kim?

yaşamayanbilir
yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2014 Pazartesi

Bitmiş bir yıldan arda kalan okumalar - II



SNOOPY. Mutluluk Sıcak Bir Battaniyedir Charlie Brown – Charles M.Schulz
Charlie Brown’ın kaç yaşında olduğunu bilmiyorum. 5 ya da en fazla 6 yaşında olmalı. Hiç okula gittiğini görmedim. Arkadaşları da keza. Ama eminim okuma biliyordur. Snoopy serisinin tutkunu değilim, bu yüzden hakkındaki bilgilerim kısıtlı. Fakat bu, karakterlerine, diyaloglarına, çizimlerine bayıldığım gerçeğini değiştirmez. Türkçe’de son derece kısıtlı görebildiğimiz bu esaslı diziden çıkan kitabın farkına varır varmaz siparişini geçtim. Geldiği gibi de okudum. Üstelik her zamanki gibi yalnız da değil, oğlumla birlikte. Belki de böylesi kitapların en güzel tarafı da bu. Oğlunuzla birlikte büyük zevk alarak okuyabileceğiniz kaç kitap vardır ki? Ama Snoopy asla bir çocuk kitabı değil. Çocukların da anlayabileceği bir dilde yazılmış olması onu çocuk kitabı yapmıyor. Karakterleri henüz okula gitmeyen ama dertleri bizimkilerden çok farklı olmayan veletlerin öyküsünü anlatıyor Schulz. Neredeyse inanılmazı mümkün kılıyor, çocukların dünyasını büyüklerin anlamasını ya da hemen hemen anlamasını sağlıyor. Oğlum henüz okuma bilmiyor, öğrendiğinde çok seçeneği olacak okumak için. Ama başka ne okursa okusun eğer bir tane bile Snoopy okumayacaksa okumayı hiç öğrenmesin daha iyi. Umarım günün birinde okuduğumuz bir Snoopy hikayesi hakkında oğlumla konuştuğumu göreceğim.

Saksı Olmanın Faydaları – Stephen Chbosky
Afişi, IMDB yorumları ve Emma Watson yüzünden ilgimi çeken bu kitabın filmi düşük beklentilerime rağmen beni izler izlemez çarpmıştı. Çok sebebi var elbet ama en önemlisi başkarakterin hayatın acımasız gerçekleri diye nitelendirilen klişeyle çarpışmasının samimi anlatımıydı. İzlediğim zamanki ruh halime cuk oturuyordu. Benim için acıtıcı olansa karakterle aramızdaki yaş farkıydı. Kitabını almam ve yaramı kanatana kadar deşmem kaçınılmaz oldu. Farklı olarak kitap bana daha neşeli, iç ferahlatıcı geldi. Aslında film sadık bir uyarlama ama yine de farklı mecralarda olmasından ötürü kitabın etkisi ayrı. Yazarın muhtemelen kendi hayatından izler taşıyan romanı filme çevirmek istemesi de takdire şayan. Sanki hikayesini başkasının kayda almasına yüreği el vermemiş. Birçoklarına bu hikaye yeni bir Amerikan ergen büyüme masalı gibi gelebilir ve oldukça sık ele alınmış bu tarif artık sıkmaya başlamış da olabilir ancak yüzeyinde öyle görünse de romanın farkı hikayeyi ele alış biçimi. Bana göre, yazar bize bir büyüme masalı anlatmak istemiyor ya da derinlerde sıkışmış bir trajediyi keşfetme hikayesi de, benzer olaylar başımıza gelmemiş olsa da hepimizi etkileyebilecek içten bir yüzleşme öyküsü anlatıyor. Kendi karakterimizle ve başımıza açtığı onca dertle yüzleşip herkesten önce kendimize dürüst olmamız gerektiğini gösteriyor. Özellikle sonlara doğru Emma’nın başroldeki saf delikanlıya tembihlerinden anladığım bu. Belki de ben mesajı böyle almak istemişimdir. Herhangi bir günün herhangi bir zamanında kitabı veya filmi hangisini isterseniz rahatlıkla okuyabilirsiniz.

Eve Dönmenin Yolları – Alejandro Zambra
Zambra’yı ilk kez Bonzai romanıyla duymuş ve okumuştum. Türkçe’deki yeni romanını merakla bekliyordum. Sağ olsun Notos çok bekletmeden yayınladı. Zambra’dan öğrendiğim, az lafla kocaman olduğunu düşündüğümüz dünyaları anlatabilmek. Bu romanında ne acılı olduğunu uzaktan da olsa duyduğumuz, okuduğumuz, izlediğimiz bir diktatörlüğü anlatıyor. Ve aslında bize çok yakın bir hayat anlattığı. Tercih ettiği yol ise dikkat çekici. Kesinlikle büyük acılardan, haksızlıklardan, arka planlarda dönen adaletsizliklerden bahsetmiyor, çoğunu roman harici yayınlardan öğrenme şansımız hep var çünkü. Bize o günlerde yolunu bulmaktan bahsediyor sadece. Buradaki anlam ilk aklınıza gelen değil elbet, kaybolmuş birinin eve dönüş yolunu bulmasını kast ediyorum. Büyük haksızlıkların olduğu zamanlarda yaşananlar o denli acı ve yakıcıdır ki yazmak isteyen bir insanın aklına bu acıları anlatmaktan başkası gelmez belki, ya da başkasını yazmayı hafiflik olarak algılayabilir. Küçük çocukların kaçırılıp öldürüldüğü, kayıpların akıbetinin belirsiz olduğu, çok sevdiğin arkadaşlarının birer birer yok edildiğini gördüğün zamanlarda oturup hiç bunlardan bahsetmeden bir şeyler yazılabilir mi? İşte Zambra, gözümüze sokmadan haksızlıklarla dolu bir dönemi anlatmayı başarıyor, hem de çok az sayfayla başarıyor. Kitap bittiğinde tuhaf bir şekilde olanlar hakkında hiç bilginiz olmasa da o günlerde yaşayanlar gibi hissedebildiğinizi fark ediyorsunuz. Yazmanın sırrı burada gizli olsa gerek.

Profesör Y ile Konuşmalar – Louis-Ferdinand Celine
Celine en sevdiğim yazarlardan biridir. Üstelik bunu tek kitapla başarmıştır, Gecenin Sonuna Yolculuk. Ama ne kitap! Gerçek bir kılavuzdur. Ne zamandır ondan yeni bir şeyler okumayı bekliyorduk ve bu senenin en hoş sürprizlerinden biri oldu, Profesör Y ile Konuşmalar. Celine okuyanlar diline aşinadır, bu yüzden kitaptaki makineli tüfek saldırısına hazırdırlar ama onlardan biri olarak ben bile anlatısının bu kadar eğlenceli olacağını beklemiyordum. Yayıncıların, yazarların, okurların hep beraber oluşturdukları camiaya adeta top, tüfek saldırıyor yazar. Lafların çoğu hepimize dokunuyor ama bu kurgu profesörün çemkirmelerini ben çok sevdim. Kendiyle dalga geçemeyen insanların hiçbir zaman dürüst bir kahkaha atamayacaklarına inandığım için Celine’in cesareti ve sivri dili her zaman hayranlığımı kazanmıştır. Bazen düşünürüm keşke daha fazla metin okuma şansımız olsaydı kendisinden ama o anlar çabuk geçer, bu isteğim de bencil ve açgözlü bir saldırıdan başka nedir ki? Ben kimim ki yazardan böyle bir talepte bulunma hakkımı kendimde buluyorum? Sonra benimkinin talep değil de yeni yıl dileği gibi boş ama bir sonraki yıla uyanırken yataktan az da olsa daha umutlu kalkmamızı sağlayan bir hayal olduğuna ikna oluyorum. Sakinleşiyorum. Ardını düşünmeden arada bir boş hayallere kapılmak isteyen herkese öneririm.

Kim Lan Bu Hayatımın Erkeği – Deniz Özturhan
Deniz benim arkadaşım. Ancak listemde olmasının sebebi bu değil. O hep çok iyi bir yazardı ve kitabını okuyan herkes sonunda bunun farkında. Esasen kitabın basılmasından önce de bir blog dolusu insan bu gerçeğin farkındaydı zaten. Kitap olsa olsa bu gerçeği taçlandırmıştır. E, yazarına da böylesi bir taç yakıştı doğrusu. Blog kültürü popülerleştikçe bayağı olanla olmayanın ayrışması zorlaştı. Ancak keskin gözlere ve saptırılmamış zihinlere sahip olanlar için halen çok zor değil bu ayrım. Benim bu konudaki kriterim belli, akılda kalıcılık. Ancak kalıcılıktan anladığım, duvar yazıları gibi manşetlik cümleler değil benim için, ya da twitter cephesinde paylaşılmaya doyulmayan özlü sözler de. Yazının bütünüdür benim için önemli olan. Bir metin içinden cımbızla seçilmiş cümlelerle değil başından sonuna dek bütünüyle değerlidir. İşte Deniz’in de başardığı bu bence. Kendine has dilinden taviz vermeden ve anlattığı meseleleri gönlüyle seçerek kitlelere ulaşmayı beceriyor. Niyeti parlak cümlelerle izleyici toplamak değil, yer yer başlıkta sorduğu sorunun izinden giderek, bazen kafasına takılanları takip ederek, çokça da karşılaştığı insanları anlatarak bir neslin sesi oluyor. Önemli olan ona hak verenlerin sayısı değil, anlattıklarının ne kadar sahici olduğu. Tüm bunları yaparken didaktik olmaktan uzak durabilmesi de ayrı bir takdir sebebi. Ortalığa saçılan bunca, bayağı yastık muhabbeti içinde parıldayan bu denemeye bir şans verin derim ben. Umarım gün gelir yazarın ve dilinin hak ettiği bir kurmaca da okuruz.

Şeytan Tangosu – Laszlo Krasznahorkai
2013’ün sonlarında okumaya başladığım bu romanı henüz bitirmedim. Yine de bu listede olmasını istedim. İlginç bir atmosferi var çünkü romanın. Daha önce okuduğum hiçbir romana benzemiyor. Birinci bölüm nefes kesiciydi. Olaylar neredeyse gerçek zamanlı ilerliyor ve hayatın somut gerilimi an be an hissediliyor. Temponun düşük olması metnin sürükleyiciliğine zarar vermiyor bence ama şurası bir gerçek ki böyle romanları doğru yerde doğru zamanlarda okumak da önemli. Okumaktan başka bir işin dikkatinizi dağıtmasına izin vermemelisiniz. Mümkünse yalnız olmalı ve dışarının sesinden yalıtılmış bir odada bu roman okunmalı. Yoksa içine girmek gerçekten zor. Kendinizi bir kere olayların geçtiği mekanlarda hayal ettikten sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Yardımcı olur mu bilmem ama romanın en az onun kadar başarılı bir sinema filmi de mevcut. Yalnız biraz uzun. 450 dakika kadar. Romandaki atmosferi ekranda görmek isteyenler filmini izlemeyi deneyebilirler. Farklı dünyalardan bir roman okumak isteyenler için.

Tarihi çok farklı biçimlerde okuyabiliriz. Buna uygun çeşitli seçenekler var. Dileyen belgesel izler, isteyen ansiklopedi alır, bir başkası kurgunun penceresinden bakar veya filmlerin, dizilerin dünyasından kendine göre seçtiği örneklerden öğrenmeye çalışır tarihi. Ve elbette tarih kitapları vardır, cilt cilt. Bazıları baştan sona anlatır her şeyi, bazıları sadece belli dönemleri. İşte seçtiğim set de sadece 20.yy’ı anlatıyor. Üstelik fotoğrafların diliyle. Her on yıl için bir kitap. Zamanı on yıllara bölmek her şeyi sınıflandırma merakımızdan geliyor. Sonra da o dönemlere belli özellikler yakıştırıyoruz. Her dönemin bir ruhu olduğuna inanıyoruz. Ben bu kadar kati bir şekilde ayrıldıklarını düşünmüyorum ama elimizdeki bu seti inceleyince, belki de fotoğrafların bilinçli tercihinden ötürü olabilir, her dönemin kendine has renkleri, umutları, kayıpları, vahşeti, kahkahaları olduğunu görüyoruz. Bence keyifli bir yolculuk bu. Geride bıraktığımız yüzyılı bir de yetenekli objektiflerin gözüyle hatırlamak bazen sayfalarca yazının yapamadığını yapıyor, küçük bir duyguyu fotoğrafa bakana geçirebiliyor. Bombalama yıkıntılarının arasında süt taşıyan adam, tek parça mayolarıyla denize ilk defa giren kadınlar, belki hayatlarında ilk ve tek defa ruhlarının kayıt altına alındığını sanan yerliler, kutu oyunu oynar gibi askerlerinin geçit törenlerini izleyen komutanlar… Belki çoğu fotoğrafı daha önceden gördüğünüzü hatırlayacaksınız bir yerlerde ama hepsini bir arada on yıllara ayrılmış şekilde incelemek tarihin gözlerinizin önünde akmasına yol açıyor.   

3 Ocak 2014 Cuma

Bitmiş bir yıldan arda kalan okumalar - I



2008’den beri internetten satın aldığım kitapların kaydını tuttuğum bir dosyam var. Böyle bir dökümün sonucunda ilginç verilere ulaşabiliyorsunuz. Örneğin aldığınız kitapların yüzde kaçını okuduğunuz. Beş senedir kitap sitelerine bütçenizden ne kadar ayırdığınız. Yılın hangi aylarında en çok kitap satın aldığınız. Kendinize, eşinize ve çocuklarınıza, çevrenize aldığınız kitapların toplam tutarın içindeki oranı. Aldığınız kitapların tür dağılımı. En çok okuduğunuz yazarlar ve ülke edebiyatları. Liste dileğinize göre uzayıp gidebilir. Neden böyle bir analize girer insan? Çünkü okur hem bir okurdur hem de kitapsever. Meraklı bir kitapsever. Bir nesne olarak da kitabı sever, yanında taşımaktan hoşlanır. Son zamanlarda teknoloji sayesinde bu taşıma meselesi ağırlığından kurtuldu ancak halen kitapların yükünü taşımaktan vazgeçmeyenler var. Ufacıkken tanıştığım hamur baskı kokusunu kolay kolay bırakacağımı sanmıyorum ama cebinde kitaplığını taşımayı tercih edenlere de lafım yok. Okumanın yöntemini önemsemem, nasıl okunduğu daha önemli. Herkes en rahat ettiği şekilde okusun yeter.

Yöntemler ve verilerin analizi üzerine daha fazla laf etmeden, geride bıraktığımız yılın bende iz bırakan kitaplarına geçmek isterim. Bazılarını çok geç okumuş oldum, bazılarını çıkar çıkmaz. Bazılarının çıkmasını dört gözle bekliyordum zaten, bazılarınıysa aldıktan sonra bir köşede unutmuşken keşfettim. Bazılarını tamamen tavsiyeyle, hakkında hiçbir şey bilmeden okudum, bazılarınıysa sırf konusunu merak ettiğim için. Ne olursa olsun sonuç değişmedi, her kitabın son sayfasını bitirdiğimde okuduğum için kendimle iftihar ettim.

Herhangi bir sıralama mantığı gütmeden;

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şöförü - Etgar Keret
Keret’i bana sevdiğim bir arkadaşım tavsiye etti. Aslında tam olarak bana tavsiye etmemişti, başka bir arkadaşıma yazdıklarıyla kıyaslasın veya belki de ilham alsın diye tavsiye etmişti. Ama üzerine görev alan ben oldum. Daha önce kısa öykü okumuştum elbette ve çok kısa öyküler hakkında bilgim vardı ancak Keret’in öyküleri yine de beni şaşırttı. İki sayfa sürmesiyle de ilgisi yok aslında. Öyküye bakış açımı değiştirdi. Nelerin öykü olup olmayacağı konusundaki katı fikirlerimi yerle bir etti. Aynı zamanda yaratıcılığın nerelere kadar uzanabileceğini de bir kez daha gösterdi bana. Seçtiğim derlemesi en iyi mi bilmem, beni en çok etkileyen oldu. Zaten satın alırken de set olarak almıştım. Belki de tek kelimesini okumadan setini satın aldığım ilk yazardı. Setteki diğer derlemeler de Keret okumak isteyenler için başlangıç olabilir. Bir yerden başlayın işte.

Yüzyıllık Yalnızlık – Gabriel Garcia Marquez
Yakın zamanda Marquez’in heykeli dikildi. Dediklerine göre bunama belirtileri gösteriyormuş. Ursula’nın bizi terk etme vakti gelmiş demek. İyice çölleşecek buralar desenize. İlk okuduğum Marquez, Kırmızı Pazartesi’ydi. Sonra Kolera Günlerinde Aşk’ı hevesle almıştım ama nedense okumadım hiç. Böyle şeylerin nedeni bilinmez. Artık işi perilere bıraktım, onlara katiyen inanmasam da kendim bir açıklama getiremediğim için işin kolayına kaçarak perilerin işi diyerek kestirip atıyorum. Yüzyıllık Yalnızlık’ı okurken daha önce bu romanı okumadığım yıllar için hayıflanıp durdum. Öyle ki belki 20 sene önce okusam hayatım çok farklı olurdu. Kitaplar hayatları değiştirebilirler mi? Hep inanmak istediğimiz bir gizem. Romana dönersek, bendeki kopyasında enteresan bir eksiklik vardı. Albay’ın savaşa gittiği yaklaşık 20-25 sayfa eksikti. Daha doğrusu başka sayfalar bu 20-25 sayfa yerine yanlışlıkla tekrar basılmıştı. Garip olan şu, ben eksiğin farkına hemen varmadım. Diyeceksiniz nerenle okuyorsun romanı, hemen yargıya varmayın lütfen, romanın dili öyle sarmıştı ki beni, klişe olsun da bizden olsun, büyülenmiştim adeta ve şaşkın şaşkın ne çıkarsa karşıma okuyordum. Marquez kalkıp yemek tarifi yazsa onu da şaplanmış gibi okurdum. Bir de olaylar hep bir döngü içinde geliştiği için zamandaki atlama beni rahatsız etmemişti. Arada kaynayan zamanın tekrar karşıma çıkacağını düşünüyordum. Ne zaman ki hatalı sayfalardaki cümleler romanın ilerleyen bölümünde kendini tekrarlamaya başladığında bu işte bir gariplik var deyip kontrol ettim. Evet apaçık bir hatalı basımdı karşımdaki. Can yayınlarına gidip yenisiyle değiştirme hakkım olduğunu biliyordum. Ama yine de gitmek istemedim, belki saçma bir seçkinlik olarak düşüneceksiniz ama bendeki kopyanın eşsiz olma ihtimali hoşuma gitmişti. Bir gün romanı tekrar okumak istediğimde gidip yenisini alırım mutlaka ama elimdeki kopyayı hep saklayacağım. Ne de olsa romanı bitirdiğimde sarsılmış halde, karanlıkta bir başıma yolculuğun bitmesini beklerken yanı başımdaydı.  

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört – George Orwell
Daha önce defalarca bu başyapıtı okumaya çalıştım. En fazla Winston ve Julia’nın boş tarlada seviştiği sahneye kadar gelebilmiştim. Sorun yazar ve dili değildi, sorun anlatılan da değildi. Sorun bendim, bir türlü anlatılanların gerçekliğine kapılamıyordum. Böyle bir dünyanın olamayacağını düşündüğüm için değil, daha çok insanoğlunun böyle bir dünya yaratabileceği düşüncesi beni rahatsız ediyordu ve okumak canımı acıtıyordu. Bir de romanın iki kutup tarafından farklı nedenlerle propaganda aracı olarak kullanılmasından da rahatsızdım. Aslında bu rahatsızlığın giderilmesi için en iyi yol onu okumaktır ama işte dediğim gibi yapamıyordum, daha fazla ilerleyemiyordum. Gezi devrimi süresince ve sonrasında en çok bu romanı okuma ihtiyacı hissettim. Artık yüzleşmem gereken bir devlet terörü söz konusuydu ve bunu yapmadığım sürece bildiğim doğrulara ve ortak doğrularımız için savaşan herkese ihanet etmiş olacaktım. Romanı bitirdiğimde kitap hakkındaki sorularımdan arınmıştım. Yepyeni sorular vardı karşımda. Gariptir bu romandan etkilenen çok sayıda başka kurmaca eserler okudum, izledim, hatta bu romana öncülük edenleri bile okudum ama kendisini okumak yine de faklı bir etki yarattı üzerimde. Hiçbir şey özgün olanın yerini tutmuyor. Sonuç olarak bu başyapıtın neden propaganda aracı olarak kullanıldığını anlıyorum ama bu onun tüm o kısır siyasi tartışmaların ötesinde şahane bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bakir İntiharlar – Jeffrey Eugenides
Filme uyarlanmış romanları, filmlerini izledikten sonra okumaktansa tam tersini yapmak aslında tercihimdir. Ancak bazen bazı romanlar filmlerinden sonra karşıma çıkar. Coppola’nın debut filmi zihnimden uzun süre çıkmamıştı. Müzikleri halen arada sırada kulağımı ziyaret ediyor. TV’de rast geldiğim her seferinde kendimi sonuna kadar filmi izlerken buluyorum. Böylesine bir ilgiye rağmen uyarlandığı romanı okumak hiç geçmemişti aklımdan. İtiraf etmem gerekirse bir romandan uyarlandığını bile bilmiyordum. Bazen böyle olur, bazı filmler hakkında çok fazla araştırma yapmak istemem, özellikle kendi başıma keşfettiklerim için. Bu filmi ilk izlediğimde ne sinemalarda gösterime girmişti, ne adı sanı dergilerde çıkmıştı. O zamanlar, ki bahsettiğim zamanlar bugünle kıyaslandığında milat öncesi olarak bile nitelendirilebilir, sinemalarda gösterilmemiş filmlere ulaşmanın iki yolu vardı, ya varsa netten yabancı sitelerden cd/dvd sipariş etmek, ya da korsandan almak. İnternetle telefonu bir arada kullanamadığımız zamanlardan bahsediyorum ve o günlerde internetten film izlemek için boğazda villan falan olması gerekiyordu, ya da peygamber sabrı. Sinefil bir öğrencinin yukarıda saydığım seçenekler içinden tercih yapması çok zor değildi anlayacağınız. Sinema çekimi falan dinlemeyip harçlığımı ucuz cdlere harcardım bol bol. Bu filmi de ilk izlediğim format çift cdli, kötü altyazılı, berbat bir sinema çekimiydi. Çöplükte elmas bulmak gibiydi(bkz eternal sunshine…).
Yıllar sonra Eugenides adını ilk defa her yerde karşınıza çıkabilecek bir en iyiler listesinde gördüm. Middlesex adlı romanı fazlasıyla övülüyordu. Önce çok üzerinde durmadım ama sonra takip ettiğim bir blogda kendisinden neredeyse kutsal kitap gibi bahsedilince radarıma aldım. Yazarın başka kitabı var mı diye bakınca da, bom, karşıma Bakire İntiharlar çıktı. Middlesex yarım kaldı. Hem de tam ortasında. Aslında ilgi çekiciydi, roman İzmir’e de uğruyor ve bize okutulan tarihi farklı bir pencereden dinleme şansına da sahipsiniz ancak yine perilere suçu atarak romanı bitiremedim. Zamanı değilmiş deyip önceki romanına başladım. Filmini de izlemiş olarak açıkçası daha çok merak ettiğim bu romandı. Yazarların ilk romanlarına hep ayrı bir ilgi duymuşumdur. Edebiyata nasıl atıldıklarını hep merak ederim ve ipuçlarını en çok ilk eserlerinde ararım. Eugenides gazetecilik geçmişinden ötürü müdür bilinmez, bu romanında gerçek olaylara dayanan trajediyi son derece tarafsız bir gözle aktarıyor. Ama işte usta yazarlara has bir şekilde onu okurken size tarafınızı seçme şansı sunuyor. Açıkçası illa bir taraf da seçmek durumunda değilsiniz, önemli olan okuduklarınızdan ne kadar etkilendiğiniz. Bakir İntiharlar etkileyici bir anlatı. Esinlendiği gerçek olayların ilgi çekiciliğine yaslanmadan ve bence kimsenin anısına saygısızlık etmeden yumuşakça ele geçiriyor okuru ve sonuna kadar okutuyor. Benim gibi yapmayın, önce romanı, sonra filmi yiyip bitirin. Lezzet garanti.

Lanet Takım – David Peace
Bu kitap kimin için yazılmış olabilir? İngilizler için mi? Erkekler için mi? Futbolseverler için mi? Notthingam Forest taraftarları için mi? Brian Clough için mi? Yoksa sadece edebiyatseverler için mi? Futbol ile ilgili yazmak bence kim ne derse nesin tehlikelidir. Hele bir de gerçek bir kahramandan kurgu karakteri yaratmak ciddi cesaret işidir. Peace, bu işe kalkışacak kadar taşşaklı bir yazar. Üstelik yazdığı karakter ondan beter. Belki yazar gerçekten de Clough’un cesaretinden ilham almış olabilir. Kim için yazmış olursa olsun romanın derdi okur değil. Onu bilgilendirmek ya da gözüne girme peşinde de değil. Öfkeli bir adam var, kendince haklı sebepleri olan, roman boyunca öfkesinin onu yetiştirmesini okuyorsunuz. Sonunda, romanın değil ama mücadelesinin sonunda, öfkesini yenmeyi başarıyor. Ya da bu tamamen benim varsayımım. Seçilen dil bazıları için rahatsız edici olabilir, öyleleri kaldı mı emin değilim gerçi, ama romanın tonuna ve karakterin ağzına şıp diye oturuyor. Bir yandan son derece sürükleyiciyken derinden sızdırdığı bir derdi var romanın, sırf onu keşfetmek için bile okumaya değer. Üstelik olayların ülkemizde geçtiğini hayal edip Clough yerine son derece tanıdık birilerini koymak da tamamen serbest.

Sırça Fanus – Sylvia Plath
Bazı kitaplar vardır ki yazarlarından ayrı düşünülemezler. Tezer Özlü’nün eserleri misal. Veya Sait Faik bütün öyküleri. David Foster Wallace, Proust gibi ecnebi örnekleri de çoğaltabiliriz. Kendilerini eserleriyle bütünleştirmişlerdir ve belki bunu çok istemeseler de her okunduklarında yaşam öyküleriyle birlikte akla gelirler. Sırça Fanus, kanımca bu tür kitapların ağababasıdır. Uzun süre uzak durmaya çalıştım bu nadide başyapıttan. Neden bahsettiğini, neden yazıldığını, neye yol açtığını biliyordum çünkü. Plath’in hayatını öğrendiğimde, akabinde izlediğimde (film hayal kırıklığıdır bu arada benim için) neyle karşılaşacağımı az çok tahmin edebiliyordum. Elbette bu yersiz ve daha fenası hadsizce bir yargıydı. Plath’in şiirleriyle oyalandım ben de. Oyalanmaktan çok efsanenin çevresinden dolaşmaya çalışmak diyebiliriz. Yazık ki şiir denen meret çevrilince etkisini neredeyse yarı yarıya yitirir ve benim İngilizcem Plath’i kendi dilinden okuyacak kadar yetkin değil maalesef. Belki düz yazıyı biraz ama şiirleri asla. Sonra bir gün, hep dedikleri gibi, ansızın bir gün Sırça Fanus okuma cebime giriverdi ve bitirilene kadar çıkmadı. Korkularımın ne kadar anlamsız olduğu daha kitabın ilk sayfalarından ortaya çıkmıştı. Siz siz olun bir yapıtı kesinlikle önyargılarınızla değerlendirmeyin. Plath, coşkusunu bir an bile kaybetmeden ilk sayfalardan itibaren sizi avucunun içine alıyor ve birlikte girdiğiniz sarmallardan çıkmanıza yardım ediyor. En azından bana yardımı çok dokundu. Kitabı bitirdiğimde ona yardımının karşılığını verebilmiş olmayı diledim. Boş bir dilekti, hiçbir kıymeti yoktu artık. Ölümden sonrası benim için karanlıktan ibaret, bizi terk etmiş canlara verebilecek neyim var ki? İşte, tek yapabildiğim ardından bize bıraktıkları hakkında faydasız kelam etmek. Korkmadan, göğsünüzü gere gere Sırça Fanus’u okuyabilirsiniz.

Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz – Raymond Carver
Carver, öykülerini ilk zamanlar otomobilinde yazarmış. Evde bunaldığı zamanlar dışarı çıkıp direksiyonun başına geçer, sürücü koltuğunda daktilosunu bilmiyorum belki de arka koltukta veya tıklatır dururmuş. Yanlış hatırlamıyorsam, yani ben öyle hayal etmediysem, sonraları evinde yazabilecek duruma geldiğinde bile çalışma odasına bir sürücü koltuğu almış, onun üzerinde yazmaya devam etmiş. Bilmiyorum, belki de Salinger’di öyle yapan. Ama doğrusu Carver’a da pek yakışırdı böylesi. Öykülerini okurken sanki arabanın penceresinden dışarıyı izliyor gibiyimdir çok kez. Ya da belediye otobüsünün camından köprüyü ve altından akan kirli suyu izler gibi. Böyle sahneler çoğumuzun başına gelmiştir muhakkak ve yine büyük bir kısmımız öyle anlarda dayanılmaz bir yaratım/aktarım sancısı çekeriz. Sanki biri elimize kalem, gitar, fırça verse o an dünyayı değiştirecek eseri ortaya çıkaracağız. İşte Carver, böyle anların esas öykücüsü. Kesinlikle dünyayı değiştirme niyeti yok, hatta tek bir insanı bile değiştirmeye gücünün yetmeyeceğinin farkında. Onu büyük kılan da bu. Biz elimize kalem vermeyenlere küfredip hayıflanırken, o direksiyonun başına geçip öykümüzü yazıyor. Hem de bizi hiç tanımadan. Tanıdığı birkaç kişi yetiyor ona. Hep Carver’ın gücü, dilinin basitliğinde ve anlattığı öykülerin sıradanlığında yatar denir, doğrudur, ancak unutulan veya görmezden gelinen bir yeteneği daha vardır yazarın, neyi anlatacağını çok iyi bilir. Baştan kararını vermiştir ve muhtemelen en çok da ayrıntıları özellikle tasarlamıştır. Çünkü az ama öz anlatımın bayağılaşmaması için detaylara fazlasıyla özen göstermek gerekir. Okurun önüne koyduğunuz anlatı temizdir ama bir o kadar da apaçıktır, en ufak kusurlarınız hemen göze batar. Her şeyi anlatmaz Carver, dolayısıyla bulanık nokta çoktur ama asla çelişkiye rastlamayız öykülerinde. Carver, dürüst bir yalancıdır. Ve yazı işine bulaşmış herkes bilir ki en zoru doğrudan şaşmadan uydurmaktır. Çok film çıkmıştır Carver’ın teknesinden. Henüz beni tatmin edene rastlamadım ama en çok yaklaşanı “Take This Waltz” adlı Sally Potter denemesi. Sorun şu ki film bir Carver öyküsüne dayanmıyor ama öykülerini bana en çok hatırlatan da bu film oldu. Belki Potter’ın artık Carver öyküsü uyarlama vakti gelmiştir.

15 Kasım 2013 Cuma

Munro



  
Geçtiğimiz Ekim ayının ilk cuması, nereden takıldıysa aklıma, dehşetli bir Munro okuma arzusuna tutuldum. Daha önce hanımefendinin tek bir cümlesini bile okumamıştım. Sabah evden çıkarken yolluk olarak yanıma aldığım romanın başlangıcı beni tatmin etmemişti, dönüşte yeni bir şeyler okumak istiyordum. İnternette gün içinde teslimat yapan kitapçı sitelerini gezerken Alice Munro ismine rast geldim. Tanıdık tınlıyordu kulağıma ama nereden olduğunu çıkaramıyordum bir türlü. Ardından çevirisi yapılmış kitaplarını incelerken, içlerinden biri ilgimi çekti. Genelde kitap satın alırken arka kapak yazılarına veya isme takılmam ama arada bir içgüdülerime kulak kabarttığım da olur. Hele böyle kitaplar elimden bırakamadıklarım arasına girerse yazarın başarısından kendime pay çıkarırım. Ne de olsa kişisel keşifler her zaman heyecan vericidir, insanın içinde okuma isteği uyandırır. Çevremizde sürekli bize okuma önerilerinde bulunanlara karşı bence bir tür meydan okumadır bu. Kendim için en iyisini kendim seçerim! Her zaman olumlu sonuç vermese de akılda kalanlar başarılı seçimler olduğundan içgüdülerimize göre alışveriş yapmaktan vazgeçmeyiz. 

İşte şu cuma sabahı içimde karşı koyamadığım okuma isteği uyandıran kitabın adı şöyleydi; Çocuklar kalıyor. Alice Munro'nun dilimize çevrilen üçüncü öykü derlemesi. Öncekilerden daha çok ilgimi çekmesinin tek bir açıklaması var, derlemenin başlığı! İlginç olan orijinal dilinde öykülerinin bu başlık altında yayınlanmamış olması. Nedense Can Yayınları bu başlığı tercih etmiş. Öykü derlemelerinde başlığa nasıl karar verildiğini hep merak ederim. Genelde öykülerden birinin adı seçiliyor, peki ama hangisi? Yazarın bu konuda tercihi mi baskındır, yayın evinin mi? Yazar seçerken neye göre karar veriyor? İçine en çok sinen öykünün mü başlığını seçer, yoksa bütün öyküler hakkında kışkırtıcı ipuçları vereni mi? Nedenini bilmiyorum, her başlığın muhtemelen ayrı bir hikayesi vardır ama Çocuklar Kalıyor'u görür görmez bu yazarı mutlaka tanımam gerektiğini hissettim. Öyküsüne seçtiği isim daha en başından bana nasıl bir okuma macerasına başlayacağımı anlatıyordu. Ender yaşadığım bir kışkırtmayla baş etmeye çalışıyordum. Bir yandan kitaplığımın artık neredeyse ağırlıktan çökmek üzere olduğunu aklıma getirmemeye çalışırken, öte yandan Alice Munro'nun oldukça alçak gönüllü ama bir o kadar da vaatkar öykülerini merak etmeden duramıyordum. Bir kez daha merak duygum sorumluluk hissime galip geldi ve cuma öğle arasında namaza gidenlerle aynı yönde farklı bir hedefe doğru yola çıktım. En yakın kitapçıda şansımı deneyip kitabı sordum ancak aldığım cevap olumsuzdu. Hayal kırıklığı acıdır ama daha önce yaşanmamış bir duygu değil, üstesinden gelip farklı bir yazarı keşfetmeyi denedim.

O gün bulduğum yazarın hikayesini değil Munro'nunkini anlatmak istiyorum bugün, o yüzden arada geçen zamanı hızlı geçiyorum. O cuma akşamı iş dönüşünde öğlenki ateşim çoktan sönmüş, farklı bir hikayenin peşindeydim. Ancak Munro aklımdan tamamen çıkmış değildi. Halen internetten sipariş verebilirdim ama sorun şuydu ki zamanında elime geçeceğinden emin değildim çünkü ertesi çarşamba yolculuğa çıkacaktım ve üç iş gününde teslimata sık rastlanmıyor. Tutkumu erteleyip tatile çıktım. Arada bir Munro aklıma geliyordu ama yanıma aldığım güvenilir erzakla hevesimi doyuruyordum, başıma geleceklerden habersiz.

Yanlış hatırlamıyorsam Munro'ya olan yıldırım aşkımın 7.gününde acı haberi aldım. Tek kişilik aşkım halka açılmıştı. Onun için çok sevinmiştim, adına gurur duymuştum, hislerimin ne kadar çok insanla paylaşıldığını öğrenmek de güzeldi ama yine de içten içe her kıskanç aşığını hissettiği duyguya kapılmıştım, yeni keşfettiğim dünyayı kimseyle paylaşmak istemiyordum. Hele bu kadar erken! Henüz ben bile neyle karşı karşıya olduğumu bilmiyorken bütün dünya -en azından edebiyat severler- aşkıma saldıracaktı. Olumlu tarafından bakarsak dilimize daha çok Munro çevrileceği kesindi. Muhtemelen önceki çeviriler de tekrar basılacaktı, dolayısıyla kitapçıları bir daha ziyaret ettiğimde olumsuz cevap almam çok zordu artık. Öte yandan yeni filizlenmiş merakım gün geçtikçe artıyordu. Tatile çıktığım şehirde Türkçe ikinci dildi ve etrafta pek Türkçe kitap satan bir yer görünmüyordu. Yine de şansımı deneyip bir kaç kitapçıya sordum, bırakın Türkçe'sini İngilizce'sini bile bulamadım. Arzumun ulaşılmaz oldukça harlandığının farkındaydım. Biraz olsun söner diye internetten iki Munro çevirisi siparişi verdim. Nasıl olsa bayramdan sonra işleme alınacaklardı ve eve döndüğümde ancak kargonun kapıma dayanacağını tahmin ediyordum. Ecnebi kitap evlerini tavaf etmeye devam ettim. Teselli ikramiyelerimin ücretlerini öderken kasada, ellerinde Munro çevirileriyle bekleyen şanslı Almanlara sinir oldum. Haberi duyar duymaz, işleri güçleri yok sanki, soluğu kitapçılarda almışlar, güzelim Munro baskılarını gözüme gözüme sokuyorlardı. Ya sabır çekip aklımı dağıtmak için elimdekileri inceledim.

Öyle ya da böyle tatil bitti, eve döndüm, eşyalarımı kaldırdım, ortalığa çeki düzen verdim, akşam oldu, yemeğimi yedim ve o ana kadar aklıma gelmesine izin vermediğim siparişimi düşündüm. Netten durumuna baktım. Ben uçaktayken kargolanmıştı. Kargo ofisi uyuzluk yapmazsa ertesi sabah elimde olması işten bile değildi. Merakımı dizginleyerek uyumayı becerdim. Sabah kapının zili uyandırdı beni ve heyecanımı gizleyip kapıyı açtım, kargocuya çaktım imzayı, koliyi salonun ortasındaki masanın üzerine koydum. Her zamanki gibi bantını açmak için makas arayıp törpüye razı oldum -nedense törpüler makastan kolay bulunur, mantıklı bir açıklaması olmalı bunun- , kitapları kolisinden yavaşça çıkarıp jelatin kaplarına dokundum. Önceki deneyimlerime göre heyecanla beklediğiniz an önünüze çıktığında yapabileceğiniz en kötü şey sabırsızlığınıza yenilmeniz. Anı mahvetmeniz pek muhtemeldir. Törpünün ucuyla jelatini söktüm ve kitaba hiç zarar vermeden kabını sıyırdım. Artık Munro parmaklarımın ucundaydı. 

Çöle düşenlere bulunduklarında hemen bolca su içmemeleri söylenir, vücudun tepkisi ani ve beklenmedik sonuçlar doğurabilirmiş, aynı durum uzun zaman almış beklemeler için de söz konusu bana sorarsanız. Bir an önce beklediğinizi elde etmeye çalıştığınızda çoğunlukla bünye ters tepki verir. Ya büyük bir hayal kırıklığına uğrarsınız, ya da öyle bir coşkunluğa kapılırsınız ki o an geçtiğinde her şey gözünüze anlamsız görünmeye başlar, sıkıcı bir boşluğa düşersiniz. Ben beklemeyi uzatmayı tercih ederim, bazılarına göre bu da ayrı bir eziyettir, hele o birileri ile ortak bir hayat sürdürüyorsanız.

Çocuklar Kalıyor adlı öykü kitabında 8 öykü var. Öyküler ortalama 35-40 sayfa sürüyor. İlk okumak istediğim öykü kitaba adını verendi ama yayın evinin veya yazarın sıralamasını bozmaya kıyamadım. Saçma bir takıntı olabilir belki ama öyküler arası sıralamanın bile önemi olduğunu düşünür, onlarda alacağım zevkin sırayı bozduğum için azalmasını göze alamam. Ayrıca o öyküye gelene kadar merakımın olgunlaşmasını istedim. Sadece ismini bildiğin bir öyküye duyulan ilgi pek sağlıklı değildir. Yazarını tanıdıkça öykülerle de yakınlaşırsın, onları ne zaman, nasıl okuman gerektiğini anlamaya başlarsın. Elbette yazarını tanımak derken hayat hikayesini öğrenmeyi kast etmiyorum. Onun kelimeleri, cümleleri, karakterleri, mekan duygusu, geçişleri, kısaca bir yazarı yazar yapan her şeyi öğrenmekten bahsediyorum. Onu tanıdıkça öyküleri de tanıdık gelmeye başlar ve evden işe gittiğinde, döndüğünde, yemek yerken, maç izlerken, dişlerini fırçalarken, simit almaya giderken, parkta çocukları izlerken, öykülerdeki karakterleri düşünmeden edemezsin. Sanki bir yakının başına gelmiş gibi üzülürsün başlarına gelenlere, heyecanlarını paylaşırsın. 

Alice Munro belki kitabına verilen isimle tavladı beni ama onu tanıdıkça çok daha fazlası olduğunu keşfettim. Bir yerlerde yazınının güney gotiklerini andırdığını okumuştum, çok yanlış bir değerlendirme değil, özellikle Flannery O'Connor ile yer yer kardeş gibi okunabilirler ama bana Munro daha insancıl geldi. Bahsettiklerini okuyarak insana olan inancınız ne kadar artar bilmem ama bende uyandırdığı duygu, insanlığın güvenilir olmadığını hep bilsek de onları incelemekten, onları soframızı davet etmekten ve nihayet onlardan biri olarak seçimlerimizle, çevremize karşı tepkilerimizle, haklarında düşündüklerimiz ve dışarıya yansıttıklarımızla etkilediğimiz onca karaktere yaptıklarımızla beraber yaşamaktan vazgeçemeyeceğimiz. Belki bu içten gelen beraber yaşama arzusu veya başkasına göre zorunluluğu dünyayı bir arada tutan tek bağdır. Sahip olduğumuz en iyi şey.

Munro okurken ve halen okumaya devam ederken, bilgeliğin sesinin her zaman bir yolunu bulup kendisini arayana ulaşmayı becerebildiğini gördüm. Nerede yaşadığınız ve hangi dili konuştuğunuzun önemi olmaksızın.


Not 1: İlk Munro çevirisi Goa Basım Yayın diye adını bilmediğim bir yayın evinden 2006'da çıkmış. Çok satar romanlara yakışır bir kapak çalışması ve Kaçak adıyla. Bugünlerde yeniden yayına hazırlanıyor. İkinci çeviriyi Can Yayınları basmış, Bazı Kadınlar başlığıyla. Yine İngilizce'sinden farklı bir başlık. Dördüncü çeviri de üçüncüsü gibi Can Yayınları'ndan yeni çıktı, Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik adı altında. 

Not 2: Munro Nobel'i almadan önce sene başında yaptığı bir açıklamayla yazmayı bıraktığını açıklamıştı. Kolay değil, önümüzdeki temmuz ayında 83'ünü bitirecek ama bana kalırsa yakın zamanda olmasa bile yeni bir Munro öyküsü mutlaka okuyacağız.