kim?

yaşamayanbilir
günah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2014 Çarşamba

Öldürmeyeceksin! Kandırmayacaksın! Çalmayacaksın! (I)

Kutsal metinlerde ne yazar bilmem ama bana göre üç temel günah vardır; Öldürmek, Yalan söylemek ve Çalmak. Ahlâktan bahsedeceksek bunlardan başlamalıyız. Ve korkmadan, kendimizi de kandırmadan bu üç günahı işleyip işlemediğimizi kendimize sormalıyız. Çevremizdekileri aklımıza getirip onların ne kadar günahkâr olduklarına bu üçüne bakarak karar vermeliyiz. Geriye kalan tüm yasaklamalar bana kalırsa bu üç temel günahın önemini azaltmak için konuluyor(haddini aşan bir tespit).
Aynı toprakları paylaştığım insanlara baktığımda beni dehşete düşüren bu üç günahın ne kadar kolay işlendiği. Herhangi bir inancım yok, çok istesem de yok -zaten olmasını da artık istemem- çünkü ihtiyacım yok. İnanç kalpten gelmiyor da bir gereklilik halini almışsa zaten baştan yanlış bir köke sahiptir. O kökten yozlaşmadan başka bir şey filizlenmez. İşte bu içtenlik olmayınca ve gerekliliği de reddedince içimde inanca karşılık hiçbir kırıntı kalmadı. Ancak ahlaki doğrularımız olmadığı takdirde beraber yaşayamayacağımıza inanıyorum. Belki de tek inancım bu. Bunun hangi dine girdiğini bilmiyorum, pek umurumda değil. Kurduğum mantık basit; insanlar olarak tek başımıza yaşama yetkinliğine sahip olamadığımız sürece ki doğanın buna izin vereceği mümkün görünmüyor, beraber yaşamak zorundayız. O zaman beraber yaşamayı öğrenmeliyiz. Tüm kavga dövüşün amacı bu olmalı, nasıl birlikte yaşayacağız! Kanımca bunun da tek yolu temel ahlaki prensipler ortaya koymak. Bu prensiplerin kurmaca veya şairane kutsal metinlerle ilgisi olmamalı. Elbette böyle metinler motivasyon için okunabilir, dikkate alınabilir ama evlerin duvarlarında içerikleri okunmadan ve sindirilmeden asılı durdukları sürece işe yaramazlar. Esas olan birlikte yaşarken kesinlikle yapmamız gerekenleri tespit edebilmek. Ve bunun sebebi de saygı, sevgi, militer güçler falan değil; yapmam çünkü yaparsam birlikte yaşayamayız, o zaman yola çıktığım amacımla çelişirim, diyebilmek olmalı.
Pekiyi neden bu üç günah? Basit açıklaması şu, beraber yaşamaya en büyük tehdit bu üç temel günahtan ve devamındaki çeşitlemelerinden geliyor. Tek tek incelemek gerekirse Öldürmek’ten başlayalım. Birbirlerini öldürmedikleri sürece doğada insanların topluluklar halinde yaşaması tek başına yaşama göre daha güvenlidir. O zaman bu mantığa göre can güvenliğimiz için öldürme eylemini kesinlikle reddetmeliyiz. Pekiyi mantığımızın kabul ettiği bu önermeye rağmen neden dünya üzerinde bu kadar çok öldürme eylemi devam ediyor? Çünkü saf ve son derece açık olan “Öldürmeyeceksin!” kuralı birbirinden ayrı ve çelişkiler taşıyan birçok çarpıtmayla kirletiliyor. Örneğin nefsi müdafaa gerekçesi. Örneğin şehitlik kurumu. Örneğin ideolojik çarpıtmalar. Her kurumun, her yerleşkenin kendine özgü nedenleri var, bu saf ve açık kurala istisnalar yaratmak için. Öldürme eylemi herhangi bir inancın veya yüce amacın aracı olmamalı. Öldürülen kişi kim ve sebep ne olursa olsun eylemin kendisi başkasının hayatına son vermekten ibarettir. Tartışılması gereken bu hakkın diğerinde olup olmadığıdır. Kendi başımıza bırakıldığımızda yönetilemediğimiz için kurulan devletler veya ona benzer bütün yapılar öncelikli olarak can güvenliğimizden sorumludurlar. Var oluş gayeleri budur. Kendi canımı kendim koruyabilsem tek başına yaşardım! Ve bahsettiğim üç temel ahlaki prensip bireyler için geçerli olduğu kadar bu yapılar için de geçerlidir. Öldürmeyeceksin! Seni yok etmek isteyeni bile öldürmeyeceksin. Sana saldıranı, seni öldürmek üzere olanı bile öldürmeyeceksin. Yapmamız gereken korunmak, saldırmak değil. Çocuğumuzun üzerine kapaklanmak, ona saldıranı vurmak değil. Füze kalkanı satın alırken veya icat ederken bir gün onu başkalarını tehdit etmek, yok etmek için değil dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunmak için kullanacağımızı baştan kabul etmeliyiz. Bu kabul yüce gönüllü olduğumuz veya peygamberlere yakıştırılan sabra sahip olduğumuz için değil sadece basit mantığımız gereğidir. Öldürmek bir kez başladığında durmaz ve geriye sadece sayılar kalır. Elbette bu yazdıklarım okunduğunda çoğumuzun aklına yatar, altına imzamızı atarız, o zaman öldürenler kimlerdir? Safça şuna inanıyorum, (yazdıkça yeni inançlarım ortaya çıkıyor!) hiçbir insanoğlu doğduğunda başkasını öldürme içgüdüsüyle doğmaz. Hayatta kalma güdüsü en baskın itkimizdir, tamam, ancak o bile diğerini öldürmek için bana göre yeterli bir sebep değildir. Hayatta kalmak için başkasının yaşamına son vermek ancak güdümlendirilmiş bir karardır. Öncellikle bir düşman yaratılır ve yaşamının devamı o düşmanın yok edilmesine bağlanır. Hayatta kalmanın tek düşmanı ölümdür. Başkası değil. Ölümün bir sır olması onu muğlâk bir düşman haline getirdiğinden çoğu kez asıl düşman ölüm yerine yapay ama daha elle tutulur hedefler gösterilir. Biraz daha açık konuşmak gerekirse, örneğin savaşları ele alalım. Diyelim ki sınırlı kaynaklara sahip bir ormanda yaşıyoruz ve beraber yaşadığımız nüfus içinde bu kaynaklara ulaşmakla ilgili adaletsizlikler söz konusu. Genel tercih tarih boyunca şöyle olmuş, bu adaletsizliklerin kaynağını saptayıp nedenlerini yok etmek yerine, nüfus içinde taraflara ayrılıp kaynaklara tek başına sahip olmak için öteki tarafı yok etmeye çalışmak. Muhtemelen böylesi insanların daha kolayına geldiği için veya güç dengesini yönetmek isteyen daha kurnaz/gaddar/bencil karakterlerin yönlendirmesi sebebiyle tarih hep bu şekilde yazılmış. Oysa sınırlı görünen kaynaklar bile aklın ortaya konulmasıyla genişletilebilir. Biliyoruz ki petrol sınırlı bir kaynaktır ama neden tek enerji kaynağı olsun ki? Veya su kaynakları korunursa ömürleri uzar, yeni teknolojilerin sayesinde tekrar kullanımı yaygınlaşırsa da mevcut nüfusa yeterli hale gelebilir. Diyelim ki aklın tüm çabalarına rağmen kaynaklar yetersiz geldi, o zaman da popülasyondaki nüfus artışı kontrol edilerek kaynaklara herkesin ulaşabilmesi sağlanmalıdır. Bu konuda sayfalarca daha yazılıp çizilebilir, ne dersek diyelim kimse beni kaynakların paylaşılma kavgası sebebiyle başkalarının hayatına son verilmesine inandıramaz. Evet, bu sebepten ölümler olmaktadır ama bu insanın doğası gereği değildir, hatta vahşi yaşamın bile doğası gereği olduğunu düşünmüyorum. Neden son derece basittir, aklımızı kullanmayı öğrendikçe kalabalıklaşmamız ve bu kalabalığın yol açtığı taleplerin doğru yönetilememesi. İşte benim fikrime göre her ne kadar aklın mutlak üstünlüğünü kabul etsek de başta bahsettim ahlaki prensiplere sahip olmadığımız sürece sadece aklımızla bu doğru yönetim sağlanamıyor. Kaldı ki bu prensipler de aslında yine aklımızın yarattıklarıdır.

İkinci günah, Kandırmak, doğrudan can güvenliğimizi tehlikeye sokan bir günah değil. Ancak dolaylı etkileri belki ilkinden daha fazla. Öncelikle şunu baştan ilan etmek isterim, yalan söylemek korkulardan doğar. Her yalanın arkasında muhakkak gizli veya açık bir korku vardır. En büyük yalan da birlikte yaşamak için bazı yalanların gerekliliğidir. Basit ve herkesin anlayabileceği bir örnekle açıklamak isterim. Genel bir toplumsal kabule göre, ya da buna genel değil de baskın diyebilirsiniz, kadın erkek ilişkilerinde karakterlerin tamamen dürüst olmaları önünde sonunda o ilişkiyi sonlandıracaktır. Ve buna ilişkin sürüyle örnek verilir. Gerçekten de çevremize baktığımızda veya dinlediğimiz/izlediğimiz çoğu hikâyede bir ilişkide gerçekler ortaya çıktığında ardından muhtemel ayrılıklar gelir. Hollywood tavsiyelerine bakmayın siz, filmlerde dürüstlük sürekli yüceltilse de, ki onun da ne kadar içten bir dürüstlük olduğu son derece tartışmalıdır, gerçek hayatta herkes bilir ki insanlarla baş etmenin en kestirme yolu yalan söylemektir. Hatta öyle bir hale gelmiştir ki yalanlar gerçeklerle ayırt edilemez artık. Birisine onu sevdiğinizi söylediğinizde aslında o kadar da yalan değildir bu, gerçekten onu seviyorsunuzdur ancak sorun şu ki sevmenin ne demek olduğu konusunda kendinize karşı hiçbir zaman dürüst kalamıyorsunuz bir taraftan da. Bir yanınız anlamından emin, öteki tarafınız ise sürekli şüpheler içinde. O zaman aslında tam emin değilsiniz ve belki bir ömür bu böyle sürecek. Karşı tarafa dürüst olup emin olmadığımızı söylediğimizde muhtemelen artık uğraşmak istemediğimiz tonla anlaşmazlık çıkacak karşımıza ve bunun yerine çok da rahatsız olmadan gerçekten sevdiğimizi söyleyiveriyoruz. Peki bu bir yalan mıdır? Ortada kandırılan birileri var mıdır? Yine büyük bir ihtimalle karşımızdaki de bizim gibi düşündüğünden çok da kandırılmış sayılmaz. Sorusuna aldığı cevabın tamamen dürüstçe olup olmadığını önemsemiyordur artık o da, çünkü onun için de tamamen dürüstlük değildir önemli olan, o an için, o soruyu sorduğu an için verilmesi gereken cevabı bekliyordur. Artık herkesin kabulü bellidir; kimse kimseyi sonsuza dek sevmez, herkes ihtiyaçları tatmin edildiği sürece diğerine muhtaçtır ve bu gerçeğe ne kadar çok inanırsa, o kadar daha az hayal kırıklığına uğrar, tabiri caizse güçlü kalır, işte bu acımasız hayatı layıkıyla sürdürmeyi başarır falan. Bu düşünce biçimi son derece pratik ve gerçekçidir aynı zamanda. Kimseyi böyle düşündüğü için yargılayamam ancak şunu da görmek gerek, bu düşüncenin merkezinde hayatın acımasız ve duygularımızın korunması gerektiği kabulü yatar. Hayat acımasız mıdır? Nesli tükenmekte olan bir kaplumbağa için öyle, gücünün yetmesi mümkün olmayan bir yaratık tarafından vahşi bir eziyete maruz kalıp ölüme terk edilebilir. Yıllara direnen yaşlı bir ağaç için de. Gün gelir karşı çıkılması imkânsız olan araçlar gelir ve köklerinden sökülür. Ya da yaşam kavgasının içinde artık rutinleşmiş bir ticaretin ortasında üzerine gelen bombalardan nereye kadar kaçabilirsin? Bunlar hayatın acımasızlığına dair sayısız örnekten sadece bir kaçı. Ancak bence acımasızlıkla nitelediğimiz hayata haksızlık ediyoruz. Kendi özelliklerimizi ona yükleyerek suçlarımızdan arınmaya çalışıyoruz. Hayat su gibidir oysa. Berrak ve sürekli akan. Ona müdahalelerimizle biçim veririz. Ağzımızda acı tat bırakan suyun kendisi değil, tat duygumuz. O zaman hayatı tamamen dürüstlükle kurabilir miyiz? Nerede yaşamak istediğimize bağlı. Mevcut kirli ama gerçek, içine girebildiğimiz dünyada yaşamaya devam etmek istiyorsak topyekûn dürüstlük bir köşeden karşımıza engel olarak çıkacaktır. Eğer bu dünyanın değişmesini diliyorsak, ilk bilmemiz gereken başka dünya yok ve değişecek olan dünya değil. Sonuçlarını görememe ve büyük ihtimalle koca dünyanın gözden ırak köşelerine itilmesini göze alanlar tamamen dürüstlüğü tercih edebilirler. O zaman bu “yalan”larla örülmüş dünyada sonuna kadar dürüst kalabileceğin bir yer var mı? Daha önemlisi bu yerde birlikte yaşam mümkün mü? Bence her zaman öyle bir yer vardır, yeter ki orada yaşamak isteyenler topyekûn dürüstlük adına kaybedeceklerini baştan göze alsınlar. Sorun şu, diyelim ki böyle bir ütopya kuruldu, bunun mevcut dünya üzerinde ne gibi etkisi olabilir? Başlarda sınırlı kalacaktır etkileri ama nesiller boyu sürdükçe ilham kaynağı olacağını düşünüyorum. Ütopyaları hayal etmenin dışında günlük yaşamamızda daha fazla dürüst olmaya dikkat ederek ahlaki bir skala da oluşturabiliriz. Şöyle diyebiliriz, şimdiye kadar söylemiş olduğum yalanları geri alamam, bundan sonra da asla yalan söylemeyeceğime söz veremem ama bugünden sonra söyleyeceğim her yalanın birlikte yaşama amacıma zarar verdiğini kabul ediyorum, utanç duyuyorum, yol açtığım her neyse sorumluluğunu alıyorum ve tekrarlanmaması için ne yapmam gerektiğini biliyorum. Gelecekte bir gün yalansız bir dünya olacağı bahsine para yatırmak o kadar kolay değil ama böyle bir dünyaya ulaşmak için prensiplerimizi oluşturmak da o kadar zor değil. 

2 Ağustos 2011 Salı

Korkmadığın sürece güvendesin



Kendimi bildim bileli korkağın tekiyim. Korkudan dilim çözülmüş, sevmekten önce korkmayı öğrenmiş ve sevdiğinden öncelikle korkması gerektiğine uzun süre inanmış sıradan bir TC vatandaşıyım. Okulu severdim ama öncelikle korkardım. Kötü not almaktan, küçük düşürülmekten, başarısızlıktan, öğretmenlerimden hep korkardım. Çalışma motivasyonumun ana kaynağı korkuydu, istek değil. Ödevlerim biter bitmez, korkumu yok edip asıl istediklerime koşuyordum. En çok korkan en çok çalışıyordu ve en çok çalışan da örnek gösteriliyordu. Örnek bir çocuk olarak içinden gelen oynama arzusu, karşı cinse merak, yeni yerler keşfetme dürtüsü gibi tehlikeli içgüdüleri mümkün olduğunca yok sayıyordum. Bu duyguları hayal dünyasında tatmin etmeye çalışıyordum. Böylece hayal gücü gelişmiş, çalışkan, çoğunluğun gözünde başarılı, doğduğu günkü kadar korkak bir çocuk olmuştum. Büyüdükçe bilgim arttı, tecrübem de ama korkaklığım hep sabitti. Ne yazık kı yalnız olmadığımı biliyordum.

Yaklaşık 1 ay önce, ülkenin yaşadığım topraklarına uzak, doğduğuma yakın bir köşesinde korkakların yönettiği bir grup cesur genç, başka korkakların yönettiği diğer bir grup cesur genç ile karşılaştı. Birbirlerini tanıdıklarını sanmıyorum. Birbirlerinden nefret mi ediyorlardı, bilmiyorum. Farklı doğrulara inandırılmışlardı sadece. Görevleri bu doğrular uğruna savaşmaktı. Cesurdular çünkü ölümüne savaştılar. Korkaktılar çünkü kendi ve diğerlerinin yaşam haklarını gasp edebileceklerini emredenlere karşı en temel haklarını savunamadılar. Diğer korkakları korumak için, korkaklık üzerine kurulmuş düzenin devamı veya yine korkaklık üzerine kurulacak yeni bir düzen için öldüler. Buna rağmen halen kimse neden öldüklerini bilmiyor. Neden sorusunun yeterli bir cevabı kimsede yok. Cevap vermek yerine korkuyoruz ve kabuğumuzun içinde güvenli hayatımızı sürdürmek için yanımızdaki korkaklar ile beraber başkalarını suçluyoruz, nefret ediyoruz, kavga ediyoruz, tartışıyoruz, atıp tutuyoruz, susuyoruz, konuşturmuyoruz, dinlemiyoruz, geçmişi deşiyoruz, kinle bileniyoruz, çocuklarımızı ama sadece kendi çocuklarımızı koruyoruz, bağırıyoruz, yüksek sesle marşlar söylüyoruz, yetersiz bilgilerimizle ahkam kesiyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz, ağlıyoruz, gerçek gözyaşlarımız var ve kurumalarını beklemeden uykuya dalıyoruz, uyuyabiliyoruz çünkü günahsızız çünkü hiçbir şey yapmadık, tüm ömrümüz hiçbir şey yapmamakla geçti. Yaşamayı bu şekilde hak ettik. Korkakça ama uzun bir yaşam.

Ülkenin doğduğum topraklara uzak, yaşadığıma yakın bir köşesinde, korkaklar için hazırlanmış bir yaz gecesinde, korkularını cesaretiyle yenmeye çalışan genç bir müzisyen, en iyi bildiği şeyi, en iyi bildiği şekliyle icra etmek için, güzel sesini ana diliyle en güzel gösterebildiği için, korkak yüreklerimizi cesaret dalgalarıyla titretme iddiasıyla sahneye çıktı ve şarkılarını söyledi. En cesurunun bile dayanma sınırı iki şarkıydı ve üçüncü şarkının başında cesaret dalgaları yok edildi, tüm korkaklık sahneye yağdı. Orada değildim ama orada olsaydım ne yapacağımı biliyorum. Hiçbir şey. Tıpkı diğerleri gibi. Ben de diğerlerini protesto ederdim, ıslıklara ıslıkla cevap verir, belki birileriyle dalaşırdım bile ama yapacaklarım hiçbir şeyden öteye gitmezdi. Marşını okuyup, minderini atıp mekandan çıkan veya protestolara destek vermesine rağmen çıkmayıp konserin sonunda alkışlayan ya da protestolara tepki göstermesine rağmen genç müzisyenin sahneyi terk etmesini engelleyemeyenlerden biri olurdum. Barış isteyen, bunun için elinden geleni yaptığına inan, vicdanı rahat (yeni bir ölüm ve ardından günah çıkartma mecburiyeti bırakan yeni bir cenaze törenine dek), fikri belli, yapacakları sınırlı, herhangi bir korkak.

Korkaklığımın farkında olmam beni cesur biri yapmıyor. Bunları yazmış olmak da. Beni korkak yapan yaşantımın kendisi. Arzuların kol gezdiği bir dünyada mana arayışı içinde boşluğa düşme, bu boşluğu korkakça sahiplenme ve her eylemin ardında yüce bir idea varmış gibi davranma, öyle gösterme, başkalarından ve kendinden korkaklığı gizleme, suratımı gördükçe dehşet içinde, ellerimi gördükçe titremeden duramayan ve kalbimi her sallantıda çarpan, hepsi içine düştüğüm deliği tıkamakta.

Kelimeler en kolay sığınaklardır kalem tutabilenler için ve aynı zamanda en müthiş korunaklardır dışarıda olup bitenlere karşı. Dışarıda ne olduğunu bilmek için ise keşfetmek gerek ve her keşif cesareti gerektirir.

Cesaret tehlikelidir, öldürebilir, korkaklık ise ölümün ta kendisidir.


Not: Başlık eski bir öykümündür. Saf ve umut dolu olduğum zamanlara ait bir öyküydü. Günler bana gösterdi ki, başlığım sadece iyi niyetli ve safça bir beklentiden ibaret değilmiş aynı zamanda elinden hiçbir şey gelmeyen ve bunu sahte cesaretinin arkasında gizleyen bir ödleğin büyük yanılgısını da içeriyormuş.