|
Cinayet
Sırları – Neil Gaiman & P.Craig Russell
Oldum olası Gaiman’ın çizgi romanlar
için yazdıklarını diğerlerine yeğlerim. Evet kendisi aynı zamanda iyi bir
öykü/roman yazarı ama çizgi roman sanatı için yaptıkları çok daha önemli
benim gözümde. Sadece Sandman serisi bile bu tezimi kanıtlamaya yeter ancak
Gaiman, bir çizgi roman tutkunu olarak o seriyle kendini kısıtlamadı. Beğenilen
birçok çizgi roman daha yazdı. Onlardan biri de Cinayet Sırları. Craig
Russell’ın güzelim çizimlerinin can verdiği Gaiman öyküsü bir çırpıda
okunuyor yine. Anlatmaktan bıkmadığı bir dünyada geçiyor olaylar. Meleklerin
neden bu kadar ilgisini çektiği galiba anlıyorum, bir keresinde ben de o
dünyaya dair bir şeyler yazmayı düşünmüştüm ve biraz araştırma bile
yapmıştım. Tarih boyunca sözü edilen meleklerle insanlık hallerinin
ne kadar örtüştüğünü fark etmiştim. Ne de olsa insan aklının yarattığı bir
kavram, melekler. Onların zaaflarını ve huylarını taşıması normal. Bu kitapta
da mitolojilere benzer bir hikaye anlatılıyor. Bir an gerçeklikten uzaklaşıp
olan bitene inanmaya çalıştığınızda o kadar da zor olmadığını
fark ediyorsunuz. Gerçekten de eğer bir yerlerde melekler varsa ve sürekli
bizleri izliyorlarsa Gaiman’ın çizgi öykülerindeki gibi davranmayacaklar da
nasıl davranacaklar? İsteyen kendi fantezisini düşleyebilir.
Geçen yılın benim için en büyük
kazançlarından biri de Tardi’yi keşfetmek oldu şüphesiz. Bu da oldukça geç
bir keşif sayılır. Olsun, geç olması hiç olmamasından iyidir. Aslında
Tardi’yi ilk bu eseriyle değil Paris Komünü’nü anlattığı çift ciltli epik
yapıtıyla tanıdım. Ama beni asıl etkileyen Siperlerdeydik oldu. Çizginin
gücünü sonuna kadar kullanan Tardi, karakterlerinin her birine başlarına
geleni iç sesleriyle anlattırarak 1.Dünya Savaşı’ndaki korkunç yıkımı kayıt
altına alıyor. Hep ilk dünya savaşındaki askeri yıkımın ikincisine göre daha
korkunç olduğunu düşünmüşümdür. Çünkü eski siper taktikleri geliştirilen
silahlara karşı zavallıcaydı. Metre metre ilerleyen çarpışmalarda ölen yüz
binlerin sorumluluğu o zamanki komutanların boynunda kalacak belki ama çok
değil yirmi sene sonra yeni bir dünya savaşının çıkmasına engel olamayan
siyasiler, din adamları, tüccarlar, bürokratlar, fırıncılar, işçiler,
öğretmenler, müdürler, anneler ve babalar, herkes payı ölçüsünde bu kıyımın
ortağıdır. Siperlerdeydik adlı anlatıdaki askerlerin neredeyse hepsinin ortak
bir özelliği var, cepheye sürülmeyi engelleyemeyecek kadar yoksullar. Çoğunun
geride bıraktığı bir sevdiği var. Hiçbiri eceliyle ölmüyor. Savaşın
korkunçluğu defalarca anlatıldı, yazıldı, çizildi, resmedildi. Tekrar o
perdeyi aralamak istemeyebilirsiniz. Ama günümüzde benzeri şiddetin tüm
hızıyla devam ettiğini gördükçe insanlığın böylesi eserlere olan ihtiyacının
hiç de azalmadığını düşünüyorum.
Tamirci
– Bernard Malamud
Ülkemizde akıldışı bir adaletsizlik
hüküm sürmekte. Şu günlerde akıl sağlığımızı korumak öncelikli amacımız. Bunu
becermenin yollarından biri de benzer zamanlarda yaşayanların tecrübelerinden
faydalanmak. Tamirci’yi okumaya karar vermemde dertleşecek bir dost
arayışımın etkisi çoktu. Olan biten hukuksuzlukları çevremdekilerle
paylaşıyordum ama yetmiyordu. Malamud’un çoğu kişi tarafından başyapıtı
olarak değerlendirilen eserini okumayı bitirdiğimde utanılası bir ferahlama
yaşadım. Utanmalıydım çünkü başkalarının acısından ferahlama çıkarmamalıyım
ama sonunda beni anlayan birini bulmuştum ve rahatlamama engel olamıyordum.
Şunun için rahatlamıştım, ne çok umutsuzluğa düşsek de tarih gösteriyor ki
böyle zamanların hep sonu olmuş. Elbette bu değişmez bir sonuç değil,
mücadele edilmediği takdirde hiçbir şey düzelmez ama öte yandan mücadeleyi de
küçümsememek gerek. Bugün zayıf görünen veya ne işe yaradığını bilmediğimiz
tepkiler sönmedikçe çoğalacaktır, en azından yok olmayacaktır hiç ve
Tesla’nın teorisine göre yeryüzünde bir noktaya hiç sektirmeden sürekli bir itme
hareketi uygularsan başka bir noktada mutlaka bir yıkıma/depreme yol açarsın.
İşte romandaki tamircinin direnci bana hep bunları hatırlattı. Kendisi
bile ona inanmayı bıraktığında, o halen doğru bildiğini savunmaya devam ediyor.
Doğru yanlış bazen karışıyor ama aklımızı korumak da kendi elimizde. Malamud
Usta aklımıza mukayyet olmak için güvenilir bir kaynak.
Güneş
de Doğar – Ernest Hemingway
Aptalca önyargılarım yüzünden
Hemingway’den geçen seneye kadar hep uzak durdum. Çanlar Kimin İçin Çalıyor’un
kötü bir çevirisi yıllarca kitaplığımın okunmamış demirbaşı oldu. İlginç olan
onca ev değişikliğine rağmen bu romana sahip çıkmış olmam. Bir yandan
görmezden geliyor bir yandan da atamıyordum. Geçen sene izlediğim bir film
sahnesinde gördüğüm Hemingway kitabı içime hazretlerini okuma sevdası saldı.
Kudurmuş gibi evden fırlayıp en yakın kırtasiyeden -evet kitapçı değil
kırtasiye!- ilk romanı olan Güneş de Doğar’ı satın aldım. Gençliğimden beri
ilk kez kırtasiyeden kitap alıyordum. Ayrı bir hissi vardır, özlemişim. Çok
beklememe gerek kalmadan aldığımın ertesi günü romanı yalayıp yutmuştum bile.
Bir kitaba kapıldığınızda sıkışık metrobüs, ağlayan bebek, yığınla birikmiş
e-postalar, gürültülü TV, çekici oyunlar, hepsi gözünüzde değersiz
mazeretlere dönüşür, hiçbiri okumanıza engel olamaz. Allah’ı var, Hemingway
de okuru avucunun içine nasıl alacağını iyi biliyor. Ama şunu da söylemeliyim
ki Hemingway akıcı bir yazar olmanın çok ötesinde bir üstat. İki söz, bir
sessizlik anı, ufak bir betimlemeyle anlattıkları günlerce aklınızda yer
ediyor. Bazen öyle bir sahneyle karşılaşıyorsunuz ki olduğunuz yere
çakılıveriyorsunuz, içinize bir ağırlık çöküyor, ya da tam tersi odanız size
dar geliyor, çıkıp gitmek istiyorsunuz. Hazretlerin sevdiğim bir sözü vardır,
“Dürüst olmayan tek bir cümlem yoktur”
gibi bir şeydi, onu okurken ne demek istediğini daha iyi anlıyorsunuz.
Bu romandan sonra Silahlara Veda’yı da okudum ve biraz da öykülerini ama
hiçbiri beni ilk romanı kadar çarpmadı. Çanlar da halen o eski kopyasıyla kitaplığımda
tozlanmaya devam ediyor. Onun hiçbir günahı yok, tüm suç benim.
Çocuklar
Kalıyor – Alice Munro
Munro hakkında neler hissettiğimi önceki
bir yazımda çokça anlatmıştım, tekrarlamak istemiyorum ama öyküleri hakkında
birkaç kelam daha etmek isterim. Nobel’i aldıktan sonra geçtiğimiz günlerde
bir öykü toplaması daha yayınlandı Türkçe’de ve böylece hali hazırda
kitapçılarda bulabileceğiniz üç Munro kitabı var. Aralarında en çok Çocuklar
Kalıyor’u sevdim ben ama dileyen istediğinden başlayabilir, esasen biri
diğerine göre daha ön plana çıkıyor diyemem. Çocuklar Kalıyor’un aklımda
diğerlerine göre birazcık daha kalmasının sebebi okuduğum ilk Munro olmasıdır
belki. İlginç olan, öykülerin başkarakterlerinin çoğu kadın olmasına rağmen
bendeki izlenimleri tamamen cinsiyetsizdi. Arada bir anlatılanlar acaba
yazarın başından geçmiş olabilir mi diye düşünmedim değil ama öyküler öyle
bir anlatılıyor ki kendinizi metne kaptırdığınızdan aklınıza gelen son soru
bu oluyor. Öykülerin gerçekçiliği ortadayken bu soru manasını yitiriyor. Munro’nun
tercih ettiği anlatım biçimi, zamanın akışını kırarak olayların sebep sonuç
ilişkileri üzerinde yarattığı akıl çelmeleri, karakterlerin iç dünyalarına
nüfus edebilmesi ve tüm bunları ortalama kırk sayfayla yapabilmesi hayranlık
verici. Çoğu yerde öykülerinin bir roman kadar derinlikli olduğu söylenir,
ben biraz daha ileri gidip bazı öykülerinin okuduğum çok romandan daha fazla
şey anlattığını rahatlıkla söyleyebilirim. Munro okuduktan sonra öykü okumak
ve yazmayı neden bu kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım.
Cevdey
Bey ve Oğulları – Orhan Pamuk
|
|
Üniversitede hiç Orhan Pamuk okumadım.
Herkes Yeni Hayat’tan bahsederken ben özellikle uzak durdum. Meşhur ilk cümle
bile merakımı cezbetmedi. Sanırım popüler olana ön yargılarım yüzünden Yeni
Hayat’a hiç şans vermedim. Sonra Benim Adım Kırmızı çıktı ama onu da
okumadım. O zamanlar adı yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Altan ile beraber
anılıyordu ve ikisini de okumamaya neredeyse yeminliydim. Okul bitti, iş
hayatı başladı ve bir öğleden sonra hayatımın en gurur verici anlarından
birini yaşadım. Türkçe yazan bir yazara Nobel ödülünü vermişlerdi. Türkçe
anadilim olmasa da en iyi bildiğim dildi -dürüst olmak gerekirse doğru düzgün
konuşabildiğim ve yazabildiğim tek dil- ve kim ne derse desin bu şekilde
ödüllendirilmesinden gurur duymuştum. Üstelik Türkçe edebiyatın dünya
kültüründeki yerine dair de umutlarım artmıştı. Böyle konular oldukça
sübjektiftir ve çok kimseye göre o yer zaten vardı ve bunun için herhangi bir
prestijli ödüle gerek yoktu. Anlayabileceğim bir açıklama ancak kabul etmek
gerekir ki böylesi yüksek ilgi gören ödüller sahiplerine ve mensubu oldukları
ülke edebiyatlarına da ilgiyi artırır. Daha çok kitapseverin Türkçe yazılmış
kitaplara ilgi duyması da yazmak ve okumak isteyen herkesin için için
dileğidir. Son derece de doğal bir dilektir bu. Başlangıçta herkes ekran/defter/kağıt başına yazmak için otursa da sonunda elbette okunmak ister.
Nobel’e rağmen hemen Pamuk okumadım.
Hemen kızmayın bana, geçerli olmasa da kendimce bir sebebim vardı. O zamanlar
Kar adlı romanı gündemdeydi ve benim eleştirilere haddinden fazla kulak
astığım yıllardı. Üstelik yeniden popüler olmuştu ve bu benim onu okuma
isteğimi artırmıyordu maalesef. Söyleşilerini ilgiyle takip ediyordum, fırsat buldukça edebiyat harici yazılarını da okurdum, hatta sanırım İstanbul
adlı denemesini de biraz okudum diye hatırlıyorum. Neyse ilk Pamuk romanı
okumam için Masumiyet Müzesi’nin yayınlanması gerekti. Roman sürükleyiciydi,
ilk okunacak Pamuk romanı değildi elbet ama bana dokundu. Bir yandan onu
Orhan Pamuk yapanın bu roman olmadığını biliyor, öte yandan romancılığıyla
-belki de bir tek ben- bu romanla tanışmış olmaktan dolayı gizli gizli övünüyordum.
Ne övünç ama! Birkaç sene daha başka Pamuk romanı okumadım, belki bu övüncü
bozmamak için. Ta ki önceki seneye kadar. Sessiz Ev ile başlayan Orhan Pamuk
okuma serüvenim, Kar ile devam etti, şimdilik Cevdet Bey ve Oğulları ile
sonlandı. Ama son durak değil burası, sırada Kara Kitap veya Beyaz Kale var,
hiçbir şey için olmasa bile o saçma övünç duygusundan kurtulmak için Pamuk
külliyatını bitirmeyi amaçlıyorum.
Cevdet Bey ve Oğulları, belki de
Pamuk’un en gizlediği romanı. Muhtemelen ilk olmasından ötürü hatalarının çok
olduğunu veya fazla toyca yazılmış olduğunu düşünüyor. Bana kalırsa, evet
arada sırada toyluk demeyeyim ama hayallerine, hikayesinin büyüsüne kaptırmış
bir yazarın sesini duyuyoruz romanda ancak oldukça yetkin bir ilk roman. Hatta
ilk roman diyerek kestirip atılmayacak zenginlikte. Pamuk, çok sevdiği Buddenbrook
seviyesine çıkmayı başarıyor yer yer. Sessiz Ev’den sonra yeni sulara yelken
açan Pamuk, Masumiyet Müzesi’yle başladığı noktaya dönmüştü, şahsi tercihim
denizin bu tarafında yaratmaya devam etmesi. Belki daha az tuzlu buranın suyu
ama içinde yüzmesi kolay, üstelik dibi merak eden herkes derinlere dalmakta
serbest.
Grafik
Kanon Seti / Cilt 1 - Kolektif
Milliyet Kardeş günlerinden beri çizgi
romanların hastasıyım. Ama Asterix’in altından çok sular aktı. Yeni
hikayeler, yeni tarzlar, yepyeni çizimler önümü açtı. Özellikle İstanbul’a
taşındıktan sonra keşfettiğim çizgi roman dükkânları yepyeni yeteneklerle
tanışmama sebep oldu. Ancak işte yine de yetmiyor. Bu dünya engin bir dünya ve
gelişimini takip etmediğin sürece arkada kalmaya mahkumsun. Geride
bıraktığımız sene gözlerimize ve dimağımıza sunulan Grafik Kanon Seti için Kolektif
Kitap’a ne kadar teşekkür etsek az. Zorlu ve hayli riskli bir proje
üstlenmişler. Sınır ötesinde görüp bayıldıkları üç ciltlik bu devasa
derlemeyi ülkemize getirmeyi başarmışlar. Hem de gayet başarılı bir Türkçe
ile. Gılgamış’tan, Tükenmeyen Nükte’ye kadar seçme bir edebiyat tarihi
yolculuğuna başarılı çizimler eşliğinde çıkmak isteyen herkese öneririm. Tek
kötü tarafı şu, bazıları o kadar başarılı ki bittiği için üzülüyorsunuz ve
eserin tamamına ulaşmanın yollarını arıyorsunuz. Eh, bu da epey sabır veya
bütçe gerektiriyor.
Tiffany’de
Kahvaltı – Truman Capote
Filmini izleyip bu kısa ama müthiş roman
hakkında kesinlikle bir önyargıya varmayın. Evet film kendi başına bir
başyapıt, Hepburn her daim o filmle yaşayacak ancak Capote’un novellası en az
filmi kadar hatta bence filminden çok ilgiyi hak ediyor. Gerçi o da tarihte
yerini aldı zaten ama henüz Capote ile tanışmayanlar varsa onlara lafım.
Yazar karakterlerini iyi tanıyor öncelikle ve kusurlarıyla birlikte hepsini
çok seviyor. Gerçi sevmekten çok, onlarla yaşıyor diyebiliriz, belki geçmişte
yaşamıştır bile. Ama en büyük başarısı bu değil, öyle olsaydı yetenekli bir
yazardan daha fazlası olmazdı, Capote’un farkı anlattığı hikayenin nerelere
dokunabileceğinin farkında olması ve ustaca o noktalardan uzak durarak ama
varlığını da hissettirerek çevresinde dolanması. Hayır, gerçekleri dolaylı
yoldan aktarma çabası değil bu veya açıklık yerine kapalı anlatım çabası da
değil, öyküsünü anlatırken bilmemiz gerekeni sadece sunuyor bize. Geriye
kalan fazla çünkü, hayal gücümüze yer bırakmaz. Hikayenin hüznü de
anlatılanlardan değil anlatılmayanlardan kaynaklı.
Berlin’de Munro ararken keşfettim bu
kitabı. Zinn ve bu büyük eseri hakkında kulak dolgunluğum vardı ama içimden
daha önce hiç kendisini okumak gelmemişti. Yine katil Amerika önyargıları
yüzünden. Sonra başka bir kitap ararken karşıma çıktığında hemen çevirip
arkasına, fiyatına bakmadım. Çizgilerle anlatılan tarih küçüklüğümden beri
ilgimi çekmiştir ve bu koca kitap rafta arkadaşlarının yanında oldukça
heybetli duruyordu. Bütçemi aşmıyordu aslında fiyatı ama yine de tereddüt
ettim alırken. Sonra bir daha bu kitaba erişme şansımı biraz da yanlıca
tekrar hesapladığımda fazla düşünmedim. İyi ki de almışım, İstanbul’a dönene
kadar tren, havaalanı, uçak derken neredeyse bitti. Bir tarih kitabının bu
kadar sürükleyici olmasına şaşırabilirsiniz, üstelik anlatılan tarih bize
hayli uzak. Ama gerçekten öyle mi, kitabı okumaya devam ettikçe
anlatılanların aslında hayatımızın ne kadar içinde olduğunu hayretle fark
ediyorsunuz. Zinn lafını sakınmıyor, eleştirinin gücünün farkında. Arada bir
hepimiz gibi umutsuzluğa da düşüyor ama çıkış kapısını bize gösteren de yine
o. Belki ABD tarihi ilk bakışta ilgi çekici görünmeyebilir, ancak peşin
hükümlü olmayın derim ben. Şükür, Türkçe’de Zinn basıldı, satılmaya devam
ediyor. Merak eden herkesin okumasına açık. Özellikle ortalığın kızıştığı şu
günlerde tarih okumaya her zamandan daha çok ihtiyacımız var bence.
Buz ve Ateşin Şarkısı 5. Kitap / Ejderhaların Dansı Kısım 2 - George R.R.Martin
Dizi kitabı okumak ayıp değil, günah
değil. Fantastik edebiyat da keza öyle. Üstelik George R.R.Martin tarafından
yazılmışsa. Buz ve Ateşin Şarkısı çoktan efsaneye dönüşmüş durumda.
Televizyon ekranlarından Martin ile tanışanlar için seri dizi kitabı olarak
görülse de gerçekte Game of Thrones bir kitap dizisi. Martin, gözdesini
kimselerin sorumsuz ellerine teslim edemezdi ve dizinin senaryosunu da
kontrol altında tutuyor, iyi de yapıyor. Seriyi okumayanlar için özetlemek
kolay değil ama afiş cümlesiyle konuşmamız gerekirse, ilk kitabın isminde
olduğu gibi tüm seri sert, kanlı bir iktidar mücadelesini anlatıyor. Bunu
anlatırken, insanoğlunun ne kadar acımasız, cahil, aptal, kahraman, sinsi,
zeki, güzel, talihsiz, kindar, fesat, güçlü, hayalperest, cömert, vahşi,
çaresiz, cesur ve korkak olabileceğini gösteriyor. Özenle yaratılmış
karakterleri çevrenizden biri gibi sahipleniyorsunuz veya nefret ediyorsunuz.
Dizi de görselliğiyle bu etkiye katkıda bulunuyor aslında ama esas malzeme
kitaplarda. Bana sorarsanız ikisi bir arada gayet güzel işliyor, sabredenlere
birlikte okunmalarını tavsiye ederim ama benim gibi sabırsızlar beşinci
kitabı çoktan okuyup bitirmiştir bile. Beşinci kitabın temposu öncekilere
göre biraz daha ağır, bunda olayların dördüncü kitapla paralel zamanda
geçmesi etken sanki. Yine de özellikle sonları bir solukta okunup
bitiriliyor. Altıncı kitabı tüm dünyayla birlikte beklerken serinin sonsuza
kadar sürmesini diliyoruz ama biliyoruz ki bu mümkün değil, en azından
layıkıyla bir son beklemek hakkımız. Eh, bunu da George R.R.Martin’den başka
kim başarabilir ki?
|
kim?
yaşamayanbilir
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Ocak 2014 Salı
Bitmiş bir yıldan arda kalan okumalar - III
3 Ocak 2014 Cuma
Bitmiş bir yıldan arda kalan okumalar - I
2008’den beri internetten satın aldığım kitapların kaydını
tuttuğum bir dosyam var. Böyle bir dökümün sonucunda ilginç verilere
ulaşabiliyorsunuz. Örneğin aldığınız kitapların yüzde kaçını okuduğunuz. Beş
senedir kitap sitelerine bütçenizden ne kadar ayırdığınız. Yılın hangi
aylarında en çok kitap satın aldığınız. Kendinize, eşinize ve çocuklarınıza,
çevrenize aldığınız kitapların toplam tutarın içindeki oranı. Aldığınız
kitapların tür dağılımı. En çok okuduğunuz yazarlar ve ülke edebiyatları. Liste
dileğinize göre uzayıp gidebilir. Neden böyle bir analize girer insan? Çünkü
okur hem bir okurdur hem de kitapsever. Meraklı bir kitapsever. Bir nesne
olarak da kitabı sever, yanında taşımaktan hoşlanır. Son zamanlarda teknoloji
sayesinde bu taşıma meselesi ağırlığından kurtuldu ancak halen kitapların
yükünü taşımaktan vazgeçmeyenler var. Ufacıkken tanıştığım hamur baskı kokusunu
kolay kolay bırakacağımı sanmıyorum ama cebinde kitaplığını taşımayı tercih
edenlere de lafım yok. Okumanın yöntemini önemsemem, nasıl okunduğu daha
önemli. Herkes en rahat ettiği şekilde okusun yeter.
Yöntemler ve verilerin analizi üzerine daha fazla laf
etmeden, geride bıraktığımız yılın bende iz bırakan kitaplarına geçmek isterim.
Bazılarını çok geç okumuş oldum, bazılarını çıkar çıkmaz. Bazılarının çıkmasını
dört gözle bekliyordum zaten, bazılarınıysa aldıktan sonra bir köşede
unutmuşken keşfettim. Bazılarını tamamen tavsiyeyle, hakkında hiçbir şey
bilmeden okudum, bazılarınıysa sırf konusunu merak ettiğim için. Ne olursa
olsun sonuç değişmedi, her kitabın son sayfasını bitirdiğimde okuduğum için
kendimle iftihar ettim.
Herhangi bir sıralama mantığı gütmeden;
Tanrı Olmak İsteyen
Otobüs Şöförü - Etgar Keret
Keret’i bana sevdiğim bir arkadaşım tavsiye etti. Aslında
tam olarak bana tavsiye etmemişti, başka bir arkadaşıma yazdıklarıyla
kıyaslasın veya belki de ilham alsın diye tavsiye etmişti. Ama üzerine görev alan
ben oldum. Daha önce kısa öykü okumuştum elbette ve çok kısa öyküler hakkında
bilgim vardı ancak Keret’in öyküleri yine de beni şaşırttı. İki sayfa
sürmesiyle de ilgisi yok aslında. Öyküye bakış açımı değiştirdi. Nelerin öykü
olup olmayacağı konusundaki katı fikirlerimi yerle bir etti. Aynı zamanda
yaratıcılığın nerelere kadar uzanabileceğini de bir kez daha gösterdi bana. Seçtiğim
derlemesi en iyi mi bilmem, beni en çok etkileyen oldu. Zaten satın alırken de
set olarak almıştım. Belki de tek kelimesini okumadan setini satın aldığım ilk
yazardı. Setteki diğer derlemeler de Keret okumak isteyenler için başlangıç
olabilir. Bir yerden başlayın işte.
Yüzyıllık Yalnızlık –
Gabriel Garcia Marquez
Yakın zamanda Marquez’in heykeli dikildi. Dediklerine göre
bunama belirtileri gösteriyormuş. Ursula’nın bizi terk etme vakti gelmiş demek.
İyice çölleşecek buralar desenize. İlk okuduğum Marquez, Kırmızı Pazartesi’ydi.
Sonra Kolera Günlerinde Aşk’ı hevesle almıştım ama nedense okumadım hiç. Böyle
şeylerin nedeni bilinmez. Artık işi perilere bıraktım, onlara katiyen inanmasam
da kendim bir açıklama getiremediğim için işin kolayına kaçarak perilerin işi
diyerek kestirip atıyorum. Yüzyıllık Yalnızlık’ı okurken daha önce bu romanı
okumadığım yıllar için hayıflanıp durdum. Öyle ki belki 20 sene önce okusam
hayatım çok farklı olurdu. Kitaplar hayatları değiştirebilirler mi? Hep inanmak
istediğimiz bir gizem. Romana dönersek, bendeki kopyasında enteresan bir
eksiklik vardı. Albay’ın savaşa gittiği yaklaşık 20-25 sayfa eksikti. Daha
doğrusu başka sayfalar bu 20-25 sayfa yerine yanlışlıkla tekrar basılmıştı.
Garip olan şu, ben eksiğin farkına hemen varmadım. Diyeceksiniz nerenle
okuyorsun romanı, hemen yargıya varmayın lütfen, romanın dili öyle sarmıştı ki
beni, klişe olsun da bizden olsun, büyülenmiştim adeta ve şaşkın şaşkın ne
çıkarsa karşıma okuyordum. Marquez kalkıp yemek tarifi yazsa onu da şaplanmış
gibi okurdum. Bir de olaylar hep bir döngü içinde geliştiği için zamandaki
atlama beni rahatsız etmemişti. Arada kaynayan zamanın tekrar karşıma
çıkacağını düşünüyordum. Ne zaman ki hatalı sayfalardaki cümleler romanın
ilerleyen bölümünde kendini tekrarlamaya başladığında bu işte bir gariplik var
deyip kontrol ettim. Evet apaçık bir hatalı basımdı karşımdaki. Can yayınlarına
gidip yenisiyle değiştirme hakkım olduğunu biliyordum. Ama yine de gitmek
istemedim, belki saçma bir seçkinlik olarak düşüneceksiniz ama bendeki kopyanın
eşsiz olma ihtimali hoşuma gitmişti. Bir gün romanı tekrar okumak istediğimde
gidip yenisini alırım mutlaka ama elimdeki kopyayı hep saklayacağım. Ne de olsa
romanı bitirdiğimde sarsılmış halde, karanlıkta bir başıma yolculuğun bitmesini
beklerken yanı başımdaydı.
Bin Dokuz Yüz Seksen
Dört – George Orwell
Daha önce defalarca bu başyapıtı okumaya çalıştım. En fazla
Winston ve Julia’nın boş tarlada seviştiği sahneye kadar gelebilmiştim. Sorun
yazar ve dili değildi, sorun anlatılan da değildi. Sorun bendim, bir türlü
anlatılanların gerçekliğine kapılamıyordum. Böyle bir dünyanın olamayacağını
düşündüğüm için değil, daha çok insanoğlunun böyle bir dünya yaratabileceği
düşüncesi beni rahatsız ediyordu ve okumak canımı acıtıyordu. Bir de romanın
iki kutup tarafından farklı nedenlerle propaganda aracı olarak kullanılmasından
da rahatsızdım. Aslında bu rahatsızlığın giderilmesi için en iyi yol onu
okumaktır ama işte dediğim gibi yapamıyordum, daha fazla ilerleyemiyordum. Gezi
devrimi süresince ve sonrasında en çok bu romanı okuma ihtiyacı hissettim.
Artık yüzleşmem gereken bir devlet terörü söz konusuydu ve bunu yapmadığım
sürece bildiğim doğrulara ve ortak doğrularımız için savaşan herkese ihanet
etmiş olacaktım. Romanı bitirdiğimde kitap hakkındaki sorularımdan arınmıştım.
Yepyeni sorular vardı karşımda. Gariptir bu romandan etkilenen çok sayıda başka
kurmaca eserler okudum, izledim, hatta bu romana öncülük edenleri bile okudum
ama kendisini okumak yine de faklı bir etki yarattı üzerimde. Hiçbir şey özgün
olanın yerini tutmuyor. Sonuç olarak bu başyapıtın neden propaganda aracı
olarak kullanıldığını anlıyorum ama bu onun tüm o kısır siyasi tartışmaların
ötesinde şahane bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Bakir İntiharlar – Jeffrey
Eugenides
Filme uyarlanmış romanları, filmlerini izledikten sonra
okumaktansa tam tersini yapmak aslında tercihimdir. Ancak bazen bazı romanlar
filmlerinden sonra karşıma çıkar. Coppola’nın debut filmi zihnimden uzun süre
çıkmamıştı. Müzikleri halen arada sırada kulağımı ziyaret ediyor. TV’de rast geldiğim
her seferinde kendimi sonuna kadar filmi izlerken buluyorum. Böylesine bir
ilgiye rağmen uyarlandığı romanı okumak hiç geçmemişti aklımdan. İtiraf etmem
gerekirse bir romandan uyarlandığını bile bilmiyordum. Bazen böyle olur, bazı
filmler hakkında çok fazla araştırma yapmak istemem, özellikle kendi başıma
keşfettiklerim için. Bu filmi ilk izlediğimde ne sinemalarda gösterime
girmişti, ne adı sanı dergilerde çıkmıştı. O zamanlar, ki bahsettiğim zamanlar
bugünle kıyaslandığında milat öncesi olarak bile nitelendirilebilir,
sinemalarda gösterilmemiş filmlere ulaşmanın iki yolu vardı, ya varsa netten
yabancı sitelerden cd/dvd sipariş etmek, ya da korsandan almak. İnternetle
telefonu bir arada kullanamadığımız zamanlardan bahsediyorum ve o günlerde
internetten film izlemek için boğazda villan falan olması gerekiyordu, ya da
peygamber sabrı. Sinefil bir öğrencinin yukarıda saydığım seçenekler içinden
tercih yapması çok zor değildi anlayacağınız. Sinema çekimi falan dinlemeyip
harçlığımı ucuz cdlere harcardım bol bol. Bu filmi de ilk izlediğim format çift
cdli, kötü altyazılı, berbat bir sinema çekimiydi. Çöplükte elmas bulmak
gibiydi(bkz eternal sunshine…).
Yıllar sonra Eugenides adını ilk defa her yerde karşınıza
çıkabilecek bir en iyiler listesinde gördüm. Middlesex adlı romanı fazlasıyla
övülüyordu. Önce çok üzerinde durmadım ama sonra takip ettiğim bir blogda
kendisinden neredeyse kutsal kitap gibi bahsedilince radarıma aldım. Yazarın
başka kitabı var mı diye bakınca da, bom, karşıma Bakire İntiharlar çıktı.
Middlesex yarım kaldı. Hem de tam ortasında. Aslında ilgi çekiciydi, roman
İzmir’e de uğruyor ve bize okutulan tarihi farklı bir pencereden dinleme
şansına da sahipsiniz ancak yine perilere suçu atarak romanı bitiremedim. Zamanı
değilmiş deyip önceki romanına başladım. Filmini de izlemiş olarak açıkçası
daha çok merak ettiğim bu romandı. Yazarların ilk romanlarına hep ayrı bir ilgi
duymuşumdur. Edebiyata nasıl atıldıklarını hep merak ederim ve ipuçlarını en
çok ilk eserlerinde ararım. Eugenides gazetecilik geçmişinden ötürü müdür
bilinmez, bu romanında gerçek olaylara dayanan trajediyi son derece tarafsız
bir gözle aktarıyor. Ama işte usta yazarlara has bir şekilde onu okurken size
tarafınızı seçme şansı sunuyor. Açıkçası illa bir taraf da seçmek durumunda
değilsiniz, önemli olan okuduklarınızdan ne kadar etkilendiğiniz. Bakir
İntiharlar etkileyici bir anlatı. Esinlendiği gerçek olayların ilgi
çekiciliğine yaslanmadan ve bence kimsenin anısına saygısızlık etmeden
yumuşakça ele geçiriyor okuru ve sonuna kadar okutuyor. Benim gibi yapmayın,
önce romanı, sonra filmi yiyip bitirin. Lezzet garanti.
Lanet Takım – David Peace
Bu kitap kimin için yazılmış olabilir? İngilizler için mi?
Erkekler için mi? Futbolseverler için mi? Notthingam Forest taraftarları için
mi? Brian Clough için mi? Yoksa sadece edebiyatseverler için mi? Futbol ile
ilgili yazmak bence kim ne derse nesin tehlikelidir. Hele bir de gerçek bir
kahramandan kurgu karakteri yaratmak ciddi cesaret işidir. Peace, bu işe
kalkışacak kadar taşşaklı bir yazar. Üstelik yazdığı karakter ondan beter.
Belki yazar gerçekten de Clough’un cesaretinden ilham almış olabilir. Kim için
yazmış olursa olsun romanın derdi okur değil. Onu bilgilendirmek ya da gözüne
girme peşinde de değil. Öfkeli bir adam var, kendince haklı sebepleri olan,
roman boyunca öfkesinin onu yetiştirmesini okuyorsunuz. Sonunda, romanın değil
ama mücadelesinin sonunda, öfkesini yenmeyi başarıyor. Ya da bu tamamen benim
varsayımım. Seçilen dil bazıları için rahatsız edici olabilir, öyleleri kaldı
mı emin değilim gerçi, ama romanın tonuna ve karakterin ağzına şıp diye
oturuyor. Bir yandan son derece sürükleyiciyken derinden sızdırdığı bir derdi
var romanın, sırf onu keşfetmek için bile okumaya değer. Üstelik olayların
ülkemizde geçtiğini hayal edip Clough yerine son derece tanıdık birilerini
koymak da tamamen serbest.
Sırça Fanus – Sylvia Plath
Bazı kitaplar vardır ki yazarlarından ayrı düşünülemezler.
Tezer Özlü’nün eserleri misal. Veya Sait Faik bütün öyküleri. David Foster
Wallace, Proust gibi ecnebi örnekleri de çoğaltabiliriz. Kendilerini
eserleriyle bütünleştirmişlerdir ve belki bunu çok istemeseler de her
okunduklarında yaşam öyküleriyle birlikte akla gelirler. Sırça Fanus, kanımca
bu tür kitapların ağababasıdır. Uzun süre uzak durmaya çalıştım bu nadide
başyapıttan. Neden bahsettiğini, neden yazıldığını, neye yol açtığını
biliyordum çünkü. Plath’in hayatını öğrendiğimde, akabinde izlediğimde (film
hayal kırıklığıdır bu arada benim için) neyle karşılaşacağımı az çok tahmin
edebiliyordum. Elbette bu yersiz ve daha fenası hadsizce bir yargıydı. Plath’in
şiirleriyle oyalandım ben de. Oyalanmaktan çok efsanenin çevresinden dolaşmaya
çalışmak diyebiliriz. Yazık ki şiir denen meret çevrilince etkisini neredeyse
yarı yarıya yitirir ve benim İngilizcem Plath’i kendi dilinden okuyacak kadar
yetkin değil maalesef. Belki düz yazıyı biraz ama şiirleri asla. Sonra bir gün,
hep dedikleri gibi, ansızın bir gün Sırça Fanus okuma cebime giriverdi ve
bitirilene kadar çıkmadı. Korkularımın ne kadar anlamsız olduğu daha kitabın
ilk sayfalarından ortaya çıkmıştı. Siz siz olun bir yapıtı kesinlikle
önyargılarınızla değerlendirmeyin. Plath, coşkusunu bir an bile kaybetmeden ilk
sayfalardan itibaren sizi avucunun içine alıyor ve birlikte girdiğiniz
sarmallardan çıkmanıza yardım ediyor. En azından bana yardımı çok dokundu.
Kitabı bitirdiğimde ona yardımının karşılığını verebilmiş olmayı diledim. Boş
bir dilekti, hiçbir kıymeti yoktu artık. Ölümden sonrası benim için karanlıktan
ibaret, bizi terk etmiş canlara verebilecek neyim var ki? İşte, tek
yapabildiğim ardından bize bıraktıkları hakkında faydasız kelam etmek. Korkmadan,
göğsünüzü gere gere Sırça Fanus’u okuyabilirsiniz.
Aşk Konuştuğumuzda Ne
Konuşuruz – Raymond Carver
Carver, öykülerini ilk zamanlar otomobilinde yazarmış. Evde
bunaldığı zamanlar dışarı çıkıp direksiyonun başına geçer, sürücü koltuğunda
daktilosunu bilmiyorum belki de arka koltukta veya tıklatır dururmuş. Yanlış
hatırlamıyorsam, yani ben öyle hayal etmediysem, sonraları evinde yazabilecek
duruma geldiğinde bile çalışma odasına bir sürücü koltuğu almış, onun üzerinde
yazmaya devam etmiş. Bilmiyorum, belki de Salinger’di öyle yapan. Ama doğrusu
Carver’a da pek yakışırdı böylesi. Öykülerini okurken sanki arabanın
penceresinden dışarıyı izliyor gibiyimdir çok kez. Ya da belediye otobüsünün
camından köprüyü ve altından akan kirli suyu izler gibi. Böyle sahneler
çoğumuzun başına gelmiştir muhakkak ve yine büyük bir kısmımız öyle anlarda
dayanılmaz bir yaratım/aktarım sancısı çekeriz. Sanki biri elimize kalem,
gitar, fırça verse o an dünyayı değiştirecek eseri ortaya çıkaracağız. İşte Carver,
böyle anların esas öykücüsü. Kesinlikle dünyayı değiştirme niyeti yok, hatta
tek bir insanı bile değiştirmeye gücünün yetmeyeceğinin farkında. Onu büyük
kılan da bu. Biz elimize kalem vermeyenlere küfredip hayıflanırken, o
direksiyonun başına geçip öykümüzü yazıyor. Hem de bizi hiç tanımadan. Tanıdığı
birkaç kişi yetiyor ona. Hep Carver’ın gücü, dilinin basitliğinde ve anlattığı
öykülerin sıradanlığında yatar denir, doğrudur, ancak unutulan veya görmezden
gelinen bir yeteneği daha vardır yazarın, neyi anlatacağını çok iyi bilir.
Baştan kararını vermiştir ve muhtemelen en çok da ayrıntıları özellikle tasarlamıştır.
Çünkü az ama öz anlatımın bayağılaşmaması için detaylara fazlasıyla özen
göstermek gerekir. Okurun önüne koyduğunuz anlatı temizdir ama bir o kadar da
apaçıktır, en ufak kusurlarınız hemen göze batar. Her şeyi anlatmaz Carver,
dolayısıyla bulanık nokta çoktur ama asla çelişkiye rastlamayız öykülerinde. Carver,
dürüst bir yalancıdır. Ve yazı işine bulaşmış herkes bilir ki en zoru doğrudan
şaşmadan uydurmaktır. Çok film çıkmıştır Carver’ın teknesinden. Henüz beni
tatmin edene rastlamadım ama en çok yaklaşanı “Take This Waltz” adlı Sally
Potter denemesi. Sorun şu ki film bir Carver öyküsüne dayanmıyor ama öykülerini
bana en çok hatırlatan da bu film oldu. Belki Potter’ın artık Carver öyküsü
uyarlama vakti gelmiştir.
1 Kasım 2013 Cuma
tatsız utançsız nefessiz
Bu, hayatta kalmak isteyen bir kadının öyküsü.
Onu öldürmek isteyen yok ama o yine de hayatta kalmak istiyor. Tüm cesaretini toplayıp defterine ne olursa olsun ölmemesi gerektiğini yazıyor. Bunun için önce şartları oluşturması lazım. Birinci şartı, nefes almaya devam etmek. Nefes aldığım sürece, diye yazıyor defterinin temiz sayfasının sol üst boşluğuna, yaşamaya devam edeceğim. Kim ki engel olmaya kalkışırsa soluk almama, bütün gücümle direneceğim. Kendi hür irademle nefesimden vazgeçtiğimi kimse görmeyecek.
İkinci şartı, kendinden utanmamak. Öyle bir duruma düşmektense ölmeyi yeğlerim, kendime ölmeyi yasakladığıma göre asla kendimden utanacak bir duruma düşmemeliyim. Ya, öyle bir an gelir de bütün çabalarına rağmen böyle bir duruma düşerse ne olacak? Ölüme nasıl direnecek? Bir tercih mi yapması gerekecek? Biliyor ki, kendine koyduğu yasakların biri öbürüne üstün değil, her biri aynı kesinlikte ve istisnalarla bu yasakları gevşetemez. Ancak ve ancak öldüğü zaman kendinden utanacak. Ya da kendinden utandığı an öldüğü an olacak. Öyle bir an gelirse huzurla ve ölümün kendi elinden olmadığına inanarak gözlerini yumacak. Bu öyle mutlak bir inanç ki bedeni o an gelmeden hazır olacak ve bilinci o anı fark etmeden kapanacak.
Üçüncü şartı, tat almak. Bencilce bir istek bu. Belki
küçüklüğünden kalma, artık anımsayamadığı bir hatıradan ötürü tat alma duyusuna son derece tutkun. Neye mal olduğunu düşünmeden yediklerinden her zaman zevk
almaya baktı. Yemek için yaşadığı söylenemezdi ama tat alma duyusunu kaybederse
hayatta kalma içgüdüsünü kaybedeceğini içten içe hep biliyordu. Ölmemeye karar
verene dek bu konu hakkındaki nihai düşüncesini merak etmemişti, şimdi bir
sonuca varmak zorundaydı ve nihayet anladı ki, her geçen gün azalan lezzetlerini
tatmayacaksa bu tatsız dünyada kalmak istemiyordu.
Şartlarını yazmayı bitirince rahatladı. Baştan bir kez daha
okudu yazdıklarını. Tatmin olmuştu. Yanı başında duran yeşile boyalı, ekşi
şekerlemelerden birini ağzına attı. Kalkıp evin içinde biraz yürüdü. Mutfağa
gitti, tezgahı sildi, oradan banyoya geçti, saçını ıslattı, yatak odasında
biraz ayakta dikildi. Burası benim evim, diye geçirdi aklından. Anahtarı
kapının üstünde, dilediğim zaman çıkar gezerim, ne zaman istersem o zaman eve
dönerim. Bu düşüncenin verdiği özgürlük hissiyle kendinden geçti, şeker hala
dilinin ucundaydı, yatağına çöktü. Kendine geldiğinde uzanmıştı. Başının
altındaki yastıktan fırlamış tüyler ensesini kaşındırıyordu. Hava kararmıştı. Bütün
gün bu yatağa hapsolmuş olamam herhalde, dedi ve cümlesi bitmeden ardından
geleceği sezinledi.
Kimse onun için üzülmedi. Ne de olsa her şey inançları uğrunaydı.
24 Ağustos 2012 Cuma
Beş Şart - IV
IV – Niyet
“Biliyorsun,
ben onun yüzüne karşı söylemiştim.”
“Ne
demiştin, ağbi?”
“İlla mini
etek mi giymemiz gerekiyor ilgilenmen için, demiştim. Aylarca peşinden koştum işimi halletsin diye. Ama adamın derdi başka. Aklı fikri orasında,
umursadığı yok ki dertlerimizi.”
“Doğru
söylüyorsun.”
“Haklıyım
tabi, onun ne mal olduğunu bilmeyen mi var şirkette. Geçenlerde alt kattaki Melahat Hanım'a beraber
evine gitmeyi teklif ettiğini duymayan kalmadı. Ondan önce de stajyerin birine
telefonunu vermiş. Kız iki gün ağlamış, ailesi duyunca işe göndermemişler kızı
bir daha. Dava açmadıklarına dua etsin. Zaafı var adamın, tedavi edilmeli.”
“Bazen bana
bile bakışlarından tedirgin oluyorum.”
“Sen işine
yaramazsın. Adamın derdi başka. Zamanında yapamadıklarının peşinde. Gençken
kesin kimse yüz vermiyordu buna, şimdi bir şey olduğunu sanıyor ya, gücünü kullanmak istiyor. Başımıza herkesi
müdür yaparlarsa olacağı bu.”
“Bırak Allah
aşkına, onun müdürlüğünden ne olacak, takan mı var. Sen olsaydın başka, senin
adın yeterdi. Müdürlük unvanla bitmiyor, içini dolduramadıktan sonra…”
“Deli miyim
müdür olacağım, kelle koltukta çalışacağıma evime gider işime gelirim. Bu
kadar.”
“Ama sonra
da böyleleri başımıza geliyor, yediğimizi burnumuzdan getiriyor.”
“Oğlum,
biraz sabır. Onun da zamanı gelecek elbet. Yavaş yavaş kuruyorum ben sehpayı.
Yakında ipi çekilecek. Şu iznimi versin hele, döndükten sonra bakacağız
çaresine.”
“Yapma ya,
korkulur valla senden. Desene yakında terfin hazır.”
“Sadece terfi mi, alt kattaki yavruları ona kaptıracağımı mı sanıyorsun?”
“Ne diyeyim,
yamansın ağbi. Gel yukarıda sana bir yemek ısmarlayayım?”
“Yok oğlum,
niyetliyim ben.”
“Ha, tamam o zaman.”
Beş Şart - II
II – Ezan
Aylardır
beklediği an gelmişti. Ömrü boyunca canlı izleyemeyeceğini sandığı İrlandalı şarkıcı
az sonra sahneye çıkacaktı. Aslında haksız da sayılmazdı, şarkıcı yıllar önce
müziği bırakmıştı ve bir daha turneye çıkmayı düşünmüyordu. Ne var ki bütün
birikimlerini yitirince hiç gitmeyi düşünmediği uzak diyarlardan bile konser
tekliflerini kabul etmişti. Yeni albümünü turnede tamamlayıp yılsonunda
piyasaya sunmayı tasarlıyordu. Sahneye elinde gitarıyla tek başına çıkacaktı.
Daha fazlası ilave masraf demekti, büyüleyici sesi kalabalığı etkisi altına
almaya yeterdi. Söyleyeceği ilk şarkının notalarını çalmaya başladığında en
öndeki hayranlarından biriyle göz göze geldi. Minyon, küt saçlı bir kızdı. Saç
kesimi yıllar öncesinde kalmıştı. Kıpırtısız gözlerini şarkcının yüzüne
dikmişti. Sanki yüzünde, kimselerin fark edemediği bir mimik yakalama
peşindeydi. Oysa bu anı aylardır bekleyen kız neyin peşinde olduğunu
bilemeyecek kadar şaşkındı. Sesini duymadan bir hafta bile geçiremezken, o
şimdi kanlı canlı karşısındaydı. İlk şarkıyı bu yüzden hiç dinlemedi. Ancak
ikinci şarkının ortasında müziğin farkına vardı. Saçı başı karışmış, üzerinde
tek renk bir tişört, olanca sadeliğiyle şarkıcının varlığı geri kalan her şeyi
silmişti. Söylediği şarkının sözlerini unutsa, notaları karıştırsa, konser
boyunca sahnede uyuklasa bile umurunda değildi. Ezbere bildiği şarkıları tekrar
dinlemek için burada değildi. İstediği onu izlemekti, onunla aynı mekânda olmak,
aynı havayı solumak ne demek, onu öğrenmekti. Ancak öğrendiğini kimseye
anlatamayacağını da biliyordu. Merak eden buraya gelmeliydi, yanında olmalıydı.
Konserin ortalarına doğru nihayet gözlerini şarkıcıdan alıp etrafında gezdirdi.
Herkes hipnotize olmuş gibi sahneye bakıyordu. Yalnız olmadığına sevindi. Bu da
bizim ibadetimiz diye geçirdi içinden, yüzlerce insan bir arada tutkunu
olduğumuz nağmelere ruhumuzu açıyoruz. Her birimiz başka yerde olamayacak kadar
kırılganız, dokunsalar paramparça olacağız. Ama bir arada olduğumuz sürece
kimse bize dokunamaz. Derken kimse ne olduğunu anlamadan bir anda müzik
kesildi.
Ezan
okunuyordu.
23 Ağustos 2012 Perşembe
Beş Şart - I
I – Tanıklık
Savunmasız
insanların yataklarında diri diri yakıldıklarına, yeryüzünün çatırdayıp
üzerindekileri yuttuğuna, aklı geri soyu kıt canlıların keyif uğruna yok
edildiğine, kefeni satılık çocukların güçleri tükenene kadar sömürüldüğüne, bedeni
kayıp kızların ergenliklerinin doymaz şehvetlere pazarlanarak kutlandığına, öfkeli inançların dualar mırıldanarak ölüme ve
öldürmeye teslim olduğuna, dünyevi zevklerden mahrum hayatlara gıpta edip tıka
basa tüketenlere, hitabet sanatına mazhar öncülerin kitleleri cüzdanlarına göre
yönetmelerine, gerçeğin peşindeki akılların toplu bir coşkunlukla susturulmasına,
canlı canlı gömülmesine, beyinlerinin işlevi yitene dek uyuşturulmasına, korkak
ve suskun kalabalıkların içinde titrek ama sürekli yanan mum ışıklarına, bu ışığın
izinde yolunu arayan körpe zihinlere ve her sabah yeniden doğan tertemiz güne
ve Allah’tan başka tanrı olmadığına, Muhammet’in onun temsilcisi ve kulu
olduğuna tanığım.
27 Temmuz 2012 Cuma
Öfkeden
Adamın biri bütün gün öfkeden kuduruyormuş. Yaşadığı dünya ona dar
geliyormuş. Gezmek görmek, yeni insanlar tanımakmış istediği. Ama gidecek yeri
yok, kalacak yeri ise çokmuş. Her gün farklı bir evde kalıyormuş. O kadar çok
seveni varmış ki onların sevgisine ister istemez karşılık vermek zorunda
kalıyormuş. Aksi takdirde kendisine gösterilen sevgiyi boşa harcadığını düşünürmüş.
Yine bir sabah, karşılıksız kalmasın diye sevdiği bir arkadaşının
evinden ayrılıp her gün üzerine oturduğu kaldırımına doğru yürürken aklına bir
fikir gelmiş. Kimseye söylemeden terk edecekmiş şehri. Şehir dediğim de ufacık
bir köy aslında, birkaç hükümet binası, bir iki güvenlikli site, kocaman bir
dinlenme parkı, uzun ve kalabalık ana cadde, eskimiş futbol stadından ibaret.
Kimseye söylemeden giderse kimseyle vedalaşmak zorunda kalmayacağından vicdanı
rahat olacakmış. En azından o öyle düşünüyormuş.
Günün sonunda şehri terk edeceğinden, bir ümit doğmuş içinde. Belediye
binasına gidip boş boş sıra beklemiş, selamlara karşılık vermiş, memurlara hal
hatır sormuş, çaylarını içmiş, önceki gün oynanan maçın hakemine küfretmişler.
Oradan siteler mahallesine gidip apartmanların önünde pinekleyen güvenlik
görevlileriyle şakalaşmış, samimiyetlerini istismar ederek korudukları
apartmanların bahçesinde dolanmış, birkaç kamelya, biraz da nergis yaprağı
koparıp bozukluk cebine sokmuş. Sıkılınca oradan parka gitmiş. Oynayan
çocukları izlemiş. Köpeğin birine tükürmüş ama köpek ona yüz vermemiş. Acıkınca
yakındaki bakkaldan bir paket bayat çiğdem dilenmiş yüzsüzce. Tuzlu çiğdemleri afiyetle
çitletmiş. Susamış bu sefer de o kadar çiğdemi mideye indirince. Caddeye doğru
yollanıp yorgancının önündeki hayrattan musluğa ağzını dayayarak soğuk bir su
içmiş. Yine de seviyormuş insanlar onu, sokakta karşılaştığı biri maça davet
etmiş. Bağırıp çağırmış statta, rakip kaleciye kızmış, atlamış tellerden sahaya
girmiş, kovalamış zavallı kaleciyi. Yaka paça dışarı atmışlar bizimkini ama
kimse kızmamış ona, sadece sırtını sıvazlayıp bir daha yapmamasını
tembihlemişler.
Günü çok güzel geçiyormuş da azalan öfkesi bir türlü geçmek
bilmiyormuş. Artık öfkeden kudurmuyormuş ama yaşadığı şehrin sakinlerine karşı
gizli bir öfke içinde hala varmış. Her şey onlardan dolayı ve onlara rağmenmiş.
Güneş batınca şehrin çıkışına kadar koşmuş ve tam çıkış tabelasının dibine
yığılıp kalmış. Üzerinde güle güle yazılı tabelayı nefes nefese inceliyormuş.
Rengini, yazı karakterlerini, ortasındaki kurşun deliklerini aklından bir daha
çıkmamak üzere incelemiş. Sakinleştiğinde üzerindeki çamurlu pantolonu ve çime
bulanmış gömleğiyle gitmeye hazırmış. İlk adımı attığında içindeki öfkeyi
arkasında bırakabileceğini hissetmiş. Sevinçle adımlarını hızlandırmış ve tüm
öfkesini tüketene dek yürümeye devam etmiş. İçindeki öfke tamamen bitip yerini
yepyeni bir umuda terk ettiği an pili bitmiş bir oyuncak gibi devrilivermiş.
Gözleri açık kalmış.
25 Eylül 2011 Pazar
Ertesi Gün.
Saatine son baktığında uyanık mıydı, anımsayamıyordu. Görmüş olduğu zaman ölçüsü hayal miydi, gerçek mi, bilmiyordu. Hava yeni aydınlanmış gibiydi, kalkıp, üzerini giymeden, salona fırladı. Telefonundan nete girdi, site açılmadı, aklına geceden açık bıraktığı bilgisayarı geldi ve oradan istediği web sitesine girdi. Yeni haber yok. Gecenin ikisinden sabahın yedisine her şey aynı. Banyoda aynanın karşısında bir an hiçbir şey yapmak istemedi, ne fırçalamak dişlerini, ne yıkamak ellerini, ıslatmak yüzünü, ne de beklemek geçmesini sabah ereksiyonunun. O anı atlattıktan sonra gerisi geldi, kendini bir anda, sanki bir başkası tarafından hazırlanmış gibi apartman kapısından sokağa çıkarken buldu.
Dışarısı sessiz ve umursamazdı. Yerler kupkuruydu, oysa gece yağdığına yemin edebilirdi. Sokak köpekleri yarı uyanık, yoldan uzak, kaldırıma yakın yerlerde günü karşılıyorlardı. Tek tük insan kendisiyle beraber caddeye doğru yürüyordu. Tren yolunun altındaki çiş kokulu geçitten geçerken takip ediliyor hissine kapıldı. Birileri içinden geçirdiği tehlikeli niyetleri anlamış kendisini takip altına almaya karar vermişti sanki. Adımlarını hızlandırdı, arkasına bakmadan caddeye çıktı, ilk gelen dolmuşa elini salladı, gördüğü boşluğa çöktü, kulaklarındaki uyumun dünyayla arasına bir perde çekmesine izin verdi. Mabedin önünden geçerken içi acıdı, bakmamaya çalıştı, dünden kalan sıkıntı boğazına kadar geldi, seslenmek istedi çıksın diye içinden, sesi çıkmadı, yutkundu. İneceği yere geldiğinde, az kalsın inmeyi unutacaktı son anda fark etti, kapanmadan kapı atladı dolmuştan. O hız metrobüse kadar götürdü, kalabalık sıkıcıydı, aynı ifadeli faklı yüzlerle dolu metrobüs birden daraldı, küçücük oldu, içindekilere yetmez oldu. Ezbere yaptığı mücadele sonucu kaptığı yerde gözlerini kapattı. Karanlığın içinde, kulaklarındaki sakin seslerle beraber nerede olduğunu unutur sandı ama unutamadı. Gözlerini açtı. Sanki herkes gülüyordu suratına. Bir sene boyunca yaşadığı heyecan ve sene sonundaki gururun boşa çıkarılmasının herkes farkındaydı. Yanında oturanın gazetesine takıldı gözü, içinden parçalayıp yedirmek geldi kağıt parçasını yol arkadaşına. Onun yerine tekrar gözünü kapattı ve güzel şeyler düşünmeye çalıştı, Antep maçı, kasımın başı, öğleden sonra geri dönüşü, martta Flamenko gecesi, biraz rahatladı ama tüm güne yeter miydi, bilmiyordu.
Metrobüsten indiğinde temiz hava gözlerini yaşarttı. Üst geçide çıkıp yolun karşı tarafına geçti. Toprak yolda yürürken sakinleşmiş, kendisine eşlik eden ve karşıdan gelen insanların yüzünde anlam bile bulmaya başlamıştı. Kahvaltısını satın aldı, satıcıya teşekkür etti, işyerine geldi, kartını okuttu, asansörü beklerken kapıcıyı selamladı, asansörde iş arkadaşlarının hatırını sordu, yerine geçti ve bilgisayarının açma düğmesine bastı. Ekranda görüntü belirmeye başlaşmışken kahvaltısını hazırlıyordu. Gidip makineden çayını aldı ve yerine döndü. Döndüğünde bilgisayarı açılmıştı. Maillerini açtı öncelikle ve özellikle nete girmedi. Canı istemiyordu. Bu sırada yandaki oda arkadaşının radyosundan cızıltıyla karışık spor haberlerinin sesi geliyordu. Defalarca dinlediği beylik metinler tekrarlanıyordu radyoda. DJ’in sesi sevinçli gibi geldi kendisine. Sanki müjde veriyordu. Oda arkadaşı özellikle haberleri açmış olabilirdi belki de. Kendisiyle selamlaşmanın dışında bir muhabbeti yoktu ama başkalarıyla konuşmalarına kulak misafiri olduğundan tuttuğu takımı biliyordu ve onu kızdırmak istemiş olabilirdi. Belki de sadece merak etmişti yeni atılacak yalanları.
Biraz işe verdi kendini. Bekleyen birkaç postaya cevap verdi, bir iki dosya hazırladı, birini arayıp azarladı işi yetiştiremediği için, can sıkıcı sistem işleriyle uğraştı bir süre. Derken bir arkadaşı geldi geçmiş olsuna, nedense onun da samimiyetinden şüphe ediyordu. Takımı soruşturma kapsamına alınana kadar pek dalgacı görünen bu zat, kendi takımı da suçlanınca bir anda tepkici olmuştu. Beraber küfrettiler karar vericilere. Tekrarladılar gerçek olduğunu inandıkları teorilerinin. Çıkmayan sesini ona çıkardı, sanki oymuş gibi suçlu olan bağırıp çağırdı, isyan etti suratına karşı. Arkadaşı sıkılana dek sürdü bu tiyatro ve sonra yine işine döndü. Artık iş yapmak da istemiyordu. İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Bilinçsizce masaüstündeki browser kısayolunun üzerine gitti parmaklarıyla yönettiği mouse imleci. Arama çubuğuna son bir buçuk aydır sürekli girdiği spor haberleri web sitesinin adresini yazdı ve çıkan haberleri okumaya başladı. Daha çok canı sıkıldı, başka bir site, orası daha beter, yeni bir site bu seferki taraflı, ortak duygulara sahip insanların varlığını görme ve nihayet en sevdiği taraftar blogu; yazılı isyana yorumlarıyla katılım. Biraz daha rahatlamıştı içi. Kendini gelecek kötü haberlere daha dayanıklı hissediyordu artık.
Günü böyle bitirdi. Biraz iş, çokça haber ve yorum okuyarak. Facebook’a bile girdi. Bazı facebook arkadaşlarının takılmalarından rahatsız oldu, bazılarının da duvar paylaşımlarından. İçlerinden en fanatiklerini arkadaşlıktan çıkardı. Yasın ikinci aşamasındaydı. Ne zaman biteceğini bilmiyordu. Mesai sonu geldiğinde, hazırlanıp odasını kapattı, ışıkları söndürdü, özellikle herkesin gitmesini beklemişti binadan ayrılmak için, ne servis önü geyiklerine, ne iş sonu mesajlarına katlanamazdı çünkü. Kartını okutup odasını anahtarını teslim ettiğinde kapıcıya beklemediği bir ikram ile karşılaştı. Geleneksel ramazan paketi onun için de ayrılmış, izinden dönmesi beklenmiş, şimdi de kapıda onu bekliyordu götürmesi için eve. Paketle metrobüse binemezdi. Ağır koliyi kucaklayıp elinde üst caddeye kadar taşıdı. Bir taksi şoförünün paket ile ilgili komik olmayan esprisine gülümseyerek cevap verdi. Caddeyi elinde paket ile geçti ve dolmuş durağına yetişti. Henüz ortalıkta dolmuş yoktu. Kendi gibi mesaisi bitenler dolmuş bekliyordu sırada. Sıraya girdi. Her şey önceki günler gibiydi, trafik, dükkanlar, çocuklar, belediye otobüsleri, caddede koşturanlar, yavaş yavaş çöken akşam karanlığı, hiçbiri değişmemişti. Ama bugün ertesi gündü. Dün değildi. Dün çok uzakta kalmıştı, bugün yepyeni bir gündü ve yeni bir dönemin başlangıcı olmalıydı.
Dolmuşun şoförü geldi, binecekleri dolmuşu getirdi, sıradakiler doluştular, en arkaya geçti o da, paketi koltuğun altına sıkıştırıp ayaklarıyla da paketin önünü kapattı. Halen üç kişi bekliyordu şoför hareket etmek için. Yolu izledi o da, yürüyenleri, kurtulmak istiyordu hepsinden, eve gitmek, televizyonu açmak ve her şeyin bir hata olduğunun açıklanmasını duymak istiyordu. Özür dilemezlerse bile razıydı, yanlışlarının farkına varmış olduklarını itiraf etmeleri yeterliydi. Bir yanlış değerlendirme olmuş diyeceklerdi, savunmasız ceza vermemeliydik, bilemedik, hata yaptık, herkes yapar diye ekleyeceklerdi, kıyamet kopacaktı belki ama adalet yerini bulacaktı yine de. Çivisi çıkmış bir dünyada halen adalet beklemek ne derece doğruydu bilmiyordu ama uğradığı haksızlık canını yakıyordu, bir yakını öldürülmüş ve herkes sanki cinayet işlenmemiş gibi davranıyordu. Masumların cezalandırıldığı bir dünyada neye inanabilirdi ki, işte çok sevdiği ülkesi kimseyi dinlemeden mahkum etmişti sevdiğini ve hakkını savunması bir suçtu artık. Bundan sonra hangi yüzle, hangi sebeple yaşayacağını bilemiyordu.
Sonunda dolmuş doldu, trafiğin içinden sadece şoförünün biildiği yolları kullanarak kendi yolunu buldu. Tüm kalabalıkla beraber karşıya geçiyordu. Karşı kıtada kendisini bekleyen sessizlikti. Dolmuştan indiğinde her zaman vınlayarak caddeden geçen arabalar bile heveslerini kaybetmişti sanki. Elinde koli ile caddenin karşısına geçti süklüm püklüm. Sabah takmayı akıl edemediği kemeri pantolonu üzerinden düşerken zaruri bir ihtiyaç haline gelmişti. Girdiği ara sokağın başında elleri kayganlaşmaya başlamıştı. Giderek ağırlaşan paketi son enerjisiyle taşımaya devam ediyordu. Sokağın ortasına geldiğinde karşılıklı iki apartmanın balkonlarından tutturulmuş ipe asılı pankartı gördü. “Alex, senin için dünyaları yıkarız.” Şampiyonluk kutlamasından mı kalmıştı, dün mü asmışlardı bilmiyordu. Pankarttaki Alex’in coşkusu, yazının samimiyeti, anın zamanlaması dokunmuştu ona. Paketi bırakıp üzerine çöktü kaldı. Kafasını ellerinin arasına alıp yere bakarak sessizce ağladı. Kimse için dünyaları yıkamazdı, biliyordu. Ramazan paketine muhtaç bir zavallıydı. Hayatta en sevdiği varlığını elinden alanlara karşı yapabildiği tek şey küfretmekti içinden.
Paketi tekrar kucakladığında bir güç gelmişti kendisine, zorlanmadan eve kadar götürdü bir çırpıda. Eve girmedi, kapıya bırakıp paketi tekrar sokağa döndü, atm’ye uğradı, kirayı yatırdı, kalan parasıyla mabedin altındaki mağazaya gidip oğluna sürekli söz verip hiçbir zaman alamadığı takımının yeni sezon formasından bir oğluna bir kendisine, hem de replikasını falan değil, orijinalini satın aldı.
Evine dönerken, kısması gereken masraflardan çok oğlunun suratında göreceği sevinci düşünüyordu. O sevinç ki yıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılacak ve ne yaparlarsa yapsın hiç bitmeyecekti. İşte bunu çok iyi biliyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



