim. Sonra Benim Adım Kırmızı çıktı ama onu da okumadım. O zamanlar adı yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Altan ile beraber anılıyordu ve ikisini de okumamaya neredeyse yeminliydim. Okul bitti, iş hayatı başladı ve bir öğleden sonra hayatımın en gurur verici anlarından birini yaşadım. Türkçe yazan bir yazara Nobel ödülünü vermişlerdi. Türkçe anadilim olmasa da en iyi bildiğim dildi -dürüst olmak gerekirse doğru düzgün konuşabildiğim ve yazabildiğim tek dil- ve kim ne derse desin bu şekilde ödüllendirilmesinden gurur duymuştum. Üstelik Türkçe edebiyatın dünya kültüründeki yerine dair de umutlarım artmıştı. Böyle konular oldukça sübjektiftir ve çok kimseye göre o yer zaten vardı ve bunun için herhangi bir prestijli ödüle gerek yoktu. Anlayabileceğim bir açıklama ancak kabul etmek gerekir ki böylesi yüksek ilgi gören ödüller sahiplerine ve mensubu oldukları ülke edebiyatlarına da ilgiyi artırır. Daha çok kitapseverin Türkçe yazılmış kitaplara ilgi duyması da yazmak ve okumak isteyen herkesin için için dileğidir. Son derece de doğal bir dilektir bu. Başlangıçta herkes ekran/defter/kağıt başına yazmak için otursa da sonunda elbette okunmak ister.

Nobel’e rağmen hemen Pamuk okumadım. Hemen kızmayın bana, geçerli olmasa da kendimce bir sebebim vardı. O zamanlar Kar adlı romanı gündemdeydi ve benim eleştirilere haddinden fazla kulak astığım yıllardı. Üstelik yeniden popüler olmuştu ve bu benim onu okuma isteğimi artırmıyordu maalesef. Söyleşilerini ilgiyle takip ediyordum, fırsat buldukça edebiyat harici yazılarını da okurdum, hatta sanırım İstanbul adlı denemesini de biraz okudum diye hatırlıyorum. Neyse ilk Pamuk romanı okumam için Masumiyet Müzesi’nin yayınlanması gerekti. Roman sürükleyiciydi, ilk okunacak Pamuk romanı değildi elbet ama bana dokundu. Bir yandan onu Orhan Pamuk yapanın bu roman olmadığını biliyor, öte yandan romancılığıyla -belki de bir tek ben- bu romanla tanışmış olmaktan dolayı gizli gizli övünüyordum. Ne övünç ama! Birkaç sene daha başka Pamuk romanı okumadım, belki bu övüncü bozmamak için. Ta ki önceki seneye kadar. Sessiz Ev ile başlayan Orhan Pamuk okuma serüvenim, Kar ile devam etti, şimdilik Cevdet Bey ve Oğulları ile sonlandı. Ama son durak değil burası, sırada Kara Kitap veya Beyaz Kale var, hiçbir şey için olmasa bile o saçma övünç duygusundan kurtulmak için Pamuk külliyatını bitirmeyi amaçlıyorum.

Cevdet Bey ve Oğulları, belki de Pamuk’un en gizlediği romanı. Muhtemelen ilk olmasından ötürü hatalarının çok olduğunu veya fazla toyca yazılmış olduğunu düşünüyor. Bana kalırsa, evet arada sırada toyluk demeyeyim ama hayallerine, hikayesinin büyüsüne kaptırmış bir yazarın sesini duyuyoruz romanda ancak oldukça yetkin bir ilk roman. Hatta ilk roman diyerek kestirip atılmayacak zenginlikte. Pamuk, çok sevdiği Buddenbrook seviyesine çıkmayı başarıyor yer yer. Sessiz Ev’den sonra yeni sulara yelken açan Pamuk, Masumiyet Müzesi’yle başladığı noktaya dönmüştü, şahsi tercihim denizin bu tarafında yaratmaya devam etmesi. Belki daha az tuzlu buranın suyu ama içinde yüzmesi kolay, üstelik dibi merak eden herkes derinlere dalmakta serbest.  

Grafik Kanon Seti / Cilt 1 - Kolektif
Milliyet Kardeş günlerinden beri çizgi romanların hastasıyım. Ama Asterix’in altından çok sular aktı. Yeni hikayeler, yeni tarzlar, yepyeni çizimler önümü açtı. Özellikle İstanbul’a taşındıktan sonra keşfettiğim çizgi roman dükkânları yepyeni yeteneklerle tanışmama sebep oldu. Ancak işte yine de yetmiyor. Bu dünya engin bir dünya ve gelişimini takip etmediğin sürece arkada kalmaya mahkumsun. Geride bıraktığımız sene gözlerimize ve dimağımıza sunulan Grafik Kanon Seti için Kolektif Kitap’a ne kadar teşekkür etsek az. Zorlu ve hayli riskli bir proje üstlenmişler. Sınır ötesinde görüp bayıldıkları üç ciltlik bu devasa derlemeyi ülkemize getirmeyi başarmışlar. Hem de gayet başarılı bir Türkçe ile. Gılgamış’tan, Tükenmeyen Nükte’ye kadar seçme bir edebiyat tarihi yolculuğuna başarılı çizimler eşliğinde çıkmak isteyen herkese öneririm. Tek kötü tarafı şu, bazıları o kadar başarılı ki bittiği için üzülüyorsunuz ve eserin tamamına ulaşmanın yollarını arıyorsunuz. Eh, bu da epey sabır veya bütçe gerektiriyor.

Tiffany’de Kahvaltı – Truman Capote
Filmini izleyip bu kısa ama müthiş roman hakkında kesinlikle bir önyargıya varmayın. Evet film kendi başına bir başyapıt, Hepburn her daim o filmle yaşayacak ancak Capote’un novellası en az filmi kadar hatta bence filminden çok ilgiyi hak ediyor. Gerçi o da tarihte yerini aldı zaten ama henüz Capote ile tanışmayanlar varsa onlara lafım. Yazar karakterlerini iyi tanıyor öncelikle ve kusurlarıyla birlikte hepsini çok seviyor. Gerçi sevmekten çok, onlarla yaşıyor diyebiliriz, belki geçmişte yaşamıştır bile. Ama en büyük başarısı bu değil, öyle olsaydı yetenekli bir yazardan daha fazlası olmazdı, Capote’un farkı anlattığı hikayenin nerelere dokunabileceğinin farkında olması ve ustaca o noktalardan uzak durarak ama varlığını da hissettirerek çevresinde dolanması. Hayır, gerçekleri dolaylı yoldan aktarma çabası değil bu veya açıklık yerine kapalı anlatım çabası da değil, öyküsünü anlatırken bilmemiz gerekeni sadece sunuyor bize. Geriye kalan fazla çünkü, hayal gücümüze yer bırakmaz. Hikayenin hüznü de anlatılanlardan değil anlatılmayanlardan kaynaklı.

A People's History of American Empire -  Howard Zinn, Mike Konopacki, Paul Buhle
Berlin’de Munro ararken keşfettim bu kitabı. Zinn ve bu büyük eseri hakkında kulak dolgunluğum vardı ama içimden daha önce hiç kendisini okumak gelmemişti. Yine katil Amerika önyargıları yüzünden. Sonra başka bir kitap ararken karşıma çıktığında hemen çevirip arkasına, fiyatına bakmadım. Çizgilerle anlatılan tarih küçüklüğümden beri ilgimi çekmiştir ve bu koca kitap rafta arkadaşlarının yanında oldukça heybetli duruyordu. Bütçemi aşmıyordu aslında fiyatı ama yine de tereddüt ettim alırken. Sonra bir daha bu kitaba erişme şansımı biraz da yanlıca tekrar hesapladığımda fazla düşünmedim. İyi ki de almışım, İstanbul’a dönene kadar tren, havaalanı, uçak derken neredeyse bitti. Bir tarih kitabının bu kadar sürükleyici olmasına şaşırabilirsiniz, üstelik anlatılan tarih bize hayli uzak. Ama gerçekten öyle mi, kitabı okumaya devam ettikçe anlatılanların aslında hayatımızın ne kadar içinde olduğunu hayretle fark ediyorsunuz. Zinn lafını sakınmıyor, eleştirinin gücünün farkında. Arada bir hepimiz gibi umutsuzluğa da düşüyor ama çıkış kapısını bize gösteren de yine o. Belki ABD tarihi ilk bakışta ilgi çekici görünmeyebilir, ancak peşin hükümlü olmayın derim ben. Şükür, Türkçe’de Zinn basıldı, satılmaya devam ediyor. Merak eden herkesin okumasına açık. Özellikle ortalığın kızıştığı şu günlerde tarih okumaya her zamandan daha çok ihtiyacımız var bence.

Buz ve Ateşin Şarkısı 5. Kitap / Ejderhaların Dansı Kısım 2 - George R.R.Martin
Dizi kitabı okumak ayıp değil, günah değil. Fantastik edebiyat da keza öyle. Üstelik George R.R.Martin tarafından yazılmışsa. Buz ve Ateşin Şarkısı çoktan efsaneye dönüşmüş durumda. Televizyon ekranlarından Martin ile tanışanlar için seri dizi kitabı olarak görülse de gerçekte Game of Thrones bir kitap dizisi. Martin, gözdesini kimselerin sorumsuz ellerine teslim edemezdi ve dizinin senaryosunu da kontrol altında tutuyor, iyi de yapıyor. Seriyi okumayanlar için özetlemek kolay değil ama afiş cümlesiyle konuşmamız gerekirse, ilk kitabın isminde olduğu gibi tüm seri sert, kanlı bir iktidar mücadelesini anlatıyor. Bunu anlatırken, insanoğlunun ne kadar acımasız, cahil, aptal, kahraman, sinsi, zeki, güzel, talihsiz, kindar, fesat, güçlü, hayalperest, cömert, vahşi, çaresiz, cesur ve korkak olabileceğini gösteriyor. Özenle yaratılmış karakterleri çevrenizden biri gibi sahipleniyorsunuz veya nefret ediyorsunuz. Dizi de görselliğiyle bu etkiye katkıda bulunuyor aslında ama esas malzeme kitaplarda. Bana sorarsanız ikisi bir arada gayet güzel işliyor, sabredenlere birlikte okunmalarını tavsiye ederim ama benim gibi sabırsızlar beşinci kitabı çoktan okuyup bitirmiştir bile. Beşinci kitabın temposu öncekilere göre biraz daha ağır, bunda olayların dördüncü kitapla paralel zamanda geçmesi etken sanki. Yine de özellikle sonları bir solukta okunup bitiriliyor. Altıncı kitabı tüm dünyayla birlikte beklerken serinin sonsuza kadar sürmesini diliyoruz ama biliyoruz ki bu mümkün değil, en azından layıkıyla bir son beklemek hakkımız. Eh, bunu da George R.R.Martin’den başka kim başarabilir ki?


   
   Anlatmak istediğim daha çok kitap var, hiç bitmez zaten. Yer sorunum da yok ama böyle giderse hiç bitiremeyeceğim bu listeyi. Bu yüzden burada bitiriyorum. Bakarsınız başka bir liste çıkar karşıma, ben de alır onu azıcık süsleyerek buraya taşırım.
 

3 Ocak 2014 Cuma

Bitmiş bir yıldan arda kalan okumalar - I



2008’den beri internetten satın aldığım kitapların kaydını tuttuğum bir dosyam var. Böyle bir dökümün sonucunda ilginç verilere ulaşabiliyorsunuz. Örneğin aldığınız kitapların yüzde kaçını okuduğunuz. Beş senedir kitap sitelerine bütçenizden ne kadar ayırdığınız. Yılın hangi aylarında en çok kitap satın aldığınız. Kendinize, eşinize ve çocuklarınıza, çevrenize aldığınız kitapların toplam tutarın içindeki oranı. Aldığınız kitapların tür dağılımı. En çok okuduğunuz yazarlar ve ülke edebiyatları. Liste dileğinize göre uzayıp gidebilir. Neden böyle bir analize girer insan? Çünkü okur hem bir okurdur hem de kitapsever. Meraklı bir kitapsever. Bir nesne olarak da kitabı sever, yanında taşımaktan hoşlanır. Son zamanlarda teknoloji sayesinde bu taşıma meselesi ağırlığından kurtuldu ancak halen kitapların yükünü taşımaktan vazgeçmeyenler var. Ufacıkken tanıştığım hamur baskı kokusunu kolay kolay bırakacağımı sanmıyorum ama cebinde kitaplığını taşımayı tercih edenlere de lafım yok. Okumanın yöntemini önemsemem, nasıl okunduğu daha önemli. Herkes en rahat ettiği şekilde okusun yeter.

Yöntemler ve verilerin analizi üzerine daha fazla laf etmeden, geride bıraktığımız yılın bende iz bırakan kitaplarına geçmek isterim. Bazılarını çok geç okumuş oldum, bazılarını çıkar çıkmaz. Bazılarının çıkmasını dört gözle bekliyordum zaten, bazılarınıysa aldıktan sonra bir köşede unutmuşken keşfettim. Bazılarını tamamen tavsiyeyle, hakkında hiçbir şey bilmeden okudum, bazılarınıysa sırf konusunu merak ettiğim için. Ne olursa olsun sonuç değişmedi, her kitabın son sayfasını bitirdiğimde okuduğum için kendimle iftihar ettim.

Herhangi bir sıralama mantığı gütmeden;

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şöförü - Etgar Keret
Keret’i bana sevdiğim bir arkadaşım tavsiye etti. Aslında tam olarak bana tavsiye etmemişti, başka bir arkadaşıma yazdıklarıyla kıyaslasın veya belki de ilham alsın diye tavsiye etmişti. Ama üzerine görev alan ben oldum. Daha önce kısa öykü okumuştum elbette ve çok kısa öyküler hakkında bilgim vardı ancak Keret’in öyküleri yine de beni şaşırttı. İki sayfa sürmesiyle de ilgisi yok aslında. Öyküye bakış açımı değiştirdi. Nelerin öykü olup olmayacağı konusundaki katı fikirlerimi yerle bir etti. Aynı zamanda yaratıcılığın nerelere kadar uzanabileceğini de bir kez daha gösterdi bana. Seçtiğim derlemesi en iyi mi bilmem, beni en çok etkileyen oldu. Zaten satın alırken de set olarak almıştım. Belki de tek kelimesini okumadan setini satın aldığım ilk yazardı. Setteki diğer derlemeler de Keret okumak isteyenler için başlangıç olabilir. Bir yerden başlayın işte.

Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel Garcia Marquez
Yakın zamanda Marquez’in heykeli dikildi. Dediklerine göre bunama belirtileri gösteriyormuş. Ursula’nın bizi terk etme vakti gelmiş demek. İyice çölleşecek buralar desenize. İlk okuduğum Marquez, Kırmızı Pazartesi’ydi. Sonra Kolera Günlerinde Aşk’ı hevesle almıştım ama nedense okumadım hiç. Böyle şeylerin nedeni bilinmez. Artık işi perilere bıraktım, onlara katiyen inanmasam da kendim bir açıklama getiremediğim için işin kolayına kaçarak perilerin işi diyerek kestirip atıyorum. Yüzyıllık Yalnızlık’ı okurken daha önce bu romanı okumadığım yıllar için hayıflanıp durdum. Öyle ki belki 20 sene önce okusam hayatım çok farklı olurdu. Kitaplar hayatları değiştirebilirler mi? Hep inanmak istediğimiz bir gizem. Romana dönersek, bendeki kopyasında enteresan bir eksiklik vardı. Albay’ın savaşa gittiği yaklaşık 20-25 sayfa eksikti. Daha doğrusu başka sayfalar bu 20-25 sayfa yerine yanlışlıkla tekrar basılmıştı. Garip olan şu, ben eksiğin farkına hemen varmadım. Diyeceksiniz nerenle okuyorsun romanı, hemen yargıya varmayın lütfen, romanın dili öyle sarmıştı ki beni, klişe olsun da bizden olsun, büyülenmiştim adeta ve şaşkın şaşkın ne çıkarsa karşıma okuyordum. Marquez kalkıp yemek tarifi yazsa onu da şaplanmış gibi okurdum. Bir de olaylar hep bir döngü içinde geliştiği için zamandaki atlama beni rahatsız etmemişti. Arada kaynayan zamanın tekrar karşıma çıkacağını düşünüyordum. Ne zaman ki hatalı sayfalardaki cümleler romanın ilerleyen bölümünde kendini tekrarlamaya başladığında bu işte bir gariplik var deyip kontrol ettim. Evet apaçık bir hatalı basımdı karşımdaki. Can yayınlarına gidip yenisiyle değiştirme hakkım olduğunu biliyordum. Ama yine de gitmek istemedim, belki saçma bir seçkinlik olarak düşüneceksiniz ama bendeki kopyanın eşsiz olma ihtimali hoşuma gitmişti. Bir gün romanı tekrar okumak istediğimde gidip yenisini alırım mutlaka ama elimdeki kopyayı hep saklayacağım. Ne de olsa romanı bitirdiğimde sarsılmış halde, karanlıkta bir başıma yolculuğun bitmesini beklerken yanı başımdaydı.  

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört – George Orwell
Daha önce defalarca bu başyapıtı okumaya çalıştım. En fazla Winston ve Julia’nın boş tarlada seviştiği sahneye kadar gelebilmiştim. Sorun yazar ve dili değildi, sorun anlatılan da değildi. Sorun bendim, bir türlü anlatılanların gerçekliğine kapılamıyordum. Böyle bir dünyanın olamayacağını düşündüğüm için değil, daha çok insanoğlunun böyle bir dünya yaratabileceği düşüncesi beni rahatsız ediyordu ve okumak canımı acıtıyordu. Bir de romanın iki kutup tarafından farklı nedenlerle propaganda aracı olarak kullanılmasından da rahatsızdım. Aslında bu rahatsızlığın giderilmesi için en iyi yol onu okumaktır ama işte dediğim gibi yapamıyordum, daha fazla ilerleyemiyordum. Gezi devrimi süresince ve sonrasında en çok bu romanı okuma ihtiyacı hissettim. Artık yüzleşmem gereken bir devlet terörü söz konusuydu ve bunu yapmadığım sürece bildiğim doğrulara ve ortak doğrularımız için savaşan herkese ihanet etmiş olacaktım. Romanı bitirdiğimde kitap hakkındaki sorularımdan arınmıştım. Yepyeni sorular vardı karşımda. Gariptir bu romandan etkilenen çok sayıda başka kurmaca eserler okudum, izledim, hatta bu romana öncülük edenleri bile okudum ama kendisini okumak yine de faklı bir etki yarattı üzerimde. Hiçbir şey özgün olanın yerini tutmuyor. Sonuç olarak bu başyapıtın neden propaganda aracı olarak kullanıldığını anlıyorum ama bu onun tüm o kısır siyasi tartışmaların ötesinde şahane bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bakir İntiharlar – Jeffrey Eugenides
Filme uyarlanmış romanları, filmlerini izledikten sonra okumaktansa tam tersini yapmak aslında tercihimdir. Ancak bazen bazı romanlar filmlerinden sonra karşıma çıkar. Coppola’nın debut filmi zihnimden uzun süre çıkmamıştı. Müzikleri halen arada sırada kulağımı ziyaret ediyor. TV’de rast geldiğim her seferinde kendimi sonuna kadar filmi izlerken buluyorum. Böylesine bir ilgiye rağmen uyarlandığı romanı okumak hiç geçmemişti aklımdan. İtiraf etmem gerekirse bir romandan uyarlandığını bile bilmiyordum. Bazen böyle olur, bazı filmler hakkında çok fazla araştırma yapmak istemem, özellikle kendi başıma keşfettiklerim için. Bu filmi ilk izlediğimde ne sinemalarda gösterime girmişti, ne adı sanı dergilerde çıkmıştı. O zamanlar, ki bahsettiğim zamanlar bugünle kıyaslandığında milat öncesi olarak bile nitelendirilebilir, sinemalarda gösterilmemiş filmlere ulaşmanın iki yolu vardı, ya varsa netten yabancı sitelerden cd/dvd sipariş etmek, ya da korsandan almak. İnternetle telefonu bir arada kullanamadığımız zamanlardan bahsediyorum ve o günlerde internetten film izlemek için boğazda villan falan olması gerekiyordu, ya da peygamber sabrı. Sinefil bir öğrencinin yukarıda saydığım seçenekler içinden tercih yapması çok zor değildi anlayacağınız. Sinema çekimi falan dinlemeyip harçlığımı ucuz cdlere harcardım bol bol. Bu filmi de ilk izlediğim format çift cdli, kötü altyazılı, berbat bir sinema çekimiydi. Çöplükte elmas bulmak gibiydi(bkz eternal sunshine…).
Yıllar sonra Eugenides adını ilk defa her yerde karşınıza çıkabilecek bir en iyiler listesinde gördüm. Middlesex adlı romanı fazlasıyla övülüyordu. Önce çok üzerinde durmadım ama sonra takip ettiğim bir blogda kendisinden neredeyse kutsal kitap gibi bahsedilince radarıma aldım. Yazarın başka kitabı var mı diye bakınca da, bom, karşıma Bakire İntiharlar çıktı. Middlesex yarım kaldı. Hem de tam ortasında. Aslında ilgi çekiciydi, roman İzmir’e de uğruyor ve bize okutulan tarihi farklı bir pencereden dinleme şansına da sahipsiniz ancak yine perilere suçu atarak romanı bitiremedim. Zamanı değilmiş deyip önceki romanına başladım. Filmini de izlemiş olarak açıkçası daha çok merak ettiğim bu romandı. Yazarların ilk romanlarına hep ayrı bir ilgi duymuşumdur. Edebiyata nasıl atıldıklarını hep merak ederim ve ipuçlarını en çok ilk eserlerinde ararım. Eugenides gazetecilik geçmişinden ötürü müdür bilinmez, bu romanında gerçek olaylara dayanan trajediyi son derece tarafsız bir gözle aktarıyor. Ama işte usta yazarlara has bir şekilde onu okurken size tarafınızı seçme şansı sunuyor. Açıkçası illa bir taraf da seçmek durumunda değilsiniz, önemli olan okuduklarınızdan ne kadar etkilendiğiniz. Bakir İntiharlar etkileyici bir anlatı. Esinlendiği gerçek olayların ilgi çekiciliğine yaslanmadan ve bence kimsenin anısına saygısızlık etmeden yumuşakça ele geçiriyor okuru ve sonuna kadar okutuyor. Benim gibi yapmayın, önce romanı, sonra filmi yiyip bitirin. Lezzet garanti.

Lanet Takım – David Peace
Bu kitap kimin için yazılmış olabilir? İngilizler için mi? Erkekler için mi? Futbolseverler için mi? Notthingam Forest taraftarları için mi? Brian Clough için mi? Yoksa sadece edebiyatseverler için mi? Futbol ile ilgili yazmak bence kim ne derse nesin tehlikelidir. Hele bir de gerçek bir kahramandan kurgu karakteri yaratmak ciddi cesaret işidir. Peace, bu işe kalkışacak kadar taşşaklı bir yazar. Üstelik yazdığı karakter ondan beter. Belki yazar gerçekten de Clough’un cesaretinden ilham almış olabilir. Kim için yazmış olursa olsun romanın derdi okur değil. Onu bilgilendirmek ya da gözüne girme peşinde de değil. Öfkeli bir adam var, kendince haklı sebepleri olan, roman boyunca öfkesinin onu yetiştirmesini okuyorsunuz. Sonunda, romanın değil ama mücadelesinin sonunda, öfkesini yenmeyi başarıyor. Ya da bu tamamen benim varsayımım. Seçilen dil bazıları için rahatsız edici olabilir, öyleleri kaldı mı emin değilim gerçi, ama romanın tonuna ve karakterin ağzına şıp diye oturuyor. Bir yandan son derece sürükleyiciyken derinden sızdırdığı bir derdi var romanın, sırf onu keşfetmek için bile okumaya değer. Üstelik olayların ülkemizde geçtiğini hayal edip Clough yerine son derece tanıdık birilerini koymak da tamamen serbest.

Sırça Fanus – Sylvia Plath
Bazı kitaplar vardır ki yazarlarından ayrı düşünülemezler. Tezer Özlü’nün eserleri misal. Veya Sait Faik bütün öyküleri. David Foster Wallace, Proust gibi ecnebi örnekleri de çoğaltabiliriz. Kendilerini eserleriyle bütünleştirmişlerdir ve belki bunu çok istemeseler de her okunduklarında yaşam öyküleriyle birlikte akla gelirler. Sırça Fanus, kanımca bu tür kitapların ağababasıdır. Uzun süre uzak durmaya çalıştım bu nadide başyapıttan. Neden bahsettiğini, neden yazıldığını, neye yol açtığını biliyordum çünkü. Plath’in hayatını öğrendiğimde, akabinde izlediğimde (film hayal kırıklığıdır bu arada benim için) neyle karşılaşacağımı az çok tahmin edebiliyordum. Elbette bu yersiz ve daha fenası hadsizce bir yargıydı. Plath’in şiirleriyle oyalandım ben de. Oyalanmaktan çok efsanenin çevresinden dolaşmaya çalışmak diyebiliriz. Yazık ki şiir denen meret çevrilince etkisini neredeyse yarı yarıya yitirir ve benim İngilizcem Plath’i kendi dilinden okuyacak kadar yetkin değil maalesef. Belki düz yazıyı biraz ama şiirleri asla. Sonra bir gün, hep dedikleri gibi, ansızın bir gün Sırça Fanus okuma cebime giriverdi ve bitirilene kadar çıkmadı. Korkularımın ne kadar anlamsız olduğu daha kitabın ilk sayfalarından ortaya çıkmıştı. Siz siz olun bir yapıtı kesinlikle önyargılarınızla değerlendirmeyin. Plath, coşkusunu bir an bile kaybetmeden ilk sayfalardan itibaren sizi avucunun içine alıyor ve birlikte girdiğiniz sarmallardan çıkmanıza yardım ediyor. En azından bana yardımı çok dokundu. Kitabı bitirdiğimde ona yardımının karşılığını verebilmiş olmayı diledim. Boş bir dilekti, hiçbir kıymeti yoktu artık. Ölümden sonrası benim için karanlıktan ibaret, bizi terk etmiş canlara verebilecek neyim var ki? İşte, tek yapabildiğim ardından bize bıraktıkları hakkında faydasız kelam etmek. Korkmadan, göğsünüzü gere gere Sırça Fanus’u okuyabilirsiniz.

Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz – Raymond Carver
Carver, öykülerini ilk zamanlar otomobilinde yazarmış. Evde bunaldığı zamanlar dışarı çıkıp direksiyonun başına geçer, sürücü koltuğunda daktilosunu bilmiyorum belki de arka koltukta veya tıklatır dururmuş. Yanlış hatırlamıyorsam, yani ben öyle hayal etmediysem, sonraları evinde yazabilecek duruma geldiğinde bile çalışma odasına bir sürücü koltuğu almış, onun üzerinde yazmaya devam etmiş. Bilmiyorum, belki de Salinger’di öyle yapan. Ama doğrusu Carver’a da pek yakışırdı böylesi. Öykülerini okurken sanki arabanın penceresinden dışarıyı izliyor gibiyimdir çok kez. Ya da belediye otobüsünün camından köprüyü ve altından akan kirli suyu izler gibi. Böyle sahneler çoğumuzun başına gelmiştir muhakkak ve yine büyük bir kısmımız öyle anlarda dayanılmaz bir yaratım/aktarım sancısı çekeriz. Sanki biri elimize kalem, gitar, fırça verse o an dünyayı değiştirecek eseri ortaya çıkaracağız. İşte Carver, böyle anların esas öykücüsü. Kesinlikle dünyayı değiştirme niyeti yok, hatta tek bir insanı bile değiştirmeye gücünün yetmeyeceğinin farkında. Onu büyük kılan da bu. Biz elimize kalem vermeyenlere küfredip hayıflanırken, o direksiyonun başına geçip öykümüzü yazıyor. Hem de bizi hiç tanımadan. Tanıdığı birkaç kişi yetiyor ona. Hep Carver’ın gücü, dilinin basitliğinde ve anlattığı öykülerin sıradanlığında yatar denir, doğrudur, ancak unutulan veya görmezden gelinen bir yeteneği daha vardır yazarın, neyi anlatacağını çok iyi bilir. Baştan kararını vermiştir ve muhtemelen en çok da ayrıntıları özellikle tasarlamıştır. Çünkü az ama öz anlatımın bayağılaşmaması için detaylara fazlasıyla özen göstermek gerekir. Okurun önüne koyduğunuz anlatı temizdir ama bir o kadar da apaçıktır, en ufak kusurlarınız hemen göze batar. Her şeyi anlatmaz Carver, dolayısıyla bulanık nokta çoktur ama asla çelişkiye rastlamayız öykülerinde. Carver, dürüst bir yalancıdır. Ve yazı işine bulaşmış herkes bilir ki en zoru doğrudan şaşmadan uydurmaktır. Çok film çıkmıştır Carver’ın teknesinden. Henüz beni tatmin edene rastlamadım ama en çok yaklaşanı “Take This Waltz” adlı Sally Potter denemesi. Sorun şu ki film bir Carver öyküsüne dayanmıyor ama öykülerini bana en çok hatırlatan da bu film oldu. Belki Potter’ın artık Carver öyküsü uyarlama vakti gelmiştir.

1 Kasım 2013 Cuma

tatsız utançsız nefessiz

Bu, hayatta kalmak isteyen bir kadının öyküsü.

Onu öldürmek isteyen yok ama o yine de hayatta kalmak istiyor. Tüm cesaretini toplayıp defterine ne olursa olsun ölmemesi gerektiğini yazıyor. Bunun için önce şartları oluşturması lazım. Birinci şartı, nefes almaya devam etmek. Nefes aldığım sürece, diye yazıyor defterinin temiz sayfasının sol üst boşluğuna, yaşamaya devam edeceğim. Kim ki engel olmaya kalkışırsa soluk almama, bütün gücümle direneceğim. Kendi hür irademle nefesimden vazgeçtiğimi kimse görmeyecek.

İkinci şartı, kendinden utanmamak.  Öyle bir duruma düşmektense ölmeyi yeğlerim, kendime ölmeyi yasakladığıma göre asla kendimden utanacak bir duruma düşmemeliyim. Ya, öyle bir an gelir de bütün çabalarına rağmen böyle bir duruma düşerse ne olacak? Ölüme nasıl direnecek? Bir tercih mi yapması gerekecek? Biliyor ki, kendine koyduğu yasakların biri öbürüne üstün değil, her biri aynı kesinlikte ve istisnalarla bu yasakları gevşetemez. Ancak ve ancak öldüğü zaman kendinden utanacak. Ya da kendinden utandığı an öldüğü an olacak. Öyle bir an gelirse huzurla ve ölümün kendi elinden olmadığına inanarak gözlerini yumacak. Bu öyle mutlak bir inanç ki bedeni o an gelmeden hazır olacak ve bilinci o anı fark etmeden kapanacak.

Üçüncü şartı, tat almak. Bencilce bir istek bu. Belki küçüklüğünden kalma, artık anımsayamadığı bir hatıradan ötürü tat alma duyusuna son derece tutkun. Neye mal olduğunu düşünmeden yediklerinden her zaman zevk almaya baktı. Yemek için yaşadığı söylenemezdi ama tat alma duyusunu kaybederse hayatta kalma içgüdüsünü kaybedeceğini içten içe hep biliyordu. Ölmemeye karar verene dek bu konu hakkındaki nihai düşüncesini merak etmemişti, şimdi bir sonuca varmak zorundaydı ve nihayet anladı ki, her geçen gün azalan lezzetlerini tatmayacaksa bu tatsız dünyada kalmak istemiyordu.

Şartlarını yazmayı bitirince rahatladı. Baştan bir kez daha okudu yazdıklarını. Tatmin olmuştu. Yanı başında duran yeşile boyalı, ekşi şekerlemelerden birini ağzına attı. Kalkıp evin içinde biraz yürüdü. Mutfağa gitti, tezgahı sildi, oradan banyoya geçti, saçını ıslattı, yatak odasında biraz ayakta dikildi. Burası benim evim, diye geçirdi aklından. Anahtarı kapının üstünde, dilediğim zaman çıkar gezerim, ne zaman istersem o zaman eve dönerim. Bu düşüncenin verdiği özgürlük hissiyle kendinden geçti, şeker hala dilinin ucundaydı, yatağına çöktü. Kendine geldiğinde uzanmıştı. Başının altındaki yastıktan fırlamış tüyler ensesini kaşındırıyordu. Hava kararmıştı. Bütün gün bu yatağa hapsolmuş olamam herhalde, dedi ve cümlesi bitmeden ardından geleceği sezinledi.

Kimse onun için üzülmedi. Ne de olsa her şey inançları uğrunaydı. 

24 Ağustos 2012 Cuma

Beş Şart - IV



IV – Niyet

“Biliyorsun, ben onun yüzüne karşı söylemiştim.”

“Ne demiştin, ağbi?”

“İlla mini etek mi giymemiz gerekiyor ilgilenmen için, demiştim. Aylarca peşinden koştum işimi halletsin diye. Ama adamın derdi başka. Aklı fikri orasında, umursadığı yok ki dertlerimizi.”

“Doğru söylüyorsun.”

“Haklıyım tabi, onun ne mal olduğunu bilmeyen mi var şirkette. Geçenlerde alt kattaki Melahat Hanım'a beraber evine gitmeyi teklif ettiğini duymayan kalmadı. Ondan önce de stajyerin birine telefonunu vermiş. Kız iki gün ağlamış, ailesi duyunca işe göndermemişler kızı bir daha. Dava açmadıklarına dua etsin. Zaafı var adamın, tedavi edilmeli.”

“Bazen bana bile bakışlarından tedirgin oluyorum.”

“Sen işine yaramazsın. Adamın derdi başka. Zamanında yapamadıklarının peşinde. Gençken kesin kimse yüz vermiyordu buna, şimdi bir şey olduğunu sanıyor ya,  gücünü kullanmak istiyor. Başımıza herkesi müdür yaparlarsa olacağı bu.”

“Bırak Allah aşkına, onun müdürlüğünden ne olacak, takan mı var. Sen olsaydın başka, senin adın yeterdi. Müdürlük unvanla bitmiyor, içini dolduramadıktan sonra…”

“Deli miyim müdür olacağım, kelle koltukta çalışacağıma evime gider işime gelirim. Bu kadar.”

“Ama sonra da böyleleri başımıza geliyor, yediğimizi burnumuzdan getiriyor.”

“Oğlum, biraz sabır. Onun da zamanı gelecek elbet. Yavaş yavaş kuruyorum ben sehpayı. Yakında ipi çekilecek. Şu iznimi versin hele, döndükten sonra bakacağız çaresine.”

“Yapma ya, korkulur valla senden. Desene yakında terfin hazır.”

“Sadece terfi mi, alt kattaki yavruları ona kaptıracağımı mı sanıyorsun?”

“Ne diyeyim, yamansın ağbi. Gel yukarıda sana bir yemek ısmarlayayım?”

“Yok oğlum, niyetliyim ben.”

“Ha, tamam o zaman.”

Beş Şart - II



II – Ezan

Aylardır beklediği an gelmişti. Ömrü boyunca canlı izleyemeyeceğini sandığı İrlandalı şarkıcı az sonra sahneye çıkacaktı. Aslında haksız da sayılmazdı, şarkıcı yıllar önce müziği bırakmıştı ve bir daha turneye çıkmayı düşünmüyordu. Ne var ki bütün birikimlerini yitirince hiç gitmeyi düşünmediği uzak diyarlardan bile konser tekliflerini kabul etmişti. Yeni albümünü turnede tamamlayıp yılsonunda piyasaya sunmayı tasarlıyordu. Sahneye elinde gitarıyla tek başına çıkacaktı. Daha fazlası ilave masraf demekti, büyüleyici sesi kalabalığı etkisi altına almaya yeterdi. Söyleyeceği ilk şarkının notalarını çalmaya başladığında en öndeki hayranlarından biriyle göz göze geldi. Minyon, küt saçlı bir kızdı. Saç kesimi yıllar öncesinde kalmıştı. Kıpırtısız gözlerini şarkcının yüzüne dikmişti. Sanki yüzünde, kimselerin fark edemediği bir mimik yakalama peşindeydi. Oysa bu anı aylardır bekleyen kız neyin peşinde olduğunu bilemeyecek kadar şaşkındı. Sesini duymadan bir hafta bile geçiremezken, o şimdi kanlı canlı karşısındaydı. İlk şarkıyı bu yüzden hiç dinlemedi. Ancak ikinci şarkının ortasında müziğin farkına vardı. Saçı başı karışmış, üzerinde tek renk bir tişört, olanca sadeliğiyle şarkıcının varlığı geri kalan her şeyi silmişti. Söylediği şarkının sözlerini unutsa, notaları karıştırsa, konser boyunca sahnede uyuklasa bile umurunda değildi. Ezbere bildiği şarkıları tekrar dinlemek için burada değildi. İstediği onu izlemekti, onunla aynı mekânda olmak, aynı havayı solumak ne demek, onu öğrenmekti. Ancak öğrendiğini kimseye anlatamayacağını da biliyordu. Merak eden buraya gelmeliydi, yanında olmalıydı. Konserin ortalarına doğru nihayet gözlerini şarkıcıdan alıp etrafında gezdirdi. Herkes hipnotize olmuş gibi sahneye bakıyordu. Yalnız olmadığına sevindi. Bu da bizim ibadetimiz diye geçirdi içinden, yüzlerce insan bir arada tutkunu olduğumuz nağmelere ruhumuzu açıyoruz. Her birimiz başka yerde olamayacak kadar kırılganız, dokunsalar paramparça olacağız. Ama bir arada olduğumuz sürece kimse bize dokunamaz. Derken kimse ne olduğunu anlamadan bir anda müzik kesildi.

Ezan okunuyordu.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Beş Şart - I



I – Tanıklık

Savunmasız insanların yataklarında diri diri yakıldıklarına, yeryüzünün çatırdayıp üzerindekileri yuttuğuna, aklı geri soyu kıt canlıların keyif uğruna yok edildiğine, kefeni satılık çocukların güçleri tükenene kadar sömürüldüğüne, bedeni kayıp kızların ergenliklerinin doymaz şehvetlere pazarlanarak kutlandığına,  öfkeli inançların dualar mırıldanarak ölüme ve öldürmeye teslim olduğuna, dünyevi zevklerden mahrum hayatlara gıpta edip tıka basa tüketenlere, hitabet sanatına mazhar öncülerin kitleleri cüzdanlarına göre yönetmelerine, gerçeğin peşindeki akılların toplu bir coşkunlukla susturulmasına, canlı canlı gömülmesine, beyinlerinin işlevi yitene dek uyuşturulmasına, korkak ve suskun kalabalıkların içinde titrek ama sürekli yanan mum ışıklarına, bu ışığın izinde yolunu arayan körpe zihinlere ve her sabah yeniden doğan tertemiz güne ve Allah’tan başka tanrı olmadığına, Muhammet’in onun temsilcisi ve kulu olduğuna tanığım.

27 Temmuz 2012 Cuma

Öfkeden



Adamın biri bütün gün öfkeden kuduruyormuş. Yaşadığı dünya ona dar geliyormuş. Gezmek görmek, yeni insanlar tanımakmış istediği. Ama gidecek yeri yok, kalacak yeri ise çokmuş. Her gün farklı bir evde kalıyormuş. O kadar çok seveni varmış ki onların sevgisine ister istemez karşılık vermek zorunda kalıyormuş. Aksi takdirde kendisine gösterilen sevgiyi boşa harcadığını düşünürmüş.
Yine bir sabah, karşılıksız kalmasın diye sevdiği bir arkadaşının evinden ayrılıp her gün üzerine oturduğu kaldırımına doğru yürürken aklına bir fikir gelmiş. Kimseye söylemeden terk edecekmiş şehri. Şehir dediğim de ufacık bir köy aslında, birkaç hükümet binası, bir iki güvenlikli site, kocaman bir dinlenme parkı, uzun ve kalabalık ana cadde, eskimiş futbol stadından ibaret. Kimseye söylemeden giderse kimseyle vedalaşmak zorunda kalmayacağından vicdanı rahat olacakmış. En azından o öyle düşünüyormuş.
Günün sonunda şehri terk edeceğinden, bir ümit doğmuş içinde. Belediye binasına gidip boş boş sıra beklemiş, selamlara karşılık vermiş, memurlara hal hatır sormuş, çaylarını içmiş, önceki gün oynanan maçın hakemine küfretmişler. Oradan siteler mahallesine gidip apartmanların önünde pinekleyen güvenlik görevlileriyle şakalaşmış, samimiyetlerini istismar ederek korudukları apartmanların bahçesinde dolanmış, birkaç kamelya, biraz da nergis yaprağı koparıp bozukluk cebine sokmuş. Sıkılınca oradan parka gitmiş. Oynayan çocukları izlemiş. Köpeğin birine tükürmüş ama köpek ona yüz vermemiş. Acıkınca yakındaki bakkaldan bir paket bayat çiğdem dilenmiş yüzsüzce. Tuzlu çiğdemleri afiyetle çitletmiş. Susamış bu sefer de o kadar çiğdemi mideye indirince. Caddeye doğru yollanıp yorgancının önündeki hayrattan musluğa ağzını dayayarak soğuk bir su içmiş. Yine de seviyormuş insanlar onu, sokakta karşılaştığı biri maça davet etmiş. Bağırıp çağırmış statta, rakip kaleciye kızmış, atlamış tellerden sahaya girmiş, kovalamış zavallı kaleciyi. Yaka paça dışarı atmışlar bizimkini ama kimse kızmamış ona, sadece sırtını sıvazlayıp bir daha yapmamasını tembihlemişler.
Günü çok güzel geçiyormuş da azalan öfkesi bir türlü geçmek bilmiyormuş. Artık öfkeden kudurmuyormuş ama yaşadığı şehrin sakinlerine karşı gizli bir öfke içinde hala varmış. Her şey onlardan dolayı ve onlara rağmenmiş. Güneş batınca şehrin çıkışına kadar koşmuş ve tam çıkış tabelasının dibine yığılıp kalmış. Üzerinde güle güle yazılı tabelayı nefes nefese inceliyormuş. Rengini, yazı karakterlerini, ortasındaki kurşun deliklerini aklından bir daha çıkmamak üzere incelemiş. Sakinleştiğinde üzerindeki çamurlu pantolonu ve çime bulanmış gömleğiyle gitmeye hazırmış. İlk adımı attığında içindeki öfkeyi arkasında bırakabileceğini hissetmiş. Sevinçle adımlarını hızlandırmış ve tüm öfkesini tüketene dek yürümeye devam etmiş. İçindeki öfke tamamen bitip yerini yepyeni bir umuda terk ettiği an pili bitmiş bir oyuncak gibi devrilivermiş. Gözleri açık kalmış.   

25 Eylül 2011 Pazar

Ertesi Gün.



Saatine son baktığında uyanık mıydı, anımsayamıyordu. Görmüş olduğu zaman ölçüsü hayal miydi, gerçek mi, bilmiyordu. Hava yeni aydınlanmış gibiydi, kalkıp, üzerini giymeden, salona fırladı. Telefonundan nete girdi, site açılmadı, aklına geceden açık bıraktığı bilgisayarı geldi ve oradan istediği web sitesine girdi. Yeni haber yok. Gecenin ikisinden sabahın yedisine her şey aynı. Banyoda aynanın karşısında bir an hiçbir şey yapmak istemedi, ne fırçalamak dişlerini, ne yıkamak ellerini, ıslatmak yüzünü, ne de beklemek geçmesini sabah ereksiyonunun. O anı atlattıktan sonra gerisi geldi, kendini bir anda, sanki bir başkası tarafından hazırlanmış gibi apartman kapısından sokağa çıkarken buldu.

Dışarısı sessiz ve umursamazdı. Yerler kupkuruydu, oysa gece yağdığına yemin edebilirdi. Sokak köpekleri yarı uyanık, yoldan uzak, kaldırıma yakın yerlerde günü karşılıyorlardı. Tek tük insan kendisiyle beraber caddeye doğru yürüyordu. Tren yolunun altındaki çiş kokulu geçitten geçerken takip ediliyor hissine kapıldı. Birileri içinden geçirdiği tehlikeli niyetleri anlamış kendisini takip altına almaya karar vermişti sanki. Adımlarını hızlandırdı, arkasına bakmadan caddeye çıktı, ilk gelen dolmuşa elini salladı, gördüğü boşluğa çöktü, kulaklarındaki uyumun dünyayla arasına bir perde çekmesine izin verdi. Mabedin önünden geçerken içi acıdı, bakmamaya çalıştı, dünden kalan sıkıntı boğazına kadar geldi, seslenmek istedi çıksın diye içinden, sesi çıkmadı, yutkundu. İneceği yere geldiğinde, az kalsın inmeyi unutacaktı son anda fark etti, kapanmadan kapı atladı dolmuştan. O hız metrobüse kadar götürdü, kalabalık sıkıcıydı, aynı ifadeli faklı yüzlerle dolu metrobüs birden daraldı, küçücük oldu, içindekilere yetmez oldu. Ezbere yaptığı mücadele sonucu kaptığı yerde gözlerini kapattı. Karanlığın içinde, kulaklarındaki sakin seslerle beraber nerede olduğunu unutur sandı ama unutamadı. Gözlerini açtı. Sanki herkes gülüyordu suratına. Bir sene boyunca yaşadığı heyecan ve sene sonundaki gururun boşa çıkarılmasının herkes farkındaydı. Yanında oturanın gazetesine takıldı gözü, içinden parçalayıp yedirmek geldi kağıt parçasını yol arkadaşına. Onun yerine tekrar gözünü kapattı ve güzel şeyler düşünmeye çalıştı, Antep maçı, kasımın başı, öğleden sonra geri dönüşü, martta Flamenko gecesi, biraz rahatladı ama tüm güne yeter miydi, bilmiyordu.
Metrobüsten indiğinde temiz hava gözlerini yaşarttı. Üst geçide çıkıp yolun karşı tarafına geçti. Toprak yolda yürürken sakinleşmiş, kendisine eşlik eden ve karşıdan gelen insanların yüzünde anlam bile bulmaya başlamıştı. Kahvaltısını satın aldı, satıcıya teşekkür etti, işyerine geldi, kartını okuttu, asansörü beklerken kapıcıyı selamladı, asansörde iş arkadaşlarının hatırını sordu, yerine geçti ve bilgisayarının açma düğmesine bastı. Ekranda görüntü belirmeye başlaşmışken kahvaltısını hazırlıyordu. Gidip makineden çayını aldı ve yerine döndü. Döndüğünde bilgisayarı açılmıştı. Maillerini açtı öncelikle ve özellikle nete girmedi. Canı istemiyordu. Bu sırada yandaki oda arkadaşının radyosundan cızıltıyla karışık spor haberlerinin sesi geliyordu. Defalarca dinlediği beylik metinler tekrarlanıyordu radyoda. DJ’in sesi sevinçli gibi geldi kendisine. Sanki müjde veriyordu. Oda arkadaşı özellikle haberleri açmış olabilirdi belki de. Kendisiyle selamlaşmanın dışında bir muhabbeti yoktu ama başkalarıyla konuşmalarına kulak misafiri olduğundan tuttuğu takımı biliyordu ve onu kızdırmak istemiş olabilirdi. Belki de sadece merak etmişti yeni atılacak yalanları.

Biraz işe verdi kendini. Bekleyen birkaç postaya cevap verdi, bir iki dosya hazırladı, birini arayıp azarladı işi yetiştiremediği için, can sıkıcı sistem işleriyle uğraştı bir süre. Derken bir arkadaşı geldi geçmiş olsuna, nedense onun da samimiyetinden şüphe ediyordu. Takımı soruşturma kapsamına alınana kadar pek dalgacı görünen bu zat, kendi takımı da suçlanınca bir anda tepkici olmuştu. Beraber küfrettiler karar vericilere. Tekrarladılar gerçek olduğunu inandıkları teorilerinin. Çıkmayan sesini ona çıkardı, sanki oymuş gibi suçlu olan bağırıp çağırdı, isyan etti suratına karşı. Arkadaşı sıkılana dek sürdü bu tiyatro ve sonra yine işine döndü. Artık iş yapmak da istemiyordu. İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Bilinçsizce masaüstündeki browser kısayolunun üzerine gitti parmaklarıyla yönettiği mouse imleci. Arama çubuğuna son bir buçuk aydır sürekli girdiği spor haberleri web sitesinin adresini yazdı ve çıkan haberleri okumaya başladı. Daha çok canı sıkıldı, başka bir site, orası daha beter, yeni bir site bu seferki taraflı, ortak duygulara sahip insanların varlığını görme ve nihayet en sevdiği taraftar blogu; yazılı isyana yorumlarıyla katılım. Biraz daha rahatlamıştı içi. Kendini gelecek kötü haberlere daha dayanıklı hissediyordu artık.

Günü böyle bitirdi. Biraz iş, çokça haber ve yorum okuyarak. Facebook’a bile girdi. Bazı facebook arkadaşlarının takılmalarından rahatsız oldu, bazılarının da duvar paylaşımlarından. İçlerinden en fanatiklerini arkadaşlıktan çıkardı. Yasın ikinci aşamasındaydı. Ne zaman biteceğini bilmiyordu. Mesai sonu geldiğinde, hazırlanıp odasını kapattı, ışıkları söndürdü, özellikle herkesin gitmesini beklemişti binadan ayrılmak için, ne servis önü geyiklerine, ne iş sonu mesajlarına katlanamazdı çünkü. Kartını okutup odasını anahtarını teslim ettiğinde kapıcıya beklemediği bir ikram ile karşılaştı. Geleneksel ramazan paketi onun için de ayrılmış, izinden dönmesi beklenmiş, şimdi de kapıda onu bekliyordu götürmesi için eve. Paketle metrobüse binemezdi. Ağır koliyi kucaklayıp elinde üst caddeye kadar taşıdı. Bir taksi şoförünün paket ile ilgili komik olmayan esprisine gülümseyerek cevap verdi. Caddeyi elinde paket ile geçti ve dolmuş durağına yetişti. Henüz ortalıkta dolmuş yoktu. Kendi gibi mesaisi bitenler dolmuş bekliyordu sırada. Sıraya girdi. Her şey önceki günler gibiydi, trafik, dükkanlar, çocuklar, belediye otobüsleri, caddede koşturanlar, yavaş yavaş çöken akşam karanlığı, hiçbiri değişmemişti. Ama bugün ertesi gündü. Dün değildi. Dün çok uzakta kalmıştı, bugün yepyeni bir gündü ve yeni bir dönemin başlangıcı olmalıydı.

Dolmuşun şoförü geldi, binecekleri dolmuşu getirdi, sıradakiler doluştular, en arkaya geçti o da, paketi koltuğun altına sıkıştırıp ayaklarıyla da paketin önünü kapattı. Halen üç kişi bekliyordu şoför hareket etmek için. Yolu izledi o da, yürüyenleri, kurtulmak istiyordu hepsinden, eve gitmek, televizyonu açmak ve her şeyin bir hata olduğunun açıklanmasını duymak istiyordu. Özür dilemezlerse bile razıydı, yanlışlarının farkına varmış olduklarını itiraf etmeleri yeterliydi. Bir yanlış değerlendirme olmuş diyeceklerdi, savunmasız ceza vermemeliydik, bilemedik, hata yaptık, herkes yapar diye ekleyeceklerdi, kıyamet kopacaktı belki ama adalet yerini bulacaktı yine de. Çivisi çıkmış bir dünyada halen adalet beklemek ne derece doğruydu bilmiyordu ama uğradığı haksızlık canını yakıyordu, bir yakını öldürülmüş ve herkes sanki cinayet işlenmemiş gibi davranıyordu. Masumların cezalandırıldığı bir dünyada neye inanabilirdi ki, işte çok sevdiği ülkesi kimseyi dinlemeden mahkum etmişti sevdiğini ve hakkını savunması bir suçtu artık. Bundan sonra hangi yüzle, hangi sebeple yaşayacağını bilemiyordu.

Sonunda dolmuş doldu, trafiğin içinden sadece şoförünün biildiği yolları kullanarak kendi yolunu buldu. Tüm kalabalıkla beraber karşıya geçiyordu. Karşı kıtada kendisini bekleyen sessizlikti. Dolmuştan indiğinde her zaman vınlayarak caddeden geçen arabalar bile heveslerini kaybetmişti sanki. Elinde koli ile caddenin karşısına geçti süklüm püklüm. Sabah takmayı akıl edemediği kemeri pantolonu üzerinden düşerken zaruri bir ihtiyaç haline gelmişti. Girdiği ara sokağın başında elleri kayganlaşmaya başlamıştı. Giderek ağırlaşan paketi son enerjisiyle taşımaya devam ediyordu. Sokağın ortasına geldiğinde karşılıklı iki apartmanın balkonlarından tutturulmuş ipe asılı pankartı gördü. “Alex, senin için dünyaları yıkarız.” Şampiyonluk kutlamasından mı kalmıştı, dün mü asmışlardı bilmiyordu. Pankarttaki Alex’in coşkusu, yazının samimiyeti, anın zamanlaması dokunmuştu ona. Paketi bırakıp üzerine çöktü kaldı. Kafasını ellerinin arasına alıp yere bakarak sessizce ağladı. Kimse için dünyaları yıkamazdı, biliyordu. Ramazan paketine muhtaç bir zavallıydı. Hayatta en sevdiği varlığını elinden alanlara karşı yapabildiği tek şey küfretmekti içinden.

Paketi tekrar kucakladığında bir güç gelmişti kendisine, zorlanmadan eve kadar götürdü bir çırpıda. Eve girmedi, kapıya bırakıp paketi tekrar sokağa döndü, atm’ye uğradı, kirayı yatırdı, kalan parasıyla mabedin altındaki mağazaya gidip oğluna sürekli söz verip hiçbir zaman alamadığı takımının yeni sezon formasından bir oğluna bir kendisine, hem de replikasını falan değil, orijinalini satın aldı.

Evine dönerken, kısması gereken masraflardan çok oğlunun suratında göreceği sevinci düşünüyordu. O sevinç ki yıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılacak ve ne yaparlarsa yapsın hiç bitmeyecekti. İşte bunu çok iyi biliyordu.