kim?

yaşamayanbilir
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Gün batımı, doğumu ve gece yarısından önce ve sonrası


     Before Sunrise filmini bi kızdan duymuştum ilkin. Filmleri severdim ama bu filmi izlememiştim. Daha enteresanı hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Şu kız da bi çocuktan duymuştu filmi. Çocuğun dediğine göre film, bir kez izleyenin aklından çıkmıyormuş. Doksanların sonundaydık ve ha deyince istediğimiz filmi bilgisayarımıza indiremiyorduk. Çoğumuzun esaslı bir bilgisayarı bile yoktu. Neyse ki ben şanslı olanlardandım. Filmi netten biraz araştırınca büyük bir sürprizle karşılaştım. Meğer bu film yıllar önce sadece başını izleyebildiğim ve o gün bugündür tamamını izlemek için can attığım filmmiş!
     Doksanların ortasından sonra hayatımıza bir film kanalı girmişti. Sinemaya ilgi duyan her ergen için bütün gün film yayınlayan bir kanal müthişti ama maalesef şifreliydi. Yine de benim gibi iflah olmaz çoğu film sever, sonradan şifre gireceğini bile bile filmlerin başını izlerdi. Neden bilmem, belki bir seferlik şifreyi unutacaklarını falan sanıyorlardı. Yine böyle şifre gireceğini bile bile izlemeye başladığım bir filmin başı beni çok etkilemişti. Rüya gibi başlıyordu film, sanayi devriminden çıkma bir tren sakin güneş ışığı altında, çayırların arasından tarihi köprülerin üzerinden düşlerimdeki gibi geçiyordu. Yolcuların arasında Alman bir çift tartışıyordu. Yan koltukta kitap okuyan, muhtemelen Fransız sarışın gürültüden rahatsız olup arkalarda boş bir koltuğa oturduğunda yan taraftaki delikanlıyı fark eder. Genç de kıza kısa bir bakış atar. Bakışı karşılık bulur ama konuşmazlar. Hemen sonra kavgacı çift yerlerinden kalkıp bizimkilerin yanlarından bağıra çağıra arka vagona geçerken ikisi de kafalarını kitaplarından kaldırıp çifte baktıklarında yüz yüze gelirler. Çifti azcık çekiştirir çekiştirmez kendilerine dönüp okudukları kitapları birbirlerine gösterirler. Sonra da erkeğin teklifiyle yemek yenen vagona bir şeyler içmeye geçerler. Tam rüyamda görsem daha iyisini hayal edemezdim derken, sonraki sahnede şifre girdi ve ben çaresizlik içinde filmin adını bulmaya çalıştım. Maalesef filmi jeneriği bittikten sonra yakalamıştım ve o zamanlar hiçbir oyuncuyu tanımıyordum. Tek şansım o günün gazetesinden kanalın yayın akışını bulmaktı ancak evdeki gazetede bir şey yazmıyordu. Filmi unutmak ve kalan kısmını hayal gücüme bırakmak zorunda kaldım.
     Yıllar sonra film tekrar karşıma çıkınca bir tuhaf oldum. Sanki yıllar önce değil de şimdi bana filmden bahseden kızla bu filmi izlemeliymişim gibi hissettim. Üstelik ilk defa o bana bir film öneriyordu, oldukça nadir yaşanırdı bu durum, çünkü aramızda kafayı filmlere takmış olan bendim, onun için hepsi altı üstü filmdi ve aslında oldukça haklıydı.
      Filmin neden bu kadar sevildiğini anlamak çok zor değil, 16 yaşında birisine trende giderken biriyle tanışıp tüm günü birlikte geçirme hikayesi anlatırsan ve azcık film çekmekten anlıyorsan, karakterlerin nasıl konuştuklarının farkındaysan, olan biteni Viyana'da geçirirsen, yetenekli oyuncular varsa elinde ve doğaçlama yapmalarına izin vermişsen ve her şey son derece sahici görünüyorsa çünkü hikaye sahici bir deneyimden esinlenmişse, son olarak müzikten anlıyorsan, anladığını filmlerinde gösterebiliyorsan, inanmayanlara bile büyülü anları hissettirebiliyorsan, değil 16 yaş, 40 yaş ve üzerindekiler bile filmini izler. Bu da sinemanın sırrı işte. Olmayacak veya az kalsın olacak hikayeleri gayet mümkün kılmak.
     Bir sürü film daha izledikten, bi dolu mutlu gün doğumu ve mutsuz gün batımından sonra o kızla evlendim. Bunda Linklater'ın ne kadar parmağı var bilmem, çok değildir, lafı açıldığında ne çok sevdiğimizi, ayılıp bayıldığımızı söylesek de filmler filmdir işte, başlar ve biterler, perde kararır, çıkış lambası yanar, dışarıda gün değişmiştir, bambaşka bir şehrin dışına yürürsün. Şanslıysan yürüyüşünü kısa keser ve bir taksiye atlayıp evde yarattığın hayallerine geri dönersin. Belki film arada tekrar bi aklına gelir, ne güzeldi dersin ama işte o kadar. Önünde yine yapman gereken tonla iş, alman gereken milyon karar, bitmesini istediğin günler, iple çektiğin akşamlar, yer yarılsa da dibine girmek istediğin anlar vardır. Hep de olur zaten. Şunu da bilirsin ama, her zaman yeni bir filmin karşına çıkma olasılığı vardır.
      Mesela yıllar yıllar sonra bir festival kitapçığında. Sonlara doğru bir sayfadaki fotoğrafta; şişko Fransız kız bir deri bir kemiktir, maço Amerikalının keçi sakalı daha uysal ama daha hoştur ve sevdiğin film dokuz yıl sonra kaldığı yerden devam ediyordur. Haberi alır almaz biletlerin satışa çıkacağı günü beklemeye başladım. Nedense o zamanlar bir festival filmine bilet almak için sabahtan sıraya girmek zorunda değildin, sanırım şu akıl çelici IKSV kartlar da yoktu, tek yapman gereken biletlerin satışa çıktığı saatte internetin başında olmaktı.(Sekiz sene sonra artık bunun yeterli olmadığını acıyla öğrenecektim.) Ancak bazen biletleri almış olmak da yetmiyor. Son dakikada ortaya çıkan bir Ankara gezisi hayallerimi ertelemeye sebep oldu. Üzücü olan ya da başka bir bakış açısıyla bakarsak öğretici olan, filmi beraber izlemek istediğim kişi için bu durum o kadar da büyük bir şansızlık değildi. Ha bugün ha bir ay sonra izlemişsin, eninde sonunda bir film, Ankara'da bekleyenlerden kıymetli değil. Öyle mi? Beyaz bir perdeye yansıyan cansız ışık oyunları kanlı canlı arkadaşlardan daha önemli olabilir mi? Eğer böyle düşünüyorsam gerçekten kafayı yemiş bir sosyopata mı dönüşüyorum demektir? Ya da şöyle sorayım, Jesse veya Celine'den arkadaş olur mu? Ya seni en iyi anlayanın onlar olduğunu düşünmeye başlamışsan? Sanırım bu da ayrı bir klinik vakanın başlangıcı olurdu.
       Ankara'ya gidildi, biletlerin üzerinde yazan saatte dönüş otobüsüne binildi, kafayı cama dayayıp klasik pozda filmin nasıl devam ettiği düşünüldü, şehre dönüldüğünde filmin devamını bilen en az bir sinema dolusu insanın varlığına tahammül edildi, haftalar süren ısrarların sonunda korsan dvd kopyası bulundu ve koşa koşa eve gidilip dvd çaların haznesine özenle yerleştirildi. Kötü alt yazı, arada siyah beyaza dönüşen görüntüler ve kayıp araba içi sahnesine rağmen film ilgiyle izlendi. Sondaki Nina Simone bitene kadar dinlendi, internetten Nina Simone diskografisi indirildi, ayrıca filmde çalınan şarkının konser yorumu indirildi, bir başka yorumu daha takılınca ağa, o da indirildi ve ertesi sabah işe gidilirken sadece bu şarkılar dinlendi. Üç gün başka bir dünyada yaşandı, Viyana değil, Paris de değil, iki şehir de umurumda değil, bu dünya başka bir dünya, Linklater ve görüntü yönetmeninin dünyası, Kim Krizan ve Linklater'ın karakterleriyle Türk kahvesi içebildiğin bir dünya. Sonrası bildiğiniz gibi, bir film filmdir işte, ötesi değil, sabah çapaklarını temizlemeye devam et.
       Tam da filmi unuttuğunu sandığında, evliliğinin ve normal hayatının yarısının ortalamayı geçtiğini kutladığında, az buz değil önemli bir eşiktir bu, yeni bir bildirim; bu defa herkeste son teknoloji, bilgiden kaçman olanaksız, filmin devam edeceğini öğrenirsin. Aynı yönetmen, aynı oyuncular, farklı şehir. Günün, haftanın, yılın müjdesidir. Senden başkası önemsemez gibi görünse de içten içe öyle olmadığını bilirsin. Sorun şu ki ne onların kim olduğunu bilirsin ne de öğrenmek istersin. Nasıl olsa film festivale geleceği gün öğreneceksin. Öyle de olur, haberden neredeyse iki yıl sonra film üç gösterim için şehre gelir. Uzun bir süre sırf filmi görmek için kart almayı düşünürsün. Kafayı yemiş olduğuna güzel bir kanıt. Ama az biraz akıl kalmıştır başında ya da sen öyle sanıyorsun. Biletlerin satışa çıkacağı saate kurarsın cep telefonunu ve çalmasını beklersin. Cebin çalar veya çalmaz, sen uyanmazsın.
       Uyandığımda ilk iş nete girdim ama o saatten sonra bilet bulabileceğime inanacak kadar da saf değilim.. Ne kartım ne de karta sahip tanıdığım, ne de bana fazladan bilet almayı akıl edecek, planlayacak, sahiden isteyecek bir arkadaşım vardı. Dert değil kaçak yollar var, yüz beşinci kez nette filmi arama ve yüz bilmem kaçıncı fake dosyanın indirilmesiyle sonuçlanan beyhude çabalar... Ticari gösterim tarihi aylar sonra açıklandı. Takvime işaretlenen o güne dek karpuz ekmek peynir yenerek yaşamaya tutunuldu. Gün gelir, saatler geçmez, saatler geçer, yol bitmez, yürüyerek sinemaya ulaşılır, biletlerin ucuzlamasına sevinilir ama anlamsız bir sevinç bu, bunca beklemenin değerini kimse hesaplayamaz.
       Öyle ya da böyle boş bir yer buldum, salondaki tek sap olduğumu fark ettim ama umursamadım. Film başladı. Jesse, kızıl sakallarına ak düşmüş Jesse kurumuş, onu kurutan ne bilmiyorum. Yanındaki çocuk mu sanmam, kendisi oğlundan çocuk. Kırk yıldır görmediğim dostumu görmüş gibiyim. Kamera çocuktan ayrılır ve o bakış, dünya üzerinde Ethan Hawke'tan başkasında göremeyeceğiniz o bakış şu an Jesse'nin suratından bize doğrudur. Ve tanıdık bir melodi çalınır kulağımıza, Linklater daha ilk sahneden niyetini belli etmiştir, bu filmde kimse aşık olmayacak. Ama belki de ilk defa gerçekten aşktan bahsedecekler. Tüm serinin en sevdiğim anları işte bu anlar artık, Jesse'nin oğlunu havaalanında bırakıp Celine ve kızlarına doğru yürüdüğü sahne. Film sinemaya dönüşmüştür. Bundan böyle herkesin en sevdiği filmden bahsetmiyoruz, sinema aracılığıyla yaşayan arkadaşlarımızı izliyoruz aslında.
        Film biter, ben de. Yerimde daha fazla kalmak istemem, ilk çıkan ben olurum sinemadan, kalabalığa karışırım, bir kitapçıya dalarım şapşal şapşal, boş kitaplara bakarım, dvdlere dokunup arkalarını okurum, okuduğumdan bir şey anlamam, hiçbir şey almadan çıkarım dükkandan, yürüyen merdivenlerin beni evime kadar çıkarmasını dilerim, ancak metrobüse taşır merdivenler, gerisini ben hallederim, şu yürüyen cesedi daha ne kadar taşımam gerekecek kim bilir, belki bir dokuz yıl daha.
     

10 Kasım 2011 Perşembe

6 – Rain Man


1988 : Barry Levinson

Tek cümleyle
Bir yuppie’nin otistik kardeşi aracığıyla bencilliğinden sıyrılışı

Ne zaman
1991 yılı içinde bir gece

Nerede
Batman’da, TV karşısında, TRT’de.

Önemi
80lerde çocuktum. Neler olduğunun farkında değildim. 90ların sonuna doğru önceki on yıl hakkında okuduklarım beni aydınlattı. Dünyada ve yaşadığım ülkede 80li yıllar farklı tezahür etmiş. Dünya, tabi burada kastedilen gelişmiş ülkelerin kapalı dünyasıdır, kapitalizmin en cengaver zamanlarını yaşarken ülkem yeni tanışıyordu bu cengaverle. Haliyle o zamanın toplumsal sonuçlarının filmlere yansımasını ancak yıllar sonra belki 90ların sonuna doğru okumaya başladık ya da bendim bir tek belki geç kalmış olan.

Dünyamızda halen yaşayan bir tür olarak başkasının parasından para yapan sahtekar para simyacıları brokerlar veya dilimizce simsarlar ile tanışmam mevzubahis film sayesinde oldu. Filmi izlemeden önce karakterin ilgimi çeken tek yönü kendisini canlandıran aktördü zira bu ünlü şahıs rüyalarımızı süsleyen karşı cinsin duvarlarını süslüyordu ve o zamanlar o duvarların yakınında olmak için sağ gözümü verirdim. Ne var ki filmi izledikten sonra itiraf etmem gerekirse özdeşlik duyduğum otistik kardeş olmuştu ve bir zamane nördü olarak çok da garip değildi bu. Tabi ki Dustin Hoffman’ın bunda rolü büyüktü ama sanırım esas pay, karakter ile paylaştığımı düşündüğüm duygularımındı. Kendimi fazla önemsemem sebebiyle karakterin yeteneklerinin bazılarına sahip olduğumu düşünüyor, onun yaptıklarını yapmaya çalışıyordum. Ne var ki yıllar sonra filmi tekrar izlediğimde karakterle yetenekten çok sosyallik konusunda ortaklıklar taşıdığımı fark ettim. Demek ki filmde beni asıl etkileyen insanlarla ilişki kuramayan bir adamın zaman içinde biriyle dans edebilecek kadar sosyalleşmesiydi.

Yönetmen bu dönüşümü farklı bir şekilde züppe kardeşe de yaptırarak aynı zamanda bir dönem eleştirisine giriyor. Cruise’ın cuk oturan oyunculuğu ile çizilen yakışıklı, iş bitirici, meşgul erkek imajını kardeşine gösterdiği sevgisi ile tamamlıyor. Böylece film otizmden biraz bahsederek başka bir hastalığı iyileştiriyor. Filmin sonunda ise Hoffman ait olması gereken yere geri dönüyor. Aslında kimse onu kabullenmiş olmuyor hastalığıyla, sadece güzel bir deneyim yaşamış olmakla kalıyor.

Özetle tam da akademinin sevebileceği ve hürriyet pazarın şiddetle önerebileceği bir film. Açıkçası listeme girmesinin sebebi zamanında beni gerçekten etkilemiş olması. Özellikle otistik karakterin yeteneklerini sergilediği sahnelere bayılırdım. Ancak zamanla filmin etkisi solmaya başladı ve geriye dönüp baktığımda filmin ana mesajında ciddi kusurlar bile buluyorum. Yine de geçmiş hep o zamanki haliyle güzel ve şimdiden geriye dönüp baktığımızda tek yapabildiğimiz o anları da kabullenmek. Neden sevmediğimizi bilmek bazen neden sevebileceğimizi de öğretebilir bize.

Ödül
Filme akademi bayıldı, en iyi film ve yönetmen de dahil olmak üzere 4 kez ödüllendirdi. Hoffman kariyerinin zirvesine ulaştı belki de. Cruise ciddi bir aktör olma yolunda ilk adımı attı. Yönetmen Levinson ise kalburüstü filmler yönetse de bir daha bu seviyeye çıkamadı.

Yıllar Sonra
Otizmin halen tedavisi araştırılıyor. Arada filmlerde çıkıyor karşımıza.
Filmdeki Iko Iko adlı Belle Stars şarkısı kültleşti. Halen retro kültürün vazgeçilmez öğelerinden. Hoffman uzun süre akademinin radarından uzak kaldı. Cruise ise Vietnam gazisi olup ödülüne kavuştuktan sonra yavaş yavaş kendini tarikata verdi. Bir yerlerde embriyo yemekle meşgul olabilir.


26 Ekim 2011 Çarşamba

5 – The Godfather 1-2


1972-74 : Francis Ford Coppola

Tek cümleyle
Amerika’ya göç etmiş Sicilyalı bir kaçağın New York’ta kurduğu ailesinin büyüme hikâyesi

Ne zaman
1990 veya 1991 yılı içinde bir hafta sonu gecesi

Nerede
Batman’da, TV karşısında, TRT veya Magic Box kanalında.

Önemi
Erkeklerin dünyasının anayasası. Sanırım “you’ve got e-mail” filminde şöyle bir iddia geçiyordu; hayata dair her sorunun cevabı baba serisinde gizlidir. Filmleri ilk izlediğim yaşlarda bu iddiayı doğrulayacak bir cevap bulamamıştım ancak yıllar boyu tekrar tekrar izlediğimde her seferinde bir yenisiyle karşılaştım. Herhalde Baba filmlerini unutulmaz kılan en önemli unsur da bu zenginliğidir. Perdeden yansıyan görüntülerin kendi içimizdeki bir gerçeğe de işaret ettiğini hissederiz ve bu gerçek, insan olmanın özelinde bir erkek olarak doğmanın kişiyi kaçınılmaz felakete nasıl götürebileceğidir. Mesele erkek olmanın ötesinde erkek olarak doğmuş olmaktadır. Yeni doğan bir bebek olarak daha ilk andan itibaren cinsiyetin ön plana çıkartılmasıdır. Birçok okumanın yanında özellikle son izlemelerimde Baba filmlerinden çıkardığım okumalar hep bu temanın çevresinde dolandı. Bu da filmlerin neden erkekler tarafından daha çok sahiplendiğini anlamamızı sağlıyor. Yazık ki filmin en büyük eksikliği de tamamen olmasa da kadınları neredeyse yok saymasıdır. Bu yüzden film tek taraflı bir klasiktir bence.

İlk film “Amerika’ya inanıyorum” cümlesiyle açılır. Oldukça ironik bir açılış cümlesidir. Son izlememde tüm filmi yaşadığım topraklar üzerinden değerlendirmeye çalıştım ve buradan bakıldığında açılış cümlesi yeni bir anlam kazandı benim için. Ben Türkiye’ye inanıyor muyum? Neden inanmıyorum? Adalet sisteminden dolayı mı? Hayallerimi gerçekleştirmek için yanlış ülke olmasından dolayı mı? Yoksa yanlış hisseden ben miyim? Son günlerde inandığım zamanlar git gide yerini inanmadığım zamanlara bırakıyor ve tıpkı biraz sonra bahsedeceğim cenaze levazımcısı gibi adalet arayışı içindeyim. Umutsuz olan ise benim gidebileceğim kimse yok.

İlk cümleyi sarf eden karakter kendi halinde doğrulara inanmış bir cenaze levazımcısıdır. Düşler ülkesine gelip bir aile kurmuştur. Yetenekleri doğrultusunda bulduğu/yarattığı/tek yapabildiği iş koluyla ailesini geçindirmektedir. Buraya kadar Amerika hep onun yanındadır. Güvenli ve huzur içinde yaşayabilmesi için oluşturulmuş yasalara uyduğu sürece kimseye muhtaç değildir. Ancak hayatı düşlerini gerçekleştirebilmekten ibaret değildir. Geldiği yerden kendisine miras kalmış bir onur/şeref duygusuna da sahiptir ve belki de en yüksekte tuttuğu bu duygudur. İşte bu duyguyu Amerika garanti altına alamaz. Çünkü Amerika’nın kişiye özel bir şeref kavramı yoktur. Hatta genel bir şeref kavramıyla da işi yoktur. Bu soyut kavramın güvencesi somutlaştırılamadığı için veya somutlaştırılabilmiş hali toplumun her kesimini aynı şekilde tatmin etmediği için koruma altına alınamaz. Bu yüzdendir ki cenaze levazımcının kızı İtalyan olmayan bir çift Amerikalı erkek tarafından tacize uğrayıp, dayak yediğinde, yüzü darmadağın olduğunda, Amerika’nın verebileceği karşılık babayı tatmin etmez. Baba en değer verdiği varlığına dair en çok önemsediği duyguyu, şerefini kaybettiğine inanmaktadır. Bunun karşılığı kesindir, onu kendisinden alanların canlarının alınması. Çünkü babaya göre kızının hayatı sona ermiştir ve suçlular aynı şekilde cezalandırılmalıdır. Ancak medeni hiçbir yasada bu suçun karşılığı ölüm değildir. Medeniyetin matematiği basittir, ki Marlon Brando çok güzel ifade eder bunu, benden para için cinayet işlememi istiyorsun ancak kızın halen hayatta. Medeni toplumlar şeref kavramına yaşama hakkından daha fazla değer vermez. Onlar için esas olan bireyin hayatta kalmasıdır. Bireyin yaşayacağı hayatın şekli veya biçimsel değeri onu ilgilendirmez, çünkü ona göre her birey kendi yaşamından sorumludur ve bunu kendi değer yargılarına göre nasıl yaşayacağı sadece ona bağlıdır. Tecavüze uğramış genç bir kızın yaşama devam etmemesi için bir sebep yoktur. Tek yapması gereken üstesinden gelmek ve olayın kendisini güçlendirdiğini düşünmek. İşte bu noktada modern dünyaya isyan edenler şeref, onur, aile gururu gibi kavramları baş tacı etmiş ve bu değerler uğruna ölümü önemsemeyen geri kalmış topluluklardır. Genellikle de modernleşme yolundadırlar. Yolun başında olduklarından veya bir türlü yola girmeyi beceremediklerinden dolayı ölümüne savundukları değerleri her şeyin önüne koymaya devam ederler. Baba filmleri böyle bir ailenin destansı hikayesinin anlatımıdır.

Coppola’nın filmi çekerken tercih ettiği sükût altındır tarzı özellikle doruk noktası sahnelerde çok iyi işliyor. Baba’nın suikastı sahnesi mesela, o kadar sakin ilerliyor ki, insan gerçekte de böyle mi oluyor diye düşünmeden edemiyor. Gerçekten de hayatımızdaki dönüm noktaları genelde hiç haber vermeden ve yaşarken ne olduğunu anlamadan gelip geçer. Keza Pacino’nun satılık komiser ve uyuşturucu tacirini öldürdüğü sahne de öyle. Ani, kısacık süren ve sessiz bir sahne. Sahnenin hazırlığı ve sonrası çok daha uzun yer tutar filmde ve gerilim iyice tırmanmışken izleyiciyi şoka uğratarak duygusal boşalımını sağlar, sonrasını merak ettirmeye başlar. En zoru hep en az şeyin gösterildiği sahneleri çekmektir. Çünkü o en az şey o kadar ortadadır ki sürekli dikkatimizi çeker ve başka bir şey de olmadığı için tüm ilgimize maruz kalır. Görebileceğimiz bir falso tüm anın içine eder. Ondandır ki, böyle sahnelerde ve tüm filmde detaylar çok önemlidir. Kostüm, ses, müzik hepsi yerli yerindedir. Fazlası her şeyi berbat etmeye hazırdır.

Oyunculuklar ise oldukça ölçülüdür. Zaten oyuncu seçimi aşamasında birçok güçlük halledilmiştir. Bu da bana göre yönetmenin dirayeti sayesindedir. Özellikle Al Pacino konusundaki kararlığı takdir edilesidir, bugünden baktığımızda Michael Corleone karakterini farklı bir ismin canlandırması ihtimalini aklımıza bile getirmek istemiyorken, filmin ön yapım aşamasında bu ciddi bir ihtimaldi ve yönetmenin ısrarı sonucu filme dâhil edilmişti Pacino. Filmdeki tek abartılı oyunculuk Brando’ya aittir ve o da bunu hak etmektedir gerçekten de. Marlon Brando benim favori oyuncum değildir, ancak tarihteki yerini inkâr etmek küfürdür ve ağzıma yakışmaz. Birçoklarına göre en iyi performansını gösterdiği Baba filminde Brando, mafya babası tiplemesine yepyeni bir anlayış getirmiştir. Onu izlediğimizde eli kanlı bir katili değil de gerçek bir aile babasını izlediğimiz yanılgısına kapılırız ve filmin çok yerinde de bunu sürekli dile getirir kendisi de. İşlediği suçlar işinin parçasıdır ve tanrı onu mutlaka affedecektir. Devlet tarafından sağlanamamış bir adaletin şaşmaz temsilcisidir. Duvall, Caan, Keaton gibi diğer oyuncular da karakterlerini başarıyla canlandırıyorlar. Aslında her birinin oyunculuğu hakkında ve filmin atmosferi, genel yönetimi hakkında sayfalarca yazılabilir ancak ben filmde anlatılanlardan bahsetmek istiyorum daha çok.

Baba’ya suikast girişimi sahnesinde Fredo’nun beceriksizce silahını düşürüp iktidarını kaybettiği ve kaldırıma serilmiş babasına sarılıp ağlaması bana göre filmin en dokunaklı sahnesidir. Daha önceki bir sahnede Frank Sinatra tezahürü Johnny’e kız gibi ağladığı için köpüren baba öz oğlunu bu halde görmek istemezdi herhalde. Ancak için için de bilirdi böyle davranacağını. Hiç bahsedilmemişse de benim çıkardığım bir anlama göre Fredo gizli bir eşcinseldir ve Baba’dan o kadar çok korkmaktadır ki, değil bunu dile getirmek en ufak imasından bile hayatı boyunca kaçmıştır. İtiraf edemediği duygulardan dolayı hep başarısızlık duygusu içinde yaşamaya mahkûmdur. Bu başarısızlık duygusu gün gelir aslında hiç istemediği ya da bilinçaltında sürekli istediği kardeşinin ve ailesinin öldürülmesi planlarına suç ortağı olmaya kadar götürür kendisini. Erkek olmayı reddedemeyen, öte yandan beceremeyen de Fredo’nun sonu da böyle gelir zaten. En büyük günahı erkeklerin dünyasındaki en güçlü imge Baba’yı ve el üstünde tutulan aileyi yok etmeye çalışmasıdır. Micheal’ın gerçeği öğrendiği sahne korkunçtur, Pacino benzeri zor rastlanır bir oyunculukla suratında binbir duyguyu aynı anda gizler ve daha zoru bunu izleyiciye gösterir. Çelişki gibi görünen bu durum ancak filmlerde mümkündür çünkü izleyiciler olarak ancak biz Mike’ın neye tepki gösterdiğini biliriz ve suratındaki ifadeyi anlayabiliriz. Sinemanın gerçeklikten en büyük farkı budur ve benim de en bayıldığım yönüdür. Hayatta asla olamayacağım bir konumdayım film izlerken, tanrının yeri. Mike kardeşini asla affetmez ve hayatı boyunca pişman olma pahasına ikinci filmin sonunda ölüm emrini verir.

İkinci filmin sonu bence serinin gerçek sonudur. Sonrasında çevrilen üçüncü film iyi niyetli bir çabanın ötesine geçememiştir ne yazık ki. İkinci filmin sonunda izlediğim flashback seri hakkında ve bizim hakkımızda o kadar çok şey söyler ki. Baba’nın doğum günü için onu beklerken aile Mike’ın kararını tartışmaktadır ve bu karar kimse tarafından onaylanmamıştır. Mike her zaman aile işlerinden en uzak olan olmuştur ve eğitiminin sonunda ailesinin yanında kalmaktansa askere gitmek istemektedir. Suçu aile kurumunun üzerinde başka bir kavram geliştirmesidir, ülkesi. Doğduğu yer olmasına rağmen gerçek vatanı bile değildir Amerika ama Mike bu ülke için savaşmaya kararlıdır. Çünkü uğruna savaştığı asıl şey inancıdır. O da en baştaki cenaze levazımcısı gibi Amerika’ya, düzene, adalete, moderniteye inanmaktadır. Köklerini inkar etmeden bu ülkede makul bir hayat sürebileceğini düşünmektedir. Ailenin dışından birini sevmiştir, muhtemelen onla evlenme planları yapmaktadır ve tüm niyeti arada sırada ailesi ile de görüştüğü sıradan bir Amerikalı hayatı sürdürmektir. İlginç olan tüm ailesine ve en başta babasına karşı gelebilecek gücü kendinde bulabilmesidir. Bu yönüyle aslında daha o zamandan beri babasına en çok benzeyen olduğu ortadadır. Bence bundan dolayı babasının en sevdiği oğludur. Yine de bu sevgi oğlunun kararına saygı duymasına engel olmaz Baba’nın ve karşı yöndeki tüm beklentilere rağmen kararı kabullenir. Kapı çalar, Baba’dır gelen, masadaki herkes karşılamak için masadan kalkar gider, bir tek Mike kalır masada, tek başına oturmaya devam eder. İçeriden kutlama seslerini duyarken biz halen Mike’ı izleriz. Muazzam bir sahnedir. İkinci filmin sonunda Mike’ın inancı için neleri fedaya hazır olduğunu öğreniriz ve bunu öğrendiğimiz an öbür zamanda Mike’ın düşüşünün, başarısızlığının da başlangıcıdır. Bu anı bu kadar acıtıcı kılan da öğrendiğimiz yeni bilgidir zaten. Yönetmenliğin de ötesinde kanımca usta bir hikayecilik başarısıdır bu kurgu. Filmin sonu birden öyle bir anlam kazanır ki tüm seriye bakışımız değişir. Anlarız ki Coppola bir yükseliş değil düşüş hikayesi anlatmaktadır ve bu bir erkeğin inancından nasıl vazgeçmek zorunda kalışının hikayesidir.

Baba en başından bunu öngörmüştür ama. Oğlu Mike ile kendisini son gördüğümüz sahnede ondan özür diler neredeyse. Senin için bunu istememiştim der, oğlu için düzenin içinde hatırlı bir mevkidir asıl hayali. Yıllar önce, taşıdığı çiçek hastalığı virüsü ile birlikte tek başına bir çocuk olarak yeni bir ülkeye ayak bastığında hedefi; yeni dünyanın kurallarına ayak uydurup sonunda yönetilen de yönetene geçmiş olmaktı. Babasından hayalini oğlu Mike devralır ancak o da bu hayali gerçekleştiremez ve üstelik bir sonraki kuşağa bile devredemez. Üçüncü film bir yenilginin resmidir sadece, belki de Coppola’nın mafya kültürünü yüceltme eleştirilerine karşı verdiği yumuşak bir cevaptır, resmi finalde yaşlanmış Pacino’nun kuru bir yaprak gibi sandalyesinden yere düşmesi düzenin yılmaz şakşakçılarının yüreğine su serpmek içindir. Kendi adaletini yaratmak isteyen bir adamın yalnız başına yıkılışıdır.

Enteresan olan babasından farklı olarak Mike’a böyle hazin bir ölümün layık görülmesi. Oysa Mike tüm iyi niyetiyle belki babasından bile fazla bir düzene uyma çabası içindedir. Serinin başında sevgilisine ailesi gibi olmadığını söyler, çevresindeki herkes ona sen bu işe karışma der gibi bakar, hali tavrı hep dışlanmış biri gibidir. Ne de olsa o ailenin yanında kalmaktansa kendi doğrusunun peşinde koşturmuş bir isyankârdır. Ne zaman ki babasını yaralı yattığı hastaneden sadece aklını kullanarak bir başına kurtardığında o zaman Mike kaçınılmaz olana ilk adımını atmış olur. Geride bıraktığı sevgilisine hiçbir söz verememiştir ve haklı da çıkar, daha o geceden, sevgilisinin yıllar boyunca göremeyeceği bir tehlikenin içinde bulur kendisini. Peki Mike, ailenin en pis işini bir anda neden üstlenmek zorunda hissetmiştir? Ailesine olan saygısından mı? Babasına sevgisinden mi? Kendini kanıtlamak mı? Bu sorunun cevabı filmde biraz muğlâk. Benim fikrim Mike’ın kibrine yenildiğidir. Mike sonradan görüleceği gibi akıl almaz derecede zeki/kurnaz ve soğukkanlı bir karakterdir. Ablasının suratına bağıracağı gibi son derece acımasızdır da. Babasının sonradan maçoların mottosu olacak öğüdünü dinler, kadınlar ve çocukların dikkatsiz olmaya hakkı vardır ancak erkeklerin asla. Ailenin sonraki liderliği için ablasının lafı bırakın geçmesini akıllara bile gelmez. Ancak sonuç ortadadır, çilekeş annenin iki oğlu da ecelleriyle ölmez ve daha fenası içlerinden birinin katili kardeşidir. Aileyi korumak için her şeye katlandığına inan Mike serinin gerçek sonunda kendi ailesini bile bir arada tutamaz. Bu konuya biraz sonra döneceğim ancak şimdi serinin başına yeniden dönmek istiyorum. En baştaki düğünde aile fotoğrafı sahnesinde Mike sevgilisini davet eder poza, ki bu fotoğrafın çekimi kendisi geciktiği için bekletilmiştir, bu hem ailenin bir arada olmasına verilen önemi, hem de Mike’ın tüm duyarsızlığına rağmen kendisini halen ailenin bir parçası olarak gören Baba’nın inadını gösterir. Mike da buna cevap olarak sevgilisini de poza katar. Ailesine sormaz bile, onların onayını almak umurunda değildir. Önceden kazanmış olduğu özgürlüğü dolayısıyla kimsenin ona söyleyecek lafı da yoktur artık. Sonra bir gün aniden kimsenin beklemediği bir yüreklilikle babasını öldürmek isteyenleri kendi elleriyle öldürmeye karar verdiğinde de özgür seçimini yapmıştır. Bile isteye bu yola girmiştir, söz veremediği sevgilisinden yıllar boyu ayrı kalmış ve sürgünde evlenmiştir de hatta, yine de dönüp dolaşıp belki onun için modernitenin tek temsilcisi olan öğretmen sevgilisinin karşısına çıkar.

Bu noktada Mike ile Kay ilişkisine daha yakından bakmak isterim. Mike geleneklerine bağlı bir ailenin, özgürlüğünü ilan etmiş üyesidir. Kay ise düzenin yolundan gitmiş bir ailenin modern yöntemlerle büyütülmüş öğretmen kızıdır.(nedense filmde Kay’in ailesi hakkında hiçbir bilgi yer almaz, ne de olsa kadınlar yoktur bu dünyada) Peki kim kime âşıktır? Yıllar boyu onu arayıp sormayan bir erkeğin, yalanlarına rağmen eşi olmayı kabul etmiş Kay mi, gitgide mutlak gücün etkisi altında egosu şişmekte olan ve daha makul bir eş adayı ile evlenme serbestliği içinde olmasına rağmen eski sevgilisine dönen Mike mı? Kestirmek zor, çünkü Mike hep kapalıdır. Öfkesinde de, şefkatinde de. Kay çocukları için eve döndüğünde suratına kapıyı kapatacak kadar da kindardır. Ancak tüm bunları yaparken bile neler hissettiğini söylemek zor. Kay ise çabalar. İnanmaya ve çaba göstermeye hep hazırdır. Ama o kadar çok kandırılır ki. Yönetmenin bir bakış açısına göre çocuğunu aldırdığı için Kay’i sorumsuz gösterme çabası içinde olduğu söylenebilir ancak bence asıl vurgulanan yalnız bırakılmış eşin çaresizliğidir. Sürekli yalanlarla oyalandırılan, düzene uyma vaatiyle yılları tüketilen bir anneden böyle bir eşe yeni bir çocuk vermesi beklenebilir mi? Kay aslında Mike’tan güçlü olduğunu boşandıktan sonra anlar ve üçüncü filmde eski kocasına da gösterir bunu. Başından beri Mike’a duyduğu aşk için yeterince sabır göstermiştir ancak karşılık görmeyen her çaba eninde sonunda yok olmaya mahkûmdur. Mike için ise içinde kendini bulduğu dünyanın meseleleri o kadar ölümcüldür ki aşk belki de en son aklına gelir, yıllar sonra sürgün edildiği toprakları ziyaretinde. Filmi izlediğim kerelerde bazen Mike’a hak verdim, bazen Kay için üzüldüm, bazen Mike’a çok kızdım, bazen Kay’i suçladım. Sanırım bu gelgitli yargılarım film karakterlerinin de yaşadıkları çıkmazın sapalarını oluşturuyor. En acısı ise Mike, Kay’e verdiği hiçbir sözü tutamadan ölüyor. Güçlü görünen, böyle olduğu iddiasıyla örnek gösterilen, hatta efsaneye dönüşmüş bir adam için hazin bir son.

En büyük kardeş Sonny de ilgi çekici bir karakterdir. Tüm öfkesi ve bitmez gibi görünen kudretiyle Baba’nın öncelikli veliahdıdır. Ne yazık ki babasından alması gereken zeka ve sakinliğini koruma becerisinden yoksundur. Sürekli fevri karar verir ve kararlarını çokça geri alır, consigliari’den akıl alır ve genelde başkalarının doğrularını uygular. Kaba kuvvet yanlısıdır ama uyguladığı şiddet her seferinde misliyle geri döner kendisine. Sonu da bu yüzden korkunç bir şekilde resmedilmiştir. Serinin en vahşi sahnesidir katliamı. Mafyanın insanlıktan çıkması en iyi bu sahnede gösterilir belki de. Ailenin en gelenekselci üyesidir ancak öte yandan karısını sıkça aldatarak kendi ailesine karşı da saygısızdır, babadan sıkça azar işitir bu yüzden. İlk çocuk olduğundan omuzlarındaki sorumluluğu taşımaktan hatalar yapar, kız kardeşini korumaya çalışırken tuzağa düşer ve kendi sonunu hazırlar. Karakteri Baba’nın ateşli ağabeyinden izler taşır. Yazık ki ikisinin de ömrü uzun olmaz. Caan rol için biçilmiş kaftandır. O da bu doğru seçime uygun olarak tüm yeteneklerini sergiler.

Baba filmleri üzerine sayfalarca yazabileceğimiz, saatlerce konuşabileceğimiz zenginlikte. Eninde sonunda herkesin çıkarımı da kendine. Her izleyişte de değişecektir muhakkak bu çıkarım ancak filmlerin eskimeyeceği değişmez bir gerçek olarak hep kalacaktır. Erkeklerin kendilerine farklı bir açıdan bakmaları, kadınların da erkeklerin dünyalarını bir erkeğin gözüyle gözlemleyebilmeleri için bu unutulmaz seri yıllar boyu izlenecek.


Ödül
İlk film en iyi film, senaryo, erkek oyuncu(Brando); ikinci film ise en iyi film, yönetmen, yardımcı erkek oyuncu(De Niro), senaryo, müzik ve sanat yönetimi Oscar’larını toplamıştır. İlk film aynı zamanda müzikleriyle de Altın Küre almıştır. Bunun dışında da birçok festivalden düzinelerce ödüle layık görülmüştür seri. Dikkatimi çeken ödüllerin verildiği kurumlardaki Anglosakson yoğunluğu. Nedense zamanında öteki dünyada popüler zeminde yarattığı ilgi ödüllere yansımamış.

Yıllar Sonra
Seri tam bir popüler kültür ikonu oldu. Sayısız göndermeye maruz kaldı. Yıllar içinde değeri daha da arttı ve günümüzde fetişist listelerin(benimki gibi) baş tacı olmaya devam ediyor. Birçok hayran üçüncü filmin görece başarısızlığına rağmen halen umutla yeni bir film beklemekte serinin yaratıcılarından.

Coppola, başarılı kariyerine seri boyunca ve sonrasında da Dracula, Rumble Fish, Apocalypse Now, The Conversation gibi filmlerle devam etti. Son yıllarda bir yaratıcılık krizine girdiği gözlense de tarihteki yeri hazır.

Pacino, sonuna kadar hak ettiği Oscar’ına 7 adaylık sonrası Kadın Kokusu filmindeki performansıyla ulaştı. Seri, özellikle Pacino’nun kariyerinin çıkışını sağladı, karanlık bir dönem yaşamasına rağmen kendini toparlamasını bildi ve günümüzün en saygın oyuncularından biri olarak yakın zamanda yaşadığım şehri de ziyaret etmeyi planlıyor. Kendisini imkan olursa sahnede izlemek ayrı bir zevk olacak.

Brando, seriden kazandığı Oscar’ı çakma bir Amerikan yerlisine aldırdı, tavrını/şovunu gösterdi yine. Bence az ama öz bir kariyeri oldu. Kötü yaşlandı.

De Niro, nedense seriye tam ait olamadı bir türlü, oysa çok önemli bir rolü vardı seride ve performansı neredeyse Brando seviyesindeydi. Zaten kendisi, serinin dışında da devasa bir kariyere sahip bir efsaneydi hep.

Nino Rota’nın yarattığı tınılar belki filmden bile daha popüler oldu. Neredeyse popüler kültürün bir halk ezgisine dönüştü.

Duvall, Caan, Keaton ve diğer tüm oyuncular serinin de başarısıyla kariyerlerinde hep saygı duyulan oyuncular oldu. Özellikle İtalyan oyuncular sonraki mafya filmlerinin de aranan yüzleri oldu.

Son olarak her şeyin yaratıcısı Mario Puzo’dan bahsetmek isterim. New York doğumlu usta, yazdığı romanlar içinde en az sevdiği Baba serisi ile herkesin aklında kalmıştır. Sicilyalı, Son Don(Türkçesi komikmiş), Omerta gibi kitaplarıyla ve birçok film senaryosuyla da tanınır. Seriye yeni bir hikaye yazmayan başlamışken 1999 senesinde aramızdan ayrılması vakitsizdir. Umarım gittiği yerde yazdıklarından daha çok huzura kavuşmuştur.

19 Ekim 2011 Çarşamba

4 - All Quiet on the Western Front


Lewis Milestone

Tek cümleyle
1.dünya savaşına gönderilmiş henüz çocuk yaşta askerlerin katli

Ne zaman
1990 yılı içinde bir tatil akşamı

Nerede
Batman’da, TV karşısında, TRT2’de, sinema-edebiyat kuşağında.

Önemi
Savaşın dehşetiyle ilk tanışıklığım. İlkokulu bitirmek üzereyken tanışmıştım bu filmle. O zamanlar teyzemin hediyesi Can Yayınları çocuk kitaplığını hatmetmekle meşguldüm. Sanırım kişiliğimi bulduğum yıllardı. Hayatımda savaş görmemiştim. Hakkında bildiklerim sadece okuduklarımdı. Bazıları, özellikle tarih kitaplarında yazılı olanları kahramanlık hikayeleriyle doluydu ancak benim ilgimi çeken diğer kitaplarda anlatılan trajedilerdi. Okulda bu kitapları okutmazlardı, harçlığımdan biriktirdiklerimle en yakın kırtasiyeden satın aldığım kitaplardan öğrenirdim bu hikayeleri. Ve bir de arada bir karşıma çıkan böyle filmlerde.

“Batı yakasında yeni bir şey yok” diye Türkçe’ye çevrilen filmimiz bir edebiyat uyarlaması. Erich Maria Remarque adlı bir Alman yazarın anılarından yola çıkarak yazdığı bir edebiyat klasiğinden Moldova doğumlu Ukrayna göçmeni bir ABD vatandaşı Lewis Milestone tarafından beyaz perdeye aktarıldı. Film 1.Dünya Savaşı öncesinde milliyetçilik duygularıyla heyecanlandırılan bir Alman gencinin savaşta karşılaştığı dehşeti anlatıyor. Çocuğun içindeki milliyetçilik duyguları yerini zamanla ölüm korkusuna ve savaşın anlamsızlığı karşısında duyduğu öfkeye bırakıyor. Çaresizlik içinde ruhunu saf tutmaya çalışan genç asker filmin sonunda dramatik bir şekilde acı sonla karşılaşıyordu.Filmin gücü hem hikayesinden hem de anti militarist tavrından kaynaklanıyordu. 1930 yılında böyle bir film çevirmek cesaret işiydi. Nitekim film Nazi Almanya’sında yasaklandı. Alman vatandaşlar İsviçre, Avustralya gibi komşu ülkelere giderek filmi izleme şansını yakaladılar.

Filmi ilk izlediğimde gerçekten çarpılmıştım. O zamana dek savaşlar ile ilgili bilgilerim oldukça basmakalıptı ve her ne kadar kendimi bir savaş karşıtı olarak görsem de bunun ne demek olduğundan emin değildim. Bu filmi izledikten sonra savaş dehşetine karşı olan öfkem gerçek kaynağını buldu. Savaşta kaybettiğimiz sadece fiziki varlıklarımız değildi, esas kaybımız ruhaniydi ve bu kaybın yeri de kolay dolmuyordu. Kirli bir savaşın kıyısında henüz ömründe bir cinayete tanık olmamış bir ufaklık olarak ekrandan zihnime yansıyan görüntüler korkunçtu. Siyah beyazın daha da etkisini artırdığı görüntüler aklımdan çıkmadı uzun süre. Devletlerin birbirleriyle olan kavgasının sonucu işlenmiş resmi cinayetlerin kurbanı genç askerlerin kandırılışı ve bunun farkına varmaları sonucu yaşadıkları çaresizlik duygusu, filmi izleyenlerin söz konusu cinayetlerdeki rolünü sorgulamasına sebep oluyor. Yazık ki bu son derece etkili filme rağmen insanlık tekrar boy gösteren ve bu sefer daha da korkunç olan bir dünya savaşının önüne geçemedi. Belki de filmlerden boylarını aşan görevler bekliyorumdur.

Ödül
Amerikalılar filmi en iyi film ve yönetmen Oscar’ı ile onurlandırdılar. Japonlar da en iyi yabancı film Junpo ödülünü vererek filme kayıtsız kalmadılar.

Yıllar Sonra
Milestone uzun bir yönetmenlik kariyerine devam etti. Ancak Ocean’s Eleven , Mutiny on the Bounty , Front Page gibi daha popüler işler üretmeyi tercih etti.

Başrol oyuncularından Lew Ayres oyuncu ve yönetmen olarak kendini kanıtladı, şöhretler yoluna adını yazdırdı.

Bir diğer başrol Lois Wolheim ise filmin gösteriminden 1 yıl sonra vefat etti. Aslen bir matematikçi olan aktör bu filmdeki rolüyle hep hatırlandı.

Romanın 2012 yılında gösterime girmesi beklenen modern bir uyarlaması yapım aşamasındadır. Mimi Leder’in yöneteceği filmde Harry Potter filmlerinden tanıdığımız Daniel Radcilffe’in başrolde olacağı dedikoduları mevcut.

17 Ekim 2011 Pazartesi

3 - Ladri di Biciclette



1948 – Vittorio De Sica

Tek cümleyle
Ailesini doyurmak için mutlak ihtiyacı olan bisikletini kaybeden bir adamın oğluyla bisikletini arayışı

Ne zaman

1990 yılı içinde bir salı akşamı

Nerede

Batman’da, TV karşısında, TRT2’de, sinema kuşağında.

Önemi
Derinden etkilendiğim ilk film. Filmin sonunda karnıma yumruk yemiş gibiydim ve belki de ilk kez o gün sinema ile ne kadar çok şeyin anlatılabileceğini fark ettim. Bisiklet hırsızı bir klasiktir ve her klasiğin işlevi gereği dünyaya bakışımızı değiştirir. Onu yıpranmaz kılan da her izleyişimizde bizi aynı derecede etkileyebilmesidir.

11 yaşında ilk izlediğimden ötürü bu filmde de beni ilk etkileyen çocuk oyuncunun performansıydı. O zamanlar kendimle özdeşleştirebildiğim karakterlerin olduğu filmler daha çok ilgimi çekiyordu doğal olarak. Ancak filmi tekrar izlediğim ileriki zamanlarda filmde çocuk oyuncunun performansından çok daha fazlası olduğunu keşfettim ve filmin neden bir sinema dersi niteliğinde olduğunu anladım. Esas olanın iyi bir hikaye yakalamak ve doğru mekanlarda anlatmak olduğunu gösteriyor bize De Sica. Aynı zamanda bir aktör olan yönetmen filmi için amatör oyuncularla çalışmayı tercih ederek filmin gerçekliliğini artırıyor. Amatör oyunculardan inanılmaz bir performans çıkarmak da yönetmenin marifeti tabi.

Filmin başında tanıdığımız Antonio Ricci, savaş sonrası Roma’da ailesine bakmak için bir iş bulur ve bu iş için bir bisiklete ihtiyacı vardır. Ne yazık ki çalışırken bisikletini çaldırır ve tüm film oğlu Bruno ile bisikletini aramasından ibarettir. Savaştan sonra sefalet içindeki Roma sokakları ve fakir İtalyan ailelerinin dertleri tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkar. Bir baba olarak Antonio oğluna bakmakla yükümlüdür ancak aynı zamanda onun ahlaki rol modelidir ve bu ikisini beraber sürdürmesi, içinde yaşadığı zamana ve insanlara karşı ahlaki değerlerini savunması ve mücadelesini sonuna dek götürmesi ile mümkündür. Yazık ki Antonio bir yere kadar gücünü korur ve en sonunda ahlaksızlığa yenik düşer. Film burada dürüst bir adamın hangi koşullar altında çalmak zorunda kaldığını gösterir. Bu noktada filmin adı da çok manalıdır, işaret ettiği kahramanımız mıdır, bisikletini çalan mı? Filmin UK ismi çoğul, USA ismi ise tekildir. Bence çoğul olan toplumdakilere, tekil olan ise sadece kahramanımıza işaret etmektedir. Türkiye’de çoğul olan tercih edilmiş. Benim fikrim yönetmenin kahramanı işaret ettiğidir, isim ile. Çünkü film Antonio'nun yürek burkan hikayesidir ve filmin sonunda o artık bir hırsızdır, ne kadar kaçınsa da.

De Sica’nın bir başarısı da filmin evrensel mesajını son derece kişisel bir hikaye ile anlatmayı başarması. Filmin sonundaki Bruno’nun hayal kırıklığı hepimizin içine işliyor. Daha çarpıcı olan ise Antonio’nun utancı. Bu yönüyle film didaktik bir ahlaki söylevi de reddediyor. Bunun yerine kendimizi sorgulamamızı ve kahramanın yerinde olsak ne yapacağımızı düşünmemizi sağlıyor. Başka bir okuma ile de filmden şunu da çıkarabiliriz; toplumun ailenin koruyucusu ve her daim temel direği olarak atadığı baba figürünün, yine toplum tarafından belirlenmiş etik değerlere bağlı kalarak ve yine toplum tarafından yaratılmış korkunç ekmek kavgası içinde ailesini bir arada tutabilmesi bazen bireysel başkaldırı ile mümkündür. Bu bireysellik çoğu zaman kimse görmeden, ki buradaki kimseden kast edilen toplumun kolluk kuvvetleri veya gözcüleridir, ahlaki değerleri çiğnemek ve yine de temiz kaldığını iddia etmek anlamına gelmelidir. Oysa ki gerçek bireysellik babanın kendisine biçilen rolü reddetmesi olmalıydı diye düşünüyorum. Filmin sonunda içimizi en çok acıtan babayı linç etmeye kalkışanların arasında bisikletini çalanların veya çalmasa bile çalınmasına ses çıkarmayanların yüksek olasılıklı varlığıydı. Film boyunca durumuna üzüldüğümüz baba figürünün belki de biz izleyicilerin onay verebileceği bir eyleminin başarısızlıkla sonuçlanması içimizde adaletin yerini bulmadığı duygusu bırakır. Oysa bu gerçek adalet midir? Filmde hiç görmediğimiz bisiklet hırsızının nedenlerini biliyor muyuz? Hissettiğimiz duygudan ötürü biz de utanmalıyız bence ve bu utanç bize kim olduğumuzu hatırlatmalı.

Filmden çıkardığım başka bir mesaj da, adalet duygumuzu tatmin etmesi için yarattığımız devlet kurumunun bu konuda oldukça yetersiz kalması. Film boyunca polislerin elinden bir şey gelmez. Çünkü olay son derece sıradan, sıkça görülen bir vakadır. Devlet kendi yarattığı meşguliyeti sebebiyle bu tür vakalarda bizi kendi başımıza bırakır. Ya eşyalarımıza sıkı sıkı sahip çıkacağız, ya da kendi imkanlarımızla hırsızı bulacağız. Hangimiz çalınan cep telefonunun peşinden koşturmuştur? Artık bu konuda devleti suçlamıyoruz bile, daha çok kendimize kızıyoruz daha dikkatli olmadığımız için veya en kötü her şeyimizi sigortalatıyoruz, kendimizi güvencede hissedebilmek için. Yine de kendi adıma bu imkanlara rağmen adalet duygumun tatmin olduğunu söyleyemem. Bu konuda birincil sorumlu olarak da devlet kurumunu ve içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal sistemi görüyorum. De Sica’nın böyle bir amacı var mıydı bilmiyorum ama yıllar sonra filmini tekrar izlediğimde anlatılan sefaletin kaynağına olan öfkemi canlandırmıştı. Bir başka görüşe göre de insan doğasını sorumlu tutarsak mevcut adaletsizlikten dolayı, bence işini yapamayanları aklamış oluruz. Ve işini yapamayanlardan kast ettiğim en son zümre polislerdir.

Özetle kendisine biçilen babalık kostümünü reddedemeyen ve onuru pahasına oğlunun gözleri önünde hırsız damgası yemeyi göze alan bir adamın dramını anlatıyor bize De Sica. Filmin sonunda yakalandığı zaman Antonio, kalabalık bir karar vermek zorundadır. Ya adalete teslim edeceklerdir pis hırsızı, ya da oğlunun hatırına affedeceklerdir çaresiz babayı. Yüce gönüllülükle affederler babayı. Bizim ne yapacağımız ise belirsizdir. Gözyaşları henüz kurumamış Bruno babasının elini tutarak eve dönüş yolunda iken halen bunu düşünürüz.

Ödül
Akademi 1949’da en iyi yabancı film anlamında bir onur ödülü vermiştir filme. Aynı zamanda film yine aynı dalda Altın Küre, BAFTA ödüllerini de almıştır. Ülkesinde de sinema yazarlarının verdiği ödüllerde, en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi müzik, en iyi senaryo ve en iyi görsel yönetim payelerini toplamıştır. Ayrıca Avrupa’nın diğer ülkelerinde de ödüle boğulan film günümüzde bir klasik olarak görülmektedir.

Yıllar Sonra
Vittorio De Sica hem yönetmen, hem yazar hem de oyuncu olarak öldüğü sene 1974’e dek sinema dünyasının içinde kaldı. Berlin’de Altın Ayı da aldı, Cannes’da büyük ödülü de. Ülkesinin her zaman saygı duyulan bir sinema duayeni olarak hayata veda etti.
Baba rolündeki Lamberto Maggiorani ve oğul rolündeki Enzo Staiola daha sonra profesyonel oyunculuğu tercih edip genelde İtalyan sinemasında bir kariyer yaratmasını bildiler.

14 Ekim 2011 Cuma

2 - Once Upon a Time in America




1984 – Sergio Leone

Tek cümleyle
New york sokaklarında doğan bir oğlan çetesinin büyüme hikayesi

Ne zaman
1989 yılı içinde soğuk bir hafta içi gecesi.

Nerede
Batman’da, TV karşısında, TRT1 veya 2’de, yer yatağının içinde.

Önemi
İzlerken ağladığım ilk film. Dominic’in öldürüldüğü sahnede ağlamıştım. Doğrusu ağlamamak çok zordu. Morricone’nin can yakan tınıları, kaçmaya çalışan Dominic’in son anda kurşuna yakalanması ve Noodles’ın gözleri önünde can verişi tam damarlıktı. Bir ilkokul talebesi için büzüldüğü yatağın içinde bu sahnelerle karşılaşmak oldukça travmatikti ve tahminim içimdeki arabesk aşkının ilk tohumları o gece atıldı. Bu yönden de film benim için bir dönüm noktasıdır. Emekleme evresindeki yazı uğraşımın da yönünü değiştirmiştir. Filmi yıllar sonra tekrar ama bu sefer sonuna dek izlediğimde neden filmden bu kadar çok etkilendiğimi bir kez daha anladım. Leone’nin bayıldığı epik tarz benim de favorilerimdendi. Duyguların abartılması için doğmuştum. Misal, Fat Moe’nun Peggy ile beraber olmak için aldığı pastayı kapının eşiğinde beklerken dayanamayıp yemesi hiç unutamadığım görüntülerden biridir. Ya da Noodles’ın Deborah’ı röntgenlediği sahneler.

Film bir nostaljiye özlem klasiğidir. Klasik bir masumiyetin yitimi hikâyesi anlatılır ve tabiri caizse âlem göt olmuş mesajıyla sona erer. Zaten filmi ilginç kılan da anlattığı öykünün ilginçliği değil, yarattığı atmosferin cazibesidir. Leone’nin filmlerinin operaya ile akraba olması da müzik kullanımı, kostüm tasarımı, görüntü yönetiminin kusursuz uyumu ile mümkün olmaktadır. Özellikle çocuk oyuncularından aldığı performans da neredeyse usta oyuncuları gölgede bırakıyor. Filmin aklımdan çıkmamasında oyunculukların da payı büyük.

İtalyan usta bu filmden çok daha iyi filmler yönetti ki bunlardan birinin adı bu filmle aynı kelimelerle başlıyor ancak vicdanım listeye bu filmi almamı istedi. Birinci nedeni çok küçükken izlemiş olmam ve oyuncularla duygusal özdeşleşme yaşayabilmem. İkinci nedeni ise ne kadar özgünlüğü tartışılsa da benim için bu filmin derdi bana daha yakındır ve perdede veya cam ekranda bir dert ortağı bulduğum anda karşısında çivileniyorum. Kimsenin kimseyi ispiyonlamadığı ve aldatmadığı bir dünya çok gerilerde kalmış olabilir ancak bu dünyaya duyduğumuz hasret hala içimizde canlı. Söz konusu hasretin bir nostalji malzemesi olarak harcanmasının ötesinde değerlendirileceğine olan inancımı kaybetmemeye çalışıyorum her gün.

Ödül
Akademinin tamamen atladığı filmin en önemli ödülü Japon film akademisin verdiği en iyi yabancı film ödülüdür. Ayrıca yönetmeni Leone de en iyi yönetmen olarak altın küre ödülüne aday gösterilmiştir. Morricone müzikleriyle, Pescucci kostümleriyle BAFTA ödülünü kapmıştır. Toplamda 13 ödülü mevcut. Kısaca değerlendirmek gerekirse jürilerin filmden benden az etkilendiğini söyleyebiliriz.


Yıllar Sonra

Leone filmin gösteriminden 5 sene sonra aramızdan ayrıldı. Yeni bir film yönetmeye vakti olmadı ne yazık ki. De Niro muhteşem kariyerine devam etti. James Woods bu filmden sonra da yardımcı başrolleri! başarıyla canlandırdı. Deborah’ı oynayan Elizabeth McGovern en son sinemalarımıza Clash of Titans filminde Marmara karakteriyle uğradı. Çocuk oyuncularından ise önemli bir kariyer yapan çıkmadı maalesef.

13 Ekim 2011 Perşembe

1 - The Kid



1921 – Charlie Chaplin

Tek cümleyle
İşsiz güçsüz bir serserinin kapısına bırakılan bir oğlan çocuğu ile maceraları.

Ne zaman

1988 yılı içinde muhtemelen bir hafta sonu kahvaltısı sonrası.

Nerede
Batman’da TV karşısında, TRT1’de.

Önemi
Hatırladığım ilk sinema filmi. 9 yaşında bir çocuğun aklında kalan ilk filmin Şarlo filmi olması doğal. Chaplin benim ilk kahramanımdı. Daha sonra başka filmlerini de zevkle izlesem de zihnimde en çok yer tutan filmi hep The Kid olmuştur. Bunda başrolünü paylaştığı küçük oğlan çocuğunun rolü kuşkusuz çok büyük. Filmin çekilme hikayesini yıllar sonra otobiyografik kitabından uyarlanmış Chaplin filminde izledikten sonra The Kid gözümde daha da değerlendi. Şarlo’nun uğraştığı zorluklar ve karşılaştığı engelleri aşmakta yarattığı çözümler dahiceydi.

Peki bu film neden bu kadar çok sevilmektedir? Günümüzde bile eskimemiş ve belki halen bir yerlerde benzerleri çekilmektedir. Sanırım biz Şarlo’nun en çok şapşallığını ve çaresizliğini seviyoruz. Aslında değersizliğinin farkında ve ölümlü bir değer için hayatını harcamak yerine sıfırı tüketmiş bir serseri olmayı seçmesi bize de her izlediğimizde cesaret veriyor. Chaplin’in zorluklarla geçen çocukluğu boyunca çevresindeki dünyadan aklına emdikleri, yıllar sonra karakterini yaratmakta çok işine yaramış. Popüler olduktan sonra bile beş parasız Şarlo karakterinde inandırıcılığını kaybetmiyor. Tabi bu hikaye tek başına bir sinema efsanesi yaratmaya yeterli değil, pek dile getirilmese de(ya da ben bu konuda cahilim belki) Chaplin görsel bir dünya yaratmakta da bir dahidir. Gerçek sokaklar veya set fark etmez, filmin geçtiği mekanlar bizi gerçeklikten hiçbir zaman uzaklaştırmaz. O dönemin kısıtlı teknikleriyle bu dünyanın yaratılmış olması olağanüstü.

The Kid filmini özel kılan başka bir konu ise meselesidir. Chaplin belki de sinemanın ilk anti kahramanıdır ve filmde savunulan mesaj da oldukça cesurcadır. Günümüzde bile tartışılan, bir çocuğun gerçek babasının biyolojik olan mı yoksa onu bir baba gibi sevmiş olan mı sorusuna kendince bir cevabı vardır Chaplin’in ve bu cevap aynı zamanda içinde bulunduğu dünyanın da suratınadır. Şarlo belki de hiçbir zaman çocuk yapacak kadar aklı başında olmayacaktır ama bu onun bir baba olmasına da engel değildir. Hatta biraz daha ileri gidersek, toplum tarafından sorumsuz bir serseri olarak başarısızlığa mahkum edilmiş bir dışarıda kalan Şarlo aslında herkese çocuklarını gerçekten sevmekten başka bir sorumlulukları olmadığını gösterir. Sadece Şarlo ve veledin ayrı düştükten sonraki kucaklaşma sahnesi bile yıllar boyunca aşılamamış samimi bir heyecanın resmidir. Tabi oyunculukları bu kadar güçlü kılan aktörlerin performansları ile birlikte siyah beyazın büyülü yansımasıdır. Sessiz sinema döneminin bu başyapıtını saygıyla selamlıyorum.

Ödül
Filmin çekildiği zamanlarda sinema sanatında ödüllendirme geleneği henüz başlamamıştı ancak popüler sinema sitesi IMDB’de film şu an tüm zamanların en sevilen filmleri arasında 158. sıradadır. Ayrıca senelerce Oscar ödülünü hak edip de alamayanların ahını taşıyan Amerikan Film Akademisi 1972’de özel bir onur ödülü ile Chaplin’i onurlandırmayı akıl etmiştir.

Yıllar Sonra
Chaplin bu filmden sonra da düzinelerce film üreterek efsane statüsüne erişti. Ne yazık ki acımasız McCarthy soruşturması ve saçma bir babalık davası onu da haksızlığa kurban etti ve sürgün sonucunda son yıllarını Avrupa’da geçirdi.

Velet rolündeki Jackie Cogan zengin bir Hollywood kariyerinin sonunda 1984’te dünyamızdan ayrıldı. En çok hatırlandığı rolü ise hep The Kid oldu.

The Kid filmi görselleri retro kafelerin, restoranların ve anahtarlık gibi ıvır zıvır dünyasının en çok kullandığı malzemelerden biri oldu. Ne yapıp ne edip Şarlo’yu da paraya çevirmeyi başardık.

12 Ekim 2011 Çarşamba

100 film, 100 iz



En çok etkilendiğim 100 filmi seçtim. Zor ve uzun bir seçim oldu. Açıkçası bu kadar zorlanacağımı tahmin etmiyordum, hatta en başta elli film yeter diye düşünüyordum ancak filmleri elemeye sıra gelince bir türlü kıyamadım ve belki de halen bir çok filmi dışarıda bırakmak zorunda kaldım. Liste hazırlama işi yapanların da söylediği gibi bu iş daha çok sevdiklerine kıyma işiymiş ancak belli bir sınırda kalmak ve liste mantığının dışına çıkmamak için de bu şartmış. Filmlerin kati suretle en iyi olma iddiası yoktur. Sinemasal açıdan daha iyi olduğunu bildiğim birçok filmi dışarıda bırakmak zorunda kaldım. Bazılarını izlemediğim için, bazılarını ise yarım yamalak izlediğim için. İzlediğim bazıları ise çok önemli olduklarını düşünmeme rağmen dürüstçe sorduğumda kendime beni çok etkilemedikleri cevabını verdiğim için. Bazılarını ise sadece yüz sayısı hedefimi aşmamak için ve diğerlerini de arsızca unuttuğum için dışarıda bıraktım.

Her filmi izlediğim sıraya bağlı olarak kronolojik olarak anlatmaya çalışacağım. Umarım bu işi bitirmeyi başarırım. Bitince bir film listesinden çok bir anı listesi oluşacağını sanıyorum.

Son olarak şunu da eklemeliyim listeye yerli filmleri almadım. Hak eden çok aslında ama onları ayrı bir değerlendirme içinde yazmayı düşünüyorum.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Hapı yutmak / Una bulanmak



Gerçek hayatta kaç tane romantik anınız var? Hiç böyle bir anda ne söylemeniz gerektiğini düşündünüz mü? Hayatımız bir romantik komedi olsa doğru anlarda hep yanlış kelimeler çıkardı ağzımızdan. Bir gül, iki gül, üçüncüsünde ne zevzek şeysin derler ve kapının tokmağı kalır elinde. Son dönem romantik komedilerin de yeni söyleyecekleri bir şeyleri yok. Gerçi benim gibi kaç kişi kız arkadaşının dediği olsun diye değil de yeni bir şeyler duymak için romantik komediye gidiyor bilmem ama ezelden beri saygı duyduğum bu janrın da sonuna geldik sanırım. Bundan sonra da sürüyle komedili sevmeli film vizyona girer eminim ama yeni bir Annie Hall, When Harry Meet Sally, My Best Friend’s Wedding, Shakespeare in Love, Nothing Hill beklemek de boşuna sanırım. Janra taze nefes aldıran son film de 500 days of summer idi.

İşte Love and Other Drugs adlı yeni Ed Zwick filminden de beklentim buydu; yeni bir romantik komedi izlemek. Yönetmen tecrübeli, oyuncular yetenekli, yan kadro fena değil, öykü de vaatkar olunca beklentim de yükselmişti. Jake Gyllenhaal tavşanlı garip film Donnie Darko’da gözüme girmişti, Anne Hathaway ise Rachel Getting Married filminde beni kalbimden vurmuştu. İkisi de Allah var yukarıda oyuncu, filmde de aralarında belli bir kimya tutmuş ancak öykünün ilerleyişinde biraz sıkıntı var. Oğlan’ın kızı neden sevdiği tam anlaşılmıyor bence, kızın özgür ruhu da biraz sakat anlatılmış. Çıplak yaşlı kadın resmetmesi, fütursuzca memesini doktoruna gösterebilmesi, hastalığıyla taşak geçmesi, pardösü altı çıplak evlere girmesi, gömlekten çok erkek değiştirmesi yetmiyor özgür olmasına. Oğlan ise çük kafalı bir şekilde sarışın, esmer, kızıl demeden sarkıntılık ediyor ona buna film boyunca ve bunun da özgürlük ile alakası yok. Gerçi filmde biraz oğlanın anasına babasına bağlılığı hafiften vurgulanmış ama asıl dert bu olmayınca konuya pek eğilmemiş kimse. Bunun yerine “dünya boktan / değerli her an” başlıklı orta2 talebelerinin bile artık kompozisyonlarında kullanmadıkları ana fikre ulaşılmış. Yine gidenin arkasından son anda yetişmeye çalışan bir deli oğlan ve sevimli toplum bakışları (ah ben bir genç olsaydım, alemleri yalayıp yutmuştum anlamı içeren) altında ikna konuşması, gözyaşlarıyla kabul, sarılma marılma, mutlu an fragmanları ile bitiyor film. Diğer her şey, satıcılık dersleri, viagra muhabbeti, Parkinson illeti, doktor idealleri, falan filan oluyor geride kalan. Satar ama bu film, komik şişko kardeş olsun, anadan üryan oyuncuları olsun, birkaç cici replik olsun, nostaljik soundtrack olsun, hepsi güzelce paketlenip sunulmuş. Dileyen açabilir, vaktiyle beraber içindeki kremalı hafif keki yiyebilir.



Sevgili İstanbul’umuzun geride bıraktığımız kültür yılının son film festivalinin gördüğüm ikinci filmi ise alıştığımız bir Fransız filmi gibi başlıyor. Orta yaşlı evli çiftler tanışırlar, birbirlerini severler ve eşlerini öperler. Dostunun, komşunun eşini öpme hadisesinin artık bir Fransız ananesi olduğunu biliyoruz Allahtan pek şaşırmıyoruz. Böyle sahneleri İstanbul’da izlemek de garip gelmiyor artık insana, sanki az sonra sinemadan çıkıp arkadaşlarımızın evine sevişmeye gidecekmişiz gibi moderniz maşallah, film suratımıza tokat falan vurmuyor, kim olduğumuzu da göstermiyor ama şans veriyoruz yine de yönetmene. Oyuncular ellerinden geleni yapıyorlar, özellikle mağripli Fransız ellerini kullanmada pek maharetli. İnsanın elletesi geliyor. Zamanında melekli bir filmde oynamış, çirkin desen değil güzel desen hiç değil, çiroz, jimnastikçi hatun da karakterin ateşini başarıyla yansıtıyor. Diğer çifti canlandıran, soğuk hava deposu, takı tasarımcısı teyze ile filmin tek güzeli, dövmeli, parlak ciltli yakışıklı biraz uyumsuz olmuş. Filmin asıl kritik eşiğini oluşturan olayları anlamamızı güçleştiriyor bu uyumsuzluk bence. Yine de hikayenin kurgusunu başarılı buldum, yönetmen de özellikle un içinde geçen beraber seks sahnesinde seyirciyi yakalamasını bilmiş. Filmi otsbircinin başucu filmlerinden biri yapmaktan kurtaran da yönetmenin bu tavrı olmuş bence. Azgın otsbirci yapacağını yapar yine ancak filmi buruk bir aşk hikayesi olarak da okuyabilirsiniz, hatta sanırım yönetmenin derdi de bu zaten. Böyle bakınca, filmin sonunda açığa çıkan aşk hikayesine göre filmi yeniden izlemek bile gerekebilir. E hareketli resim bombardımanına tutulduğumuz bu günlerde kendini yeniden izletebilmek de bir film için az bir şey değil. Dileyen netten araştırıp filmi bir yerlerden izleyebilir. Ticari gösterime gireceğini sanmam bu topraklarda, belki aylar sonra dvdsi çıkar, iyisi mi siz bildiğiniz yoldan şaşmayın, ya bir festivale daha denk gelmesini bekleyin ya da illegal yolları kullanın. “Soğuk Duş” (Douches Froides, 2005) adlı başarılı ilk filmin yönetmeni Antony Cordier’in ikinci filmi “Happy Few” derseniz kimse anlamaz, gavatların aşkı derseniz bulur belki raflardan mahallenizin dvdcisi.

Son dk notu : Filmin gösterim hakkı satın alınmış bizimkiler tarafından, hadi yine iyisiniz.

Neyse efem, hepimize bol fragman, bol aydınlanma, bol iç geçirme, diken diken olma anları dilerim yeni yılımızdan. Aklıma geldikçe film çemkirmelerim devam edecek bu satırlardan, saygılarımla..