kim?

yaşamayanbilir
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2011 Perşembe

Sayıların diline direnmek



Oldum olası matematiği pek severim. Çocukluğum boyunca dünyayı hep matematik ile anlamaya çalıştım. Özellikle aritmetik favorimdi. Gördüğüm her sayıyı anlamlandırmaya çalışırdım, asal mı, kaç tane böleni var, kendisini oluşturan rakamlar ile özel bir ilişkisi var mı gibi sorularla zihnimi oyalardım. Bazen endişe verici olurdu bu tutkum ama zararsız bir alışkanlık olarak içimde kaldı yıllar boyu. Bir süredir sayılar sadece öfke ve akabinde karamsarlık duygularını canlandırıyor içimde. Neredeyse nefret ediyorum artık sayılardan ve dilinden.

Hiçbir zaman yaşadığım topraklar uğruna ölecek kadar bağlı hissetmedim kendimi memleketime. Bu belki bir kusurumdu bilmem ama buna rağmen hiç bu zamanlar olduğu kadar terk etmeyi de düşünmemiştim ülkeyi. Terk etmek yenilgiyi kabullenmektir derler, haklıdırlar ama ben yine de terk etmeyi hep daha romantik bir eylem olarak düşlemiştim. İçinde gizli bir geri dönme arzusu barındıran, şarkılarda dramlaştırılan, bir kızgınlık anının sonucu gelen, özgürlüğe kaçış yanılgısıydı benim için terk etmek. Terk edersin ve kurtulmuşsundur sonunda ama çok değil kısa bir zaman sonra gerçekten kaçamadığın çıkar içinden ve geri dönersin. Ne yazık ki artık, gerçek terk etme arzusunun ne demek olduğunun farkına vardım. Yanılmış olan bendim, terk etmek romantik olmaktan çok uzak kupkuru ve sıkıcı bir duyguymuş. Elinden gelen tek şey bu ve bu duyguya kapıldıktan sonra kalmak sadece cesaretinle ilgili başka hiçbir şey ile değil. Terk edemediğin sürece korkak biri olarak yaşamayı da kabulleniyorsun.

Geçen hafta başında yeniden başlatılmış kirli savaş, ikiyüzlü hâkim medyaya kepenk kapattıracak kadar can aldı. Sayılar üzerinden yürüyen stratejisi gereği akabinde sahtekar bir yas ve akıldan yoksun bir feryat figan, intikam çağrıları başlatıldı. Hakim medyanın hakim takipçileri sidik yarıştırdıkları yeni sosyal duvarlarında üzerlerine düşeni yapıp copy paste protestolarını paylaştılar birbirleriyle hemen. Kullanılan dilin sertleşmesi ve daha da aptallaşmasının dışında değişen bir şey yoktu yazık ki. 30 sene önceki, anne-babalarının basmakalıp, işe yaramaz sözlerini tekrarlamak nedense bazılarına halen vatandaşlık görevlerini yerine getirdiklerini düşündürüyor. Oysa üyesi olduğumuz devletin bir vatandaşı olarak öncelikli görevimiz neden yaşama hakkımızın elimizden alındığını sorgulamak olmalı.

Neden birileri isyan ediyor kurduğumuz devlete ve adam öldürmek kadar ileri gidiyor? Bunu gerçekten merak edip araştıran ama tek taraflı değil tüm kaynaklardan araştıran kaç kişi acaba? Herkes kendi doğrusunu söyleyecektir sana ve sen herkesi dinlemeden kendi doğrunu nasıl bulabilirsin ki? Bir vatandaş olarak en başta benim bu özgürlüğüm engellenmemeli. İstersem gidip en şiddet yanlısı karşı görüşü bile okuma, öğrenme hakkım olmalı. Oysa yıllarca kitaplar, dergiler, gazeteler yasaklandı/bombalandı bu ülkede ve devam ediyor aynı yasaklar, daha yakın zamanda ANF’ye giren birisi hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Karşı görüşün araştırılmasından bu kadar korkan bir zihniyetin bir şeyler saklamaya çalıştığı aşikar değil mi?

Peki gerçekler neler? Tek yazabileceğim kendi gerçeklerim, bildiğim gerçekler, bilmediklerim hakkında da sadece tahmin yürütebilirim. O zaman ilkinden başlayalım. İlla bir etnik kökenden bahsedeceksek; hayatımda gitmediğim Orta Asya’dan gelmiş, ne masalını dinlediğim, ne düğününe katılmış olduğum, bambaşka bir kültüre sahip bir ırktan çok içinde doğduğum dünyada herkesin dilini konuştuğu, şarkılarını söylediği, ağıtlarını çığırdığı, annelerinden öğrendiği yemekleri yaptığı, her şeyiyle kendine has bir ırka daha yakın hissediyorum kendimi. Bu benim doğarken sahip olduğum, sahip olmaktan dolayı da mutluluk duyduğum, yeri gelince de gurur duyduğum son derece doğal bir özelliğim. Bunun değişmesi mümkün değil ki, değişmesi demek kendimi bir makine gibi yeniden programlamak gibi bir şey ve bu fantezi sadece bilim kurguların gerçeği. Peki o zaman okumayı öğrenir öğrenmez neden Türk’üm, doğruyum… diye bağırttılar bana? Avazım çıktığım kadar bağırırsam öyle mi olacağım sandılar acaba? Benim gibi milyonlarca insan var ve hiç de kendilerini Türk gibi hissetmiyorlar, çoğu doğru düzgün Türkçe bile konuşamıyor, hatta bazıları hiç konuşamıyor zaten, şimdi hangi devlet varlık sebebi olduğu vatandaşına ana dilini, bildiği tek dili yasaklayabilir? Hadi bunun teknik saçmalığını bir kenara bırakalım, mantığı nedir acaba? Kültürlerin tek tipleşmesinin, tek ulus, tek bayrak eşittir güçlü devlet formülüne mi götüreceğine inanılmış?

Yetkin olmadığın konularda çok konuşmayı sevmem ve ne yazık ki adam akıllı bildiğim tek dil olan Türkçede konunun tarihsel geçmişi ile ilgili yazılmış kitaplar ya çok taraflı, tarafsız olanlara da ulaşmak zor. Yine de bu mazeret değil, isteyince her şeye ulaşabiliyorsunuz artık ama ben işin tarihsel yanını da merak etmiyorum açıkçası. Ne olmuşsa olmuş bitmiş ve mevcut duruma bakıldığında halen yapılması gereken bir dolu iş olduğu görülüyor ve artık zamanımızda, eskinin çürümüş gitmiş formüllerinde değil, yüzyılımızda bu işin nasıl yürüyeceğini düşünmemiz gerek.

Benim düşünceme göre önümüzdeki en büyük engeli aşmak öncelikli olarak siyasi değil, şimdiye kadar sürdürülen en büyük yalanı kabullenmekten geçiyor. Ne yazık ki yaşamış olduğumuz ülkede bir ırk ayrımcılığı yapıldı ve toplumun aykırı bir kesimi dışarıda bırakıldı, bu kesime sempati duyanların bazıları yozlaştırıldı ve diğer bir kesimi de dışarıda kalanlara düşman edildi. Çoğunluk ise korkuyla sindirildi Bunu yapanlar dışımızdan değil, içimizdendi, hem de en yakınımızdan. Son yaşanan Van depremi felaketinden sonra yine boyalar aktı, ayrım ortaya çıktı. Bu derin kırığı iyileştirmek tek başına politikacıların yapabileceği bir iş değil, ki öyle olsa da bizim payımıza düşenlerin bunu başaracaklarına inanmak onlardan daha aptal konumuna düşürür bizi. Bu fay kırığını onarmanın yolu yok. Kırılmış kemiğin kaynamasını beklersiniz bazen ama bazen de protez kullanmak zorunda kalırsınız. En kötüsü ise aşırı kanamadan ölmektir. Bence durum aşırı kanama aşamasında ve kanamayı önlemek sadece bizlerin elinde, kafamızdaki ırkçı önyargılardan kurtulmakla başlayabiliriz işe. Bu bile sadece korkarım protez kullanma seçeneği verecek elimize. Karamsar olmak bir işe yaramaz ama benim görebildiğim gerçek bu, umarım yanılırım.

Peki protez kullanarak ne elde edilebilir? Yapay bir birliktelik oluşturulabilir mesela, kuralları belli, çıkar birliğine dayalı bir örgütlenme. Tek millet, tek devlet kavramından vazgeçilir, tek milliyet ortak devlete geçilebilir mesela. Ve milliyetin tanımında herhangi bir etnik unsura gönderme yapılmaz, vatandaşlık kavramı öne çıkartılır. Artık şunun da kabul edilmesi gerekir; bir zamanlar birleştirici bir unsur olarak ortaya çıkartılmış Türk kelimesi ne yazık ki görevini yapamamıştır. Bu gerçeği anlamak için daha fazla insanın ölmesi sadece cinayettir.

Yıllar önce futbolla ilgili bir web sitesinde milli takım hakkında bir yazı yazmıştım. Yazıda özetle milli takımın tüm ülke tarafından sahiplenebilmesi için bütün milli unsurların özgürce seslendirilebildiği bir yer olması gerektiği, misal neden bir a milli futbolcu ben Kürt’üm ancak milli takım için oynamaktan gurur duyuyorum diyemiyor diye sormuştum. Aldığım tepkiler epey şiddetli ve çeşitliydi, yazık ki mikro milliyetçi olmakla bile suçlanmıştım, ancak şimdi aynı savı tekrar yinelemem gerektiğini düşünüyorum. Ülkemizde yaşayanların tamamının ortak milli değerleri sahiplenmesi ancak ve ancak çeşitlilik ile mümkündür. Etnik unsura gönderme yapılmış bir milliyetçilik tanımıyla da amaçlanan ortaklık duygusu oluşturulamaz. Bunun kabul edilmesi için kaç kişinin daha ölmesi gerekiyor?

Bazı intikamdan gözü dönmüş manyaklar halen kelle avcılığı peşinde ölüleri sayıp manşetlere taşımaya devam ediyorlar, kana doymaz bu vampirlerin açlıklarını gidermesi gereken bir gerçeği büyük harflerle yazmak isterim, İNTİKAMINIZ ALINDI, şerefli ve kudretli ordu kayıplarının yerine misliyle can aldı, her “şehidin” karşılığında belki iki katı ölü sayısı var karşı taraftan ve matematik görevini yaptı, rahat uyuyabilirsiniz. Kötü haberse şu kirli savaş devam ediyor ve kudretli ordu bu savaşı bitiremiyor. Çünkü bu karşılıklı iki ordunun savaşı değil tek bir devletin kendini yiyip bitirmeye çalışması, başka bir şey değil. Komşu bir ülkenin toprağına bayrak çekmekle de bir şey kazanmış olmuyorsunuz, ne o toprakları sahiplenmiş oluyorsunuz, ne de o topraklarda yaşayan insanları.

Diyelim ki Kuzey Irak tamamıyla ay yıldız ile donatıldı, bütün dağlardaki kamplar imha edildi ve topraklar üzerinde tam kontrol sağlandı, ne olacak sanılıyor? Eylemlerin sona ereceği mi? Bu sadece karşı örgütü strateji değişikliğine götürür. Kendisini var eden sebeplerin var olduğuna inanan insanlar olduğu sürece eylemler farklı biçimlerde, belki de daha da ölümcül bir şekilde devam edecektir. Bu eylemleri engellemek bir güvenlik sorunudur ve bunun için alınması gereken önlemleri tamamen desteklerim ancak siz güvenlik önlemini kalabalık mekanlara giriş çıkışta üst baş aramasından, bu mekanlara tamamen ırkçı önyargılarla belirlediğiniz insanların girmesini yasaklamaya çevirirseniz bu iş güvenliği sağlamaktan çıkar, faşizmin bir çeşidi olur sadece. Bugün bizi yönetme iddiasında olanların da dönüp dolaşıp geldiği nokta da burası yazık ki. KCK üyesi şüphesiyle karşı görüşü merak etmiş, belki onlarla aynı fikri paylaşmış ancak silaha başvurmayı reddetmiş insanları kanıtsız yargısız tutuklayıp yıllarca hapishanelerde tutarsanız bu da güvenliğimizi sağlamaz. Sadece silahı tercih edenlere malzeme vermiş olursunuz. Burada kast edilen bir bombacıyı eyleminden önce korumuş, hazırlamış, sonra da saklamış kimseler değildir, bu kişiler silah kullanmamış ise de yardımcı olmuşlardır ve elbette yaptıkları sabit ise cezalandırılmalıdırlar ancak bir insana sayın dediğiniz için veya onun savunduğunu siz de savunduğunuz için onun suçuna ortak değilsinizdir. Kimse de sizin lafınızdan cesaretlenip silaha başvurmaz. Şimdiye kadar inatçı devletin en büyük hatası bence bu ikisini ayıramamak oldu. Düşünceyi, ifade özgürlüğünü yasakladığı ölçüde silahlı başkaldırının önünü açtı.

Daha önce defalarca tekrarlanmış sözleri yeniden gündeme getirmek değil amacım, konuyla biraz yakından ilgilenen herkesin eninde sonunda geldiği nokta aynı ancak benim dikkat çekmek istediğim Van’daki felaketin ardından yardım diye oraya gönderilen kutuların içinden ay yıldızlı bayraklar, tahta, taş, ırkçı mesajlar ve bir sürü başka kullanılamaz ıvır zıvır çıkması. Bu nefret bizi hiçbir yere götürmez. Ancak mevcut nefreti çoğaltır. O zaman işte basit matematik işlevsiz kalır. Çünkü matematiğin katı dünyasının dışında 2’nin karşılığı her zaman 2 değildir. Bazen 0 rakamının hepsinin üzerinde bir değeri olur.

19 Ekim 2011 Çarşamba

4 - All Quiet on the Western Front


Lewis Milestone

Tek cümleyle
1.dünya savaşına gönderilmiş henüz çocuk yaşta askerlerin katli

Ne zaman
1990 yılı içinde bir tatil akşamı

Nerede
Batman’da, TV karşısında, TRT2’de, sinema-edebiyat kuşağında.

Önemi
Savaşın dehşetiyle ilk tanışıklığım. İlkokulu bitirmek üzereyken tanışmıştım bu filmle. O zamanlar teyzemin hediyesi Can Yayınları çocuk kitaplığını hatmetmekle meşguldüm. Sanırım kişiliğimi bulduğum yıllardı. Hayatımda savaş görmemiştim. Hakkında bildiklerim sadece okuduklarımdı. Bazıları, özellikle tarih kitaplarında yazılı olanları kahramanlık hikayeleriyle doluydu ancak benim ilgimi çeken diğer kitaplarda anlatılan trajedilerdi. Okulda bu kitapları okutmazlardı, harçlığımdan biriktirdiklerimle en yakın kırtasiyeden satın aldığım kitaplardan öğrenirdim bu hikayeleri. Ve bir de arada bir karşıma çıkan böyle filmlerde.

“Batı yakasında yeni bir şey yok” diye Türkçe’ye çevrilen filmimiz bir edebiyat uyarlaması. Erich Maria Remarque adlı bir Alman yazarın anılarından yola çıkarak yazdığı bir edebiyat klasiğinden Moldova doğumlu Ukrayna göçmeni bir ABD vatandaşı Lewis Milestone tarafından beyaz perdeye aktarıldı. Film 1.Dünya Savaşı öncesinde milliyetçilik duygularıyla heyecanlandırılan bir Alman gencinin savaşta karşılaştığı dehşeti anlatıyor. Çocuğun içindeki milliyetçilik duyguları yerini zamanla ölüm korkusuna ve savaşın anlamsızlığı karşısında duyduğu öfkeye bırakıyor. Çaresizlik içinde ruhunu saf tutmaya çalışan genç asker filmin sonunda dramatik bir şekilde acı sonla karşılaşıyordu.Filmin gücü hem hikayesinden hem de anti militarist tavrından kaynaklanıyordu. 1930 yılında böyle bir film çevirmek cesaret işiydi. Nitekim film Nazi Almanya’sında yasaklandı. Alman vatandaşlar İsviçre, Avustralya gibi komşu ülkelere giderek filmi izleme şansını yakaladılar.

Filmi ilk izlediğimde gerçekten çarpılmıştım. O zamana dek savaşlar ile ilgili bilgilerim oldukça basmakalıptı ve her ne kadar kendimi bir savaş karşıtı olarak görsem de bunun ne demek olduğundan emin değildim. Bu filmi izledikten sonra savaş dehşetine karşı olan öfkem gerçek kaynağını buldu. Savaşta kaybettiğimiz sadece fiziki varlıklarımız değildi, esas kaybımız ruhaniydi ve bu kaybın yeri de kolay dolmuyordu. Kirli bir savaşın kıyısında henüz ömründe bir cinayete tanık olmamış bir ufaklık olarak ekrandan zihnime yansıyan görüntüler korkunçtu. Siyah beyazın daha da etkisini artırdığı görüntüler aklımdan çıkmadı uzun süre. Devletlerin birbirleriyle olan kavgasının sonucu işlenmiş resmi cinayetlerin kurbanı genç askerlerin kandırılışı ve bunun farkına varmaları sonucu yaşadıkları çaresizlik duygusu, filmi izleyenlerin söz konusu cinayetlerdeki rolünü sorgulamasına sebep oluyor. Yazık ki bu son derece etkili filme rağmen insanlık tekrar boy gösteren ve bu sefer daha da korkunç olan bir dünya savaşının önüne geçemedi. Belki de filmlerden boylarını aşan görevler bekliyorumdur.

Ödül
Amerikalılar filmi en iyi film ve yönetmen Oscar’ı ile onurlandırdılar. Japonlar da en iyi yabancı film Junpo ödülünü vererek filme kayıtsız kalmadılar.

Yıllar Sonra
Milestone uzun bir yönetmenlik kariyerine devam etti. Ancak Ocean’s Eleven , Mutiny on the Bounty , Front Page gibi daha popüler işler üretmeyi tercih etti.

Başrol oyuncularından Lew Ayres oyuncu ve yönetmen olarak kendini kanıtladı, şöhretler yoluna adını yazdırdı.

Bir diğer başrol Lois Wolheim ise filmin gösteriminden 1 yıl sonra vefat etti. Aslen bir matematikçi olan aktör bu filmdeki rolüyle hep hatırlandı.

Romanın 2012 yılında gösterime girmesi beklenen modern bir uyarlaması yapım aşamasındadır. Mimi Leder’in yöneteceği filmde Harry Potter filmlerinden tanıdığımız Daniel Radcilffe’in başrolde olacağı dedikoduları mevcut.

2 Ağustos 2011 Salı

Korkmadığın sürece güvendesin



Kendimi bildim bileli korkağın tekiyim. Korkudan dilim çözülmüş, sevmekten önce korkmayı öğrenmiş ve sevdiğinden öncelikle korkması gerektiğine uzun süre inanmış sıradan bir TC vatandaşıyım. Okulu severdim ama öncelikle korkardım. Kötü not almaktan, küçük düşürülmekten, başarısızlıktan, öğretmenlerimden hep korkardım. Çalışma motivasyonumun ana kaynağı korkuydu, istek değil. Ödevlerim biter bitmez, korkumu yok edip asıl istediklerime koşuyordum. En çok korkan en çok çalışıyordu ve en çok çalışan da örnek gösteriliyordu. Örnek bir çocuk olarak içinden gelen oynama arzusu, karşı cinse merak, yeni yerler keşfetme dürtüsü gibi tehlikeli içgüdüleri mümkün olduğunca yok sayıyordum. Bu duyguları hayal dünyasında tatmin etmeye çalışıyordum. Böylece hayal gücü gelişmiş, çalışkan, çoğunluğun gözünde başarılı, doğduğu günkü kadar korkak bir çocuk olmuştum. Büyüdükçe bilgim arttı, tecrübem de ama korkaklığım hep sabitti. Ne yazık kı yalnız olmadığımı biliyordum.

Yaklaşık 1 ay önce, ülkenin yaşadığım topraklarına uzak, doğduğuma yakın bir köşesinde korkakların yönettiği bir grup cesur genç, başka korkakların yönettiği diğer bir grup cesur genç ile karşılaştı. Birbirlerini tanıdıklarını sanmıyorum. Birbirlerinden nefret mi ediyorlardı, bilmiyorum. Farklı doğrulara inandırılmışlardı sadece. Görevleri bu doğrular uğruna savaşmaktı. Cesurdular çünkü ölümüne savaştılar. Korkaktılar çünkü kendi ve diğerlerinin yaşam haklarını gasp edebileceklerini emredenlere karşı en temel haklarını savunamadılar. Diğer korkakları korumak için, korkaklık üzerine kurulmuş düzenin devamı veya yine korkaklık üzerine kurulacak yeni bir düzen için öldüler. Buna rağmen halen kimse neden öldüklerini bilmiyor. Neden sorusunun yeterli bir cevabı kimsede yok. Cevap vermek yerine korkuyoruz ve kabuğumuzun içinde güvenli hayatımızı sürdürmek için yanımızdaki korkaklar ile beraber başkalarını suçluyoruz, nefret ediyoruz, kavga ediyoruz, tartışıyoruz, atıp tutuyoruz, susuyoruz, konuşturmuyoruz, dinlemiyoruz, geçmişi deşiyoruz, kinle bileniyoruz, çocuklarımızı ama sadece kendi çocuklarımızı koruyoruz, bağırıyoruz, yüksek sesle marşlar söylüyoruz, yetersiz bilgilerimizle ahkam kesiyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz, ağlıyoruz, gerçek gözyaşlarımız var ve kurumalarını beklemeden uykuya dalıyoruz, uyuyabiliyoruz çünkü günahsızız çünkü hiçbir şey yapmadık, tüm ömrümüz hiçbir şey yapmamakla geçti. Yaşamayı bu şekilde hak ettik. Korkakça ama uzun bir yaşam.

Ülkenin doğduğum topraklara uzak, yaşadığıma yakın bir köşesinde, korkaklar için hazırlanmış bir yaz gecesinde, korkularını cesaretiyle yenmeye çalışan genç bir müzisyen, en iyi bildiği şeyi, en iyi bildiği şekliyle icra etmek için, güzel sesini ana diliyle en güzel gösterebildiği için, korkak yüreklerimizi cesaret dalgalarıyla titretme iddiasıyla sahneye çıktı ve şarkılarını söyledi. En cesurunun bile dayanma sınırı iki şarkıydı ve üçüncü şarkının başında cesaret dalgaları yok edildi, tüm korkaklık sahneye yağdı. Orada değildim ama orada olsaydım ne yapacağımı biliyorum. Hiçbir şey. Tıpkı diğerleri gibi. Ben de diğerlerini protesto ederdim, ıslıklara ıslıkla cevap verir, belki birileriyle dalaşırdım bile ama yapacaklarım hiçbir şeyden öteye gitmezdi. Marşını okuyup, minderini atıp mekandan çıkan veya protestolara destek vermesine rağmen çıkmayıp konserin sonunda alkışlayan ya da protestolara tepki göstermesine rağmen genç müzisyenin sahneyi terk etmesini engelleyemeyenlerden biri olurdum. Barış isteyen, bunun için elinden geleni yaptığına inan, vicdanı rahat (yeni bir ölüm ve ardından günah çıkartma mecburiyeti bırakan yeni bir cenaze törenine dek), fikri belli, yapacakları sınırlı, herhangi bir korkak.

Korkaklığımın farkında olmam beni cesur biri yapmıyor. Bunları yazmış olmak da. Beni korkak yapan yaşantımın kendisi. Arzuların kol gezdiği bir dünyada mana arayışı içinde boşluğa düşme, bu boşluğu korkakça sahiplenme ve her eylemin ardında yüce bir idea varmış gibi davranma, öyle gösterme, başkalarından ve kendinden korkaklığı gizleme, suratımı gördükçe dehşet içinde, ellerimi gördükçe titremeden duramayan ve kalbimi her sallantıda çarpan, hepsi içine düştüğüm deliği tıkamakta.

Kelimeler en kolay sığınaklardır kalem tutabilenler için ve aynı zamanda en müthiş korunaklardır dışarıda olup bitenlere karşı. Dışarıda ne olduğunu bilmek için ise keşfetmek gerek ve her keşif cesareti gerektirir.

Cesaret tehlikelidir, öldürebilir, korkaklık ise ölümün ta kendisidir.


Not: Başlık eski bir öykümündür. Saf ve umut dolu olduğum zamanlara ait bir öyküydü. Günler bana gösterdi ki, başlığım sadece iyi niyetli ve safça bir beklentiden ibaret değilmiş aynı zamanda elinden hiçbir şey gelmeyen ve bunu sahte cesaretinin arkasında gizleyen bir ödleğin büyük yanılgısını da içeriyormuş.