kim?

yaşamayanbilir

14 Ekim 2011 Cuma

2 - Once Upon a Time in America




1984 – Sergio Leone

Tek cümleyle
New york sokaklarında doğan bir oğlan çetesinin büyüme hikayesi

Ne zaman
1989 yılı içinde soğuk bir hafta içi gecesi.

Nerede
Batman’da, TV karşısında, TRT1 veya 2’de, yer yatağının içinde.

Önemi
İzlerken ağladığım ilk film. Dominic’in öldürüldüğü sahnede ağlamıştım. Doğrusu ağlamamak çok zordu. Morricone’nin can yakan tınıları, kaçmaya çalışan Dominic’in son anda kurşuna yakalanması ve Noodles’ın gözleri önünde can verişi tam damarlıktı. Bir ilkokul talebesi için büzüldüğü yatağın içinde bu sahnelerle karşılaşmak oldukça travmatikti ve tahminim içimdeki arabesk aşkının ilk tohumları o gece atıldı. Bu yönden de film benim için bir dönüm noktasıdır. Emekleme evresindeki yazı uğraşımın da yönünü değiştirmiştir. Filmi yıllar sonra tekrar ama bu sefer sonuna dek izlediğimde neden filmden bu kadar çok etkilendiğimi bir kez daha anladım. Leone’nin bayıldığı epik tarz benim de favorilerimdendi. Duyguların abartılması için doğmuştum. Misal, Fat Moe’nun Peggy ile beraber olmak için aldığı pastayı kapının eşiğinde beklerken dayanamayıp yemesi hiç unutamadığım görüntülerden biridir. Ya da Noodles’ın Deborah’ı röntgenlediği sahneler.

Film bir nostaljiye özlem klasiğidir. Klasik bir masumiyetin yitimi hikâyesi anlatılır ve tabiri caizse âlem göt olmuş mesajıyla sona erer. Zaten filmi ilginç kılan da anlattığı öykünün ilginçliği değil, yarattığı atmosferin cazibesidir. Leone’nin filmlerinin operaya ile akraba olması da müzik kullanımı, kostüm tasarımı, görüntü yönetiminin kusursuz uyumu ile mümkün olmaktadır. Özellikle çocuk oyuncularından aldığı performans da neredeyse usta oyuncuları gölgede bırakıyor. Filmin aklımdan çıkmamasında oyunculukların da payı büyük.

İtalyan usta bu filmden çok daha iyi filmler yönetti ki bunlardan birinin adı bu filmle aynı kelimelerle başlıyor ancak vicdanım listeye bu filmi almamı istedi. Birinci nedeni çok küçükken izlemiş olmam ve oyuncularla duygusal özdeşleşme yaşayabilmem. İkinci nedeni ise ne kadar özgünlüğü tartışılsa da benim için bu filmin derdi bana daha yakındır ve perdede veya cam ekranda bir dert ortağı bulduğum anda karşısında çivileniyorum. Kimsenin kimseyi ispiyonlamadığı ve aldatmadığı bir dünya çok gerilerde kalmış olabilir ancak bu dünyaya duyduğumuz hasret hala içimizde canlı. Söz konusu hasretin bir nostalji malzemesi olarak harcanmasının ötesinde değerlendirileceğine olan inancımı kaybetmemeye çalışıyorum her gün.

Ödül
Akademinin tamamen atladığı filmin en önemli ödülü Japon film akademisin verdiği en iyi yabancı film ödülüdür. Ayrıca yönetmeni Leone de en iyi yönetmen olarak altın küre ödülüne aday gösterilmiştir. Morricone müzikleriyle, Pescucci kostümleriyle BAFTA ödülünü kapmıştır. Toplamda 13 ödülü mevcut. Kısaca değerlendirmek gerekirse jürilerin filmden benden az etkilendiğini söyleyebiliriz.


Yıllar Sonra

Leone filmin gösteriminden 5 sene sonra aramızdan ayrıldı. Yeni bir film yönetmeye vakti olmadı ne yazık ki. De Niro muhteşem kariyerine devam etti. James Woods bu filmden sonra da yardımcı başrolleri! başarıyla canlandırdı. Deborah’ı oynayan Elizabeth McGovern en son sinemalarımıza Clash of Titans filminde Marmara karakteriyle uğradı. Çocuk oyuncularından ise önemli bir kariyer yapan çıkmadı maalesef.

13 Ekim 2011 Perşembe

1 - The Kid



1921 – Charlie Chaplin

Tek cümleyle
İşsiz güçsüz bir serserinin kapısına bırakılan bir oğlan çocuğu ile maceraları.

Ne zaman

1988 yılı içinde muhtemelen bir hafta sonu kahvaltısı sonrası.

Nerede
Batman’da TV karşısında, TRT1’de.

Önemi
Hatırladığım ilk sinema filmi. 9 yaşında bir çocuğun aklında kalan ilk filmin Şarlo filmi olması doğal. Chaplin benim ilk kahramanımdı. Daha sonra başka filmlerini de zevkle izlesem de zihnimde en çok yer tutan filmi hep The Kid olmuştur. Bunda başrolünü paylaştığı küçük oğlan çocuğunun rolü kuşkusuz çok büyük. Filmin çekilme hikayesini yıllar sonra otobiyografik kitabından uyarlanmış Chaplin filminde izledikten sonra The Kid gözümde daha da değerlendi. Şarlo’nun uğraştığı zorluklar ve karşılaştığı engelleri aşmakta yarattığı çözümler dahiceydi.

Peki bu film neden bu kadar çok sevilmektedir? Günümüzde bile eskimemiş ve belki halen bir yerlerde benzerleri çekilmektedir. Sanırım biz Şarlo’nun en çok şapşallığını ve çaresizliğini seviyoruz. Aslında değersizliğinin farkında ve ölümlü bir değer için hayatını harcamak yerine sıfırı tüketmiş bir serseri olmayı seçmesi bize de her izlediğimizde cesaret veriyor. Chaplin’in zorluklarla geçen çocukluğu boyunca çevresindeki dünyadan aklına emdikleri, yıllar sonra karakterini yaratmakta çok işine yaramış. Popüler olduktan sonra bile beş parasız Şarlo karakterinde inandırıcılığını kaybetmiyor. Tabi bu hikaye tek başına bir sinema efsanesi yaratmaya yeterli değil, pek dile getirilmese de(ya da ben bu konuda cahilim belki) Chaplin görsel bir dünya yaratmakta da bir dahidir. Gerçek sokaklar veya set fark etmez, filmin geçtiği mekanlar bizi gerçeklikten hiçbir zaman uzaklaştırmaz. O dönemin kısıtlı teknikleriyle bu dünyanın yaratılmış olması olağanüstü.

The Kid filmini özel kılan başka bir konu ise meselesidir. Chaplin belki de sinemanın ilk anti kahramanıdır ve filmde savunulan mesaj da oldukça cesurcadır. Günümüzde bile tartışılan, bir çocuğun gerçek babasının biyolojik olan mı yoksa onu bir baba gibi sevmiş olan mı sorusuna kendince bir cevabı vardır Chaplin’in ve bu cevap aynı zamanda içinde bulunduğu dünyanın da suratınadır. Şarlo belki de hiçbir zaman çocuk yapacak kadar aklı başında olmayacaktır ama bu onun bir baba olmasına da engel değildir. Hatta biraz daha ileri gidersek, toplum tarafından sorumsuz bir serseri olarak başarısızlığa mahkum edilmiş bir dışarıda kalan Şarlo aslında herkese çocuklarını gerçekten sevmekten başka bir sorumlulukları olmadığını gösterir. Sadece Şarlo ve veledin ayrı düştükten sonraki kucaklaşma sahnesi bile yıllar boyunca aşılamamış samimi bir heyecanın resmidir. Tabi oyunculukları bu kadar güçlü kılan aktörlerin performansları ile birlikte siyah beyazın büyülü yansımasıdır. Sessiz sinema döneminin bu başyapıtını saygıyla selamlıyorum.

Ödül
Filmin çekildiği zamanlarda sinema sanatında ödüllendirme geleneği henüz başlamamıştı ancak popüler sinema sitesi IMDB’de film şu an tüm zamanların en sevilen filmleri arasında 158. sıradadır. Ayrıca senelerce Oscar ödülünü hak edip de alamayanların ahını taşıyan Amerikan Film Akademisi 1972’de özel bir onur ödülü ile Chaplin’i onurlandırmayı akıl etmiştir.

Yıllar Sonra
Chaplin bu filmden sonra da düzinelerce film üreterek efsane statüsüne erişti. Ne yazık ki acımasız McCarthy soruşturması ve saçma bir babalık davası onu da haksızlığa kurban etti ve sürgün sonucunda son yıllarını Avrupa’da geçirdi.

Velet rolündeki Jackie Cogan zengin bir Hollywood kariyerinin sonunda 1984’te dünyamızdan ayrıldı. En çok hatırlandığı rolü ise hep The Kid oldu.

The Kid filmi görselleri retro kafelerin, restoranların ve anahtarlık gibi ıvır zıvır dünyasının en çok kullandığı malzemelerden biri oldu. Ne yapıp ne edip Şarlo’yu da paraya çevirmeyi başardık.

12 Ekim 2011 Çarşamba

100 film, 100 iz



En çok etkilendiğim 100 filmi seçtim. Zor ve uzun bir seçim oldu. Açıkçası bu kadar zorlanacağımı tahmin etmiyordum, hatta en başta elli film yeter diye düşünüyordum ancak filmleri elemeye sıra gelince bir türlü kıyamadım ve belki de halen bir çok filmi dışarıda bırakmak zorunda kaldım. Liste hazırlama işi yapanların da söylediği gibi bu iş daha çok sevdiklerine kıyma işiymiş ancak belli bir sınırda kalmak ve liste mantığının dışına çıkmamak için de bu şartmış. Filmlerin kati suretle en iyi olma iddiası yoktur. Sinemasal açıdan daha iyi olduğunu bildiğim birçok filmi dışarıda bırakmak zorunda kaldım. Bazılarını izlemediğim için, bazılarını ise yarım yamalak izlediğim için. İzlediğim bazıları ise çok önemli olduklarını düşünmeme rağmen dürüstçe sorduğumda kendime beni çok etkilemedikleri cevabını verdiğim için. Bazılarını ise sadece yüz sayısı hedefimi aşmamak için ve diğerlerini de arsızca unuttuğum için dışarıda bıraktım.

Her filmi izlediğim sıraya bağlı olarak kronolojik olarak anlatmaya çalışacağım. Umarım bu işi bitirmeyi başarırım. Bitince bir film listesinden çok bir anı listesi oluşacağını sanıyorum.

Son olarak şunu da eklemeliyim listeye yerli filmleri almadım. Hak eden çok aslında ama onları ayrı bir değerlendirme içinde yazmayı düşünüyorum.

10 Ekim 2011 Pazartesi

en tatlı kucak



dinle

Zamanımız doldu sevgilim,
harcamak için sunduk hepsini.
Ayışığında bin öpücük
değiştirmiyor bu acı tadı.
Tutkum sana karşı sonu yok
ve yıkımımıza dek seveceğim seni.
Daha fazla istemiyorum seni sadece
ve en tatlısıyıdı o, sarılmalarımızın

Mutluluğu bulacağımızı düşünmek
bir öpücüğün içinde gizli,
düşünmek bulacağımızı mutluluğu
en büyük kusurumuzdu.
Tutunacak bir şey kalmadı bebeğe,
lekeleyecek yeri yok.
Daha fazla istemiyorum seni sadece
ve en tatlısıyıdı o, sarılmalarımızın

Nerede başladı
ve ne zaman tüm yaptığımız kaybetmekti?
Kazanacak bir şey kalmadı geriye.

Öyleyse indir silahlarını,
bir amaçları yok ellerinde.
Bırakmak istemiyorsan
gel ve tut beni,
bozmayacağım planlarını.
İntikamsa istediğin
al onu o zaman bebeğim.
Çıkabilirsin ya da kapıdan hemen dışarı,
umurumda bile değil artık
ve en tatlısıyıdı o, sarılmalarımızın.

Nerede başladı
ve ne zaman tüm yaptığımız kaybetmekti?
Kazanacak bir şey kalmadı geriye.

Bitti yavrum.
Hakiki bir utanç bu.
Kaybetmeye mahkumuz sen ve ben
hileli ve düzenbaz bir oyunun içinde.
Tutkum sana karşı sonu yok
ve aşığım sana herşeyden çok,
daha fazla istemiyorum seni sadece
ve en tatlısıyıdı bu, sarılmalarımızın.
"

25 Eylül 2011 Pazar

Ertesi Gün.



Saatine son baktığında uyanık mıydı, anımsayamıyordu. Görmüş olduğu zaman ölçüsü hayal miydi, gerçek mi, bilmiyordu. Hava yeni aydınlanmış gibiydi, kalkıp, üzerini giymeden, salona fırladı. Telefonundan nete girdi, site açılmadı, aklına geceden açık bıraktığı bilgisayarı geldi ve oradan istediği web sitesine girdi. Yeni haber yok. Gecenin ikisinden sabahın yedisine her şey aynı. Banyoda aynanın karşısında bir an hiçbir şey yapmak istemedi, ne fırçalamak dişlerini, ne yıkamak ellerini, ıslatmak yüzünü, ne de beklemek geçmesini sabah ereksiyonunun. O anı atlattıktan sonra gerisi geldi, kendini bir anda, sanki bir başkası tarafından hazırlanmış gibi apartman kapısından sokağa çıkarken buldu.

Dışarısı sessiz ve umursamazdı. Yerler kupkuruydu, oysa gece yağdığına yemin edebilirdi. Sokak köpekleri yarı uyanık, yoldan uzak, kaldırıma yakın yerlerde günü karşılıyorlardı. Tek tük insan kendisiyle beraber caddeye doğru yürüyordu. Tren yolunun altındaki çiş kokulu geçitten geçerken takip ediliyor hissine kapıldı. Birileri içinden geçirdiği tehlikeli niyetleri anlamış kendisini takip altına almaya karar vermişti sanki. Adımlarını hızlandırdı, arkasına bakmadan caddeye çıktı, ilk gelen dolmuşa elini salladı, gördüğü boşluğa çöktü, kulaklarındaki uyumun dünyayla arasına bir perde çekmesine izin verdi. Mabedin önünden geçerken içi acıdı, bakmamaya çalıştı, dünden kalan sıkıntı boğazına kadar geldi, seslenmek istedi çıksın diye içinden, sesi çıkmadı, yutkundu. İneceği yere geldiğinde, az kalsın inmeyi unutacaktı son anda fark etti, kapanmadan kapı atladı dolmuştan. O hız metrobüse kadar götürdü, kalabalık sıkıcıydı, aynı ifadeli faklı yüzlerle dolu metrobüs birden daraldı, küçücük oldu, içindekilere yetmez oldu. Ezbere yaptığı mücadele sonucu kaptığı yerde gözlerini kapattı. Karanlığın içinde, kulaklarındaki sakin seslerle beraber nerede olduğunu unutur sandı ama unutamadı. Gözlerini açtı. Sanki herkes gülüyordu suratına. Bir sene boyunca yaşadığı heyecan ve sene sonundaki gururun boşa çıkarılmasının herkes farkındaydı. Yanında oturanın gazetesine takıldı gözü, içinden parçalayıp yedirmek geldi kağıt parçasını yol arkadaşına. Onun yerine tekrar gözünü kapattı ve güzel şeyler düşünmeye çalıştı, Antep maçı, kasımın başı, öğleden sonra geri dönüşü, martta Flamenko gecesi, biraz rahatladı ama tüm güne yeter miydi, bilmiyordu.
Metrobüsten indiğinde temiz hava gözlerini yaşarttı. Üst geçide çıkıp yolun karşı tarafına geçti. Toprak yolda yürürken sakinleşmiş, kendisine eşlik eden ve karşıdan gelen insanların yüzünde anlam bile bulmaya başlamıştı. Kahvaltısını satın aldı, satıcıya teşekkür etti, işyerine geldi, kartını okuttu, asansörü beklerken kapıcıyı selamladı, asansörde iş arkadaşlarının hatırını sordu, yerine geçti ve bilgisayarının açma düğmesine bastı. Ekranda görüntü belirmeye başlaşmışken kahvaltısını hazırlıyordu. Gidip makineden çayını aldı ve yerine döndü. Döndüğünde bilgisayarı açılmıştı. Maillerini açtı öncelikle ve özellikle nete girmedi. Canı istemiyordu. Bu sırada yandaki oda arkadaşının radyosundan cızıltıyla karışık spor haberlerinin sesi geliyordu. Defalarca dinlediği beylik metinler tekrarlanıyordu radyoda. DJ’in sesi sevinçli gibi geldi kendisine. Sanki müjde veriyordu. Oda arkadaşı özellikle haberleri açmış olabilirdi belki de. Kendisiyle selamlaşmanın dışında bir muhabbeti yoktu ama başkalarıyla konuşmalarına kulak misafiri olduğundan tuttuğu takımı biliyordu ve onu kızdırmak istemiş olabilirdi. Belki de sadece merak etmişti yeni atılacak yalanları.

Biraz işe verdi kendini. Bekleyen birkaç postaya cevap verdi, bir iki dosya hazırladı, birini arayıp azarladı işi yetiştiremediği için, can sıkıcı sistem işleriyle uğraştı bir süre. Derken bir arkadaşı geldi geçmiş olsuna, nedense onun da samimiyetinden şüphe ediyordu. Takımı soruşturma kapsamına alınana kadar pek dalgacı görünen bu zat, kendi takımı da suçlanınca bir anda tepkici olmuştu. Beraber küfrettiler karar vericilere. Tekrarladılar gerçek olduğunu inandıkları teorilerinin. Çıkmayan sesini ona çıkardı, sanki oymuş gibi suçlu olan bağırıp çağırdı, isyan etti suratına karşı. Arkadaşı sıkılana dek sürdü bu tiyatro ve sonra yine işine döndü. Artık iş yapmak da istemiyordu. İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Bilinçsizce masaüstündeki browser kısayolunun üzerine gitti parmaklarıyla yönettiği mouse imleci. Arama çubuğuna son bir buçuk aydır sürekli girdiği spor haberleri web sitesinin adresini yazdı ve çıkan haberleri okumaya başladı. Daha çok canı sıkıldı, başka bir site, orası daha beter, yeni bir site bu seferki taraflı, ortak duygulara sahip insanların varlığını görme ve nihayet en sevdiği taraftar blogu; yazılı isyana yorumlarıyla katılım. Biraz daha rahatlamıştı içi. Kendini gelecek kötü haberlere daha dayanıklı hissediyordu artık.

Günü böyle bitirdi. Biraz iş, çokça haber ve yorum okuyarak. Facebook’a bile girdi. Bazı facebook arkadaşlarının takılmalarından rahatsız oldu, bazılarının da duvar paylaşımlarından. İçlerinden en fanatiklerini arkadaşlıktan çıkardı. Yasın ikinci aşamasındaydı. Ne zaman biteceğini bilmiyordu. Mesai sonu geldiğinde, hazırlanıp odasını kapattı, ışıkları söndürdü, özellikle herkesin gitmesini beklemişti binadan ayrılmak için, ne servis önü geyiklerine, ne iş sonu mesajlarına katlanamazdı çünkü. Kartını okutup odasını anahtarını teslim ettiğinde kapıcıya beklemediği bir ikram ile karşılaştı. Geleneksel ramazan paketi onun için de ayrılmış, izinden dönmesi beklenmiş, şimdi de kapıda onu bekliyordu götürmesi için eve. Paketle metrobüse binemezdi. Ağır koliyi kucaklayıp elinde üst caddeye kadar taşıdı. Bir taksi şoförünün paket ile ilgili komik olmayan esprisine gülümseyerek cevap verdi. Caddeyi elinde paket ile geçti ve dolmuş durağına yetişti. Henüz ortalıkta dolmuş yoktu. Kendi gibi mesaisi bitenler dolmuş bekliyordu sırada. Sıraya girdi. Her şey önceki günler gibiydi, trafik, dükkanlar, çocuklar, belediye otobüsleri, caddede koşturanlar, yavaş yavaş çöken akşam karanlığı, hiçbiri değişmemişti. Ama bugün ertesi gündü. Dün değildi. Dün çok uzakta kalmıştı, bugün yepyeni bir gündü ve yeni bir dönemin başlangıcı olmalıydı.

Dolmuşun şoförü geldi, binecekleri dolmuşu getirdi, sıradakiler doluştular, en arkaya geçti o da, paketi koltuğun altına sıkıştırıp ayaklarıyla da paketin önünü kapattı. Halen üç kişi bekliyordu şoför hareket etmek için. Yolu izledi o da, yürüyenleri, kurtulmak istiyordu hepsinden, eve gitmek, televizyonu açmak ve her şeyin bir hata olduğunun açıklanmasını duymak istiyordu. Özür dilemezlerse bile razıydı, yanlışlarının farkına varmış olduklarını itiraf etmeleri yeterliydi. Bir yanlış değerlendirme olmuş diyeceklerdi, savunmasız ceza vermemeliydik, bilemedik, hata yaptık, herkes yapar diye ekleyeceklerdi, kıyamet kopacaktı belki ama adalet yerini bulacaktı yine de. Çivisi çıkmış bir dünyada halen adalet beklemek ne derece doğruydu bilmiyordu ama uğradığı haksızlık canını yakıyordu, bir yakını öldürülmüş ve herkes sanki cinayet işlenmemiş gibi davranıyordu. Masumların cezalandırıldığı bir dünyada neye inanabilirdi ki, işte çok sevdiği ülkesi kimseyi dinlemeden mahkum etmişti sevdiğini ve hakkını savunması bir suçtu artık. Bundan sonra hangi yüzle, hangi sebeple yaşayacağını bilemiyordu.

Sonunda dolmuş doldu, trafiğin içinden sadece şoförünün biildiği yolları kullanarak kendi yolunu buldu. Tüm kalabalıkla beraber karşıya geçiyordu. Karşı kıtada kendisini bekleyen sessizlikti. Dolmuştan indiğinde her zaman vınlayarak caddeden geçen arabalar bile heveslerini kaybetmişti sanki. Elinde koli ile caddenin karşısına geçti süklüm püklüm. Sabah takmayı akıl edemediği kemeri pantolonu üzerinden düşerken zaruri bir ihtiyaç haline gelmişti. Girdiği ara sokağın başında elleri kayganlaşmaya başlamıştı. Giderek ağırlaşan paketi son enerjisiyle taşımaya devam ediyordu. Sokağın ortasına geldiğinde karşılıklı iki apartmanın balkonlarından tutturulmuş ipe asılı pankartı gördü. “Alex, senin için dünyaları yıkarız.” Şampiyonluk kutlamasından mı kalmıştı, dün mü asmışlardı bilmiyordu. Pankarttaki Alex’in coşkusu, yazının samimiyeti, anın zamanlaması dokunmuştu ona. Paketi bırakıp üzerine çöktü kaldı. Kafasını ellerinin arasına alıp yere bakarak sessizce ağladı. Kimse için dünyaları yıkamazdı, biliyordu. Ramazan paketine muhtaç bir zavallıydı. Hayatta en sevdiği varlığını elinden alanlara karşı yapabildiği tek şey küfretmekti içinden.

Paketi tekrar kucakladığında bir güç gelmişti kendisine, zorlanmadan eve kadar götürdü bir çırpıda. Eve girmedi, kapıya bırakıp paketi tekrar sokağa döndü, atm’ye uğradı, kirayı yatırdı, kalan parasıyla mabedin altındaki mağazaya gidip oğluna sürekli söz verip hiçbir zaman alamadığı takımının yeni sezon formasından bir oğluna bir kendisine, hem de replikasını falan değil, orijinalini satın aldı.

Evine dönerken, kısması gereken masraflardan çok oğlunun suratında göreceği sevinci düşünüyordu. O sevinç ki yıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılacak ve ne yaparlarsa yapsın hiç bitmeyecekti. İşte bunu çok iyi biliyordu.

7 Eylül 2011 Çarşamba

DELİ DUMRUL, VELİ KORKUT

Masal okumayı da anlatmayı da çok severim. Masalların kültürlerin önemli bir parçası olduğuna inanırım. Her masal anlattığından çok daha fazlasını gizler. Her okur da kendince bir sır bulabilir masalların içinde. Hangi yaşta olursa olsun. Deli Dumrul destanı da pek sevdiğim masallardan biridir. Sadece kendini sevdirmekle kalmamış kafamda birçok soru işareti doğurmayı da başarmıştır. İşte bu yazı bazılarını cevaplama iddiası taşımaktadır. Destanın özgün metnine dokunmadan arada araya girerek kendi cevaplarımı paylaşacağım. Kim isterse onla.

Şimdi masal zamanı.

Duha Koca Oğlu Deli Dumrul Destanı

Meğer hanım, Oğuz’da Duha Koca oğlu Deli Dumrul derlerdi bir er var idi. Bir kuru çayın üzerine bir köprü yaptırmıştı. Geçeninden otuz üç akçe alırdı, geçmeyeninden döve döve kırk akçe alırdı. Bunu niçin böyle ederdi? Onun için ki benden deli, benden güçlü er var mıdır ki çıksın benimle savaşsın der iki, benim erliğim, bahadırlığım, kahramanlığım, yiğitliğim Ruma, Şama gitsin, ün salsın der idi.

[Daha ilk paragrafta karşımıza bir dikta çıkıyor. Diktanın tebaasına davranışı otoriter devletlerin uygulamalarına paralel. Köprüyü yaptırdığı için o köprü üzerinde hak iddia eden ve doğanın bir engelini kendine kazanç kapısı haline getiren bir anlayış. Bunu kabul etmeyeni de cezalandırmayı, şiddeti kendine hak gören bir zorbalık. Sebep olarak da zorbalığının sınırını göstermektedir. Herhangi mantıklı bir açıklama yerine gücünü ortaya koymakta ve gücü yetene meydan okumaktadır. Aklın yerine güç konmuştur.]


Meğer bir gün köprüsünün yanında bir bölük oba konmuştu. O obada bir iyi güzel yiğit hasta düşmüştü. Allah’ın emriyle o yiğit öldü. Kimi oğul diye, kimi kardeş diye ağladı. O yiğit üzerine dehşetli kara feryat koptu.

Ansızın Deli Dumrul dört nala yetişti. Der: Bre kavatlar, ne ağlıyorsunuz, benim köprümün yanında bu gürültü nedir, niye feryat ediyorsunuz dedi. Dediler: Hanım, bir güzel yiğidimiz öldü, ona ağlıyoruz dediler.

Deli Dumrul der: Bre yiğidinizi kim öldürdü? Dediler: Vallah bey yiğit, Allah Taala’dan buyruk oldu, al kanatlı Azrail o yiğidin canını aldı. Deli Dumrul der: Bre, Azrail dediğiniz ne kişidir ki adamın canını alıyor, ya kadir Allah, birliğin varlığın hakkı için Azrail’i benim gözüme göster, savaşayım, çekişeyim, mücadele edeyim, güzel yiğidin canını kurtarayım, bir daha güzel yiğidin canını almasın dedi. Çekildi döndü Deli Dumrul evine geldi.

Hakkı Teala’ya Dumrul’un sözü hoş gelmedi. Bak bak, bre deli kavat benim birliğimi tanımıyor, birliğime şükür kılmıyor, benim ulu dergahımda gezsin benlik eylesin dedi. Azrail’e buyruk eyledi kim ya Azrail, var ve o deli kavatın gözüne görün, benzini sarart, dedi, canını hırıldat al dedi.

[Zorba tanrıya iman etmektedir ancak meleklerinden habersizdir. Ölüme isyan ederek bir yandan da imanının sınırını göstermektedir. Çünkü ölüm gücünün sonudur. O da kendisine karşı bir meydan okumadır. Deliliği, asiliği imanının önüne geçmiştir ve tanrıdan bir fırsat dilemiştir. Ancak akıldan yoksun olduğu için fırsat dilediğinin aynı zamanda rakibi olduğunun farkında değildir. Yine otoriter devlet benzetmesini kullanırsak, bir yandan dini kullanan otorite, bir yandan da vatandaşları gözünde neredeyse tanrı seviyesinde bir gücün peşindedir. Zamanında tanrıya meydan okuyan krallar gibi otoriteler de dinden bağımsız bir güç olma yolunda engel tanımamaktadırlar. Ancak adalet/tanrı hep vardır (masalların vurgusu bu) ve eninde sonunda dikta cezasını bulacaktır.]

Deli Dumrul kırk yiğit ile yiyip içip otururken ansızın Azrail çıka geldi. Azrail’i ne çavuş gördü ne kapıcı. Deli Dumrul’un görür gözü görmez oldu, tutar elleri tutmaz oldu. Dünya alem Deli Dumrul’un gözüne karanlık oldu. Çağırıp Deli Dumrul söyler, görelim hanım ne söyler:
Der:
Bre ne heybetli ihtiyarım
Kapıcılar seni görmedi
Çavuşlar seni duymadı
Benim görür gözlerim görmez oldu
Tutar benim ellerim tutmaz oldu
Titredi benim canım cuşa geldi
Altın kadehim elimden vere düştü
Ağzımın içi buz gibi
Kemiklerim tuz gibi oldu
Bre sakalcığı akça ihtiyar
Gözceğizi fersiz ihtiyar
Bre ne heybetli ihtiyarsın söyle bana
Kazam belam dokunur bugün sana
dedi.

Böyle diyince Azrail’in hiddeti tuttu, der:

Bre deli kavat
Gözümün fersiz olduğunu ne beğenmiyorsun
Gözü güzel kızların gelinlerin canım çok almışım
Sakalımın ağardığını ne beğenmiyorsun
Ak sakallı kara sakallı yiğitlerin canım çok almışım
Sakalımın ağarmasının manası budur dedi. Bre deli kavaf övünüyordun: Al kanatlı Azrail benim elime geçse, öldüreydim, güzel yiğidin canını onun elinden kurtaraydım diyordun, şimdi bre deli geldim ki senin canını alayım, verir misin yoksa benimle cenk eder misin dedi.

Deli Dumrul der: Bre, al kanatlı Azrail sen misin dedi. Evet benim dedi. Bu güzel yiğitlerin canını sen mi alıyorsun dedi. Evet, ben alıyorum dedi. Bre Azrail, ben seni geniş yerde istiyordum, dar yerde iyi elime girdin değil mi dedi. Ben seni öldüreyim, güzel yiğidin canını kurtarayım dedi.

Kara kılıcını sıyırdı eline aldı. Azrail’e çalmağa hamle kıldı. Azrail bir güvercin oldu. pencereden uçtu gitti. İnsan oğlunun ejderhası Deli Dumrul elini eline çaldı, kah kah güldü. Der: Yiğitlerim Azrail’in gözünü öyle korkuttum ki geniş kapıyı bıraktı dar bacadan kaçtı, mademki benim elimden güvercin gibi kuş oldu uçtu, bre ben onu bırakır mıyım doğana aldırmayınca dedi.

[Sonunda otorite ile kutsal güç karşı karşıya gelir. Otorite bir anda kendisini güçlü kılan her şeyden mahrum kalır. Buna rağmen kibri hemen bitmez. O kadar kördür ki yendiğine inanır ve mağlubun peşine düşer. Gücün ne kadar körleştirdiği örneklenmektedir. Başka bir okumayla deli dumrulu isyankar olarak nitelendirirsek, isyanın tüm imkansızlıklara rağmen mücadeleye devam ettiğinin de simgelendiğini iddia edebiliriz. Masalın sonlarına doğru dumrulun bu deliliği cesaretine de bir işaret olacak. Okur/dinleyenlerin gözünde dumrulun deli cesaretine sahip bir imgesi yaratılmaktadır.]

Kalktı atma bindi, doğanını eline aldı, ardına düştü. Bir iki güvercin öldürdü. Döndü, evine gelirken Azrail atının gözüne göründü. At ürktü. Deli Dumrul’u kaldırdı yere vurdu. Kara başı bunaldı, darda kaldı. Ak göğsünün üzerine Azrail basıp kondu. Demin mırıldanıyordu, şimdi hırıldanmağa başladı.
Der:
Bre Azrail aman
Tanrının birliğine yoktur güman
Ben seni böyle bilmezdim
Hırsız gibi can aldığını duymazdım
Tepesi büyük büyük bizim dağlarımız olur
O dağlarımızda bağlarımız olur
O bağların kara salkımlı üzümü olur
O üzümü sıkarlar al şarabı olur
O şaraptan içen sarhoş olur
Şaraplıydım duymadım
Ne söyledim bilmedim
Beylikten usanmadım yiğitliğe doymadım
Canımı alma Azrail medet
dedi. Azrail der: Bre deli kavat bana ne yalvarıyorsun. Allah Teala’ya yalvar, benim de elimde ne var, ben de bir emir kuluyum dedi. Deli Dumrul der: Peki ya can veren can alan Allah Teala mıdır? Evet odur dedi. Döndü Azrail’e, peki ya sen ne eylemekli belasın, sen aradan çık, ben Allah Teala ile haberleşeyim dedi.
Deli Dumrul burada söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:
Yücelerden yücesin
Kimse bilmez nicesin
Güzel Tanrı
Nice cahiller seni gökte arar yerde ister
Sen bizzat müminlerin gönlündesin
Daim duran cebbar Tanrı
Baki kalan settar Tanrı
Benim canımı alacaksan sen al
Azraile almağa bırakma
dedi. Allah Teala’ya Deli Dumrul’un burada sözü hoş geldi. Azrail’e nida eyledi ki madem deli kavat benim birliğimi bildi, birliğime şükür kıldı, ya Azrail,Deli Dumrul can yerine can bulsun, onun canı azat olsun der.
Azrail der: Bre Deli Dumrul Allah Taala’ nın emri böyle oldu ki Deli Dumrul canı yerine can bulsun, onun canı azat olsun dedi.
Deli Dumrul der: Ben nasıl can bulayım, yalnız, bir ihtiyar babam, bir ihtiyar anam var, gel gelelim. ikisinden biri belki canını verir, al, benim canımı bırak dedi.

[Asi’nin burnu sürtülür, yere serilir. Azrail hiç kavga etmeden, dumrulun imkanlarını boşa çıkarak onu mağlup etmiştir. Adil bir dövüş değildir ortadaki. Dövüş bile değildir. Bir ders vermedir. Dumrul kendi kendine, nefsine mağlup olmuştur. İsyan kendi içindeki mağrurluğuna, kural tanımazlığına yenilmiştir. Otorite, tek gerçek gücün karşısında eğilmiştir, aman dilemektedir. Dumrul’un buradaki uzlaşmacı tavrı kendisini isyankar olmaktan alıkoyar, o sadece kapasitesi belli bir kaba kuvvettir. Gücü tükenmiş ve hemen kendisini yenenin safına geçmiştir. Artık ölüme isyan etmemektedir. Ölümün kendisinden çok kendi sonu umurundadır. Asli güç egosunun okşanmasından zevk alır. Konumu gereği, kaba kuvvetine manevi bir güç katma amacıyla mağluba bir şans daha verir. Böylece hem onun isyanını bitirdiğini kesinleştirecek, hem de ölümlü kuvveti kendi yanına çekerek şöhretini artıracaktır. Dumrul hem akılsızdır, hem de ilkesiz. Durumun farkında değildir, farkında olsa bile karşı geleceği beklenmez. Kendi canı uğruna can dilenmesine çıkar]

Deli Dumrul sürdü babasının yanına geldi.
Babasının elini öpüp söylemiş, görelim hanım ne söylemiş :
Ak sakallı aziz izzetli canım baba
Biliyor musun neler oldu
Küfür söz söyledim
Hak Teala’ya hoş gelmedi
Gök üzerinde al kanatlı Azrail’e emreyledi
Uçup geldi
Benim akça göğsümü bastırıp kondu
Hırıldatıp tatlı canımı alır oldu
Baba senden can dilerim verir misin
Yoksa oğul Deli Dumrul diye ağlar mısın
Babası der:
Oğul oğul ay oğul
Canımın parçası oğul
Doğduğunda dokuz erkek deve kestiğim aslan oğul
Penceresi altın otağımın kabzası oğul
Kaza benzer kızımın gelinimin çiçeği oğul
Karşı yatan kara dağım gerek ise
Söyle gelsin Azrailin yaylası olsun
Soğuk soğuk pınarlarım gerek ise
Ona içme olsun
Tavla tavla koç atlarım gerek ise
Ona binek olsun
Katar katar develerim gerek ise
Ona yük taşıyıcı olsun
Ağıllarda akça koyunum gerek ise
Kara mutfak altında onun şöleni olsun
Altın gümüş para gerek ise
Ona harçlık olsun
Dünya tatlı can aziz
Canımı kıyamam belli bil
Benden aziz benden sevgili anandır
Oğul anana var
dedi.

Deli Dumrul babasından yüz bulmayıp sürdü anasına geldi. Der:
Ana biliyor musun neler oldu
Gök yüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi
Benim akça göğsümü bastırıp kondu
Hırıldatıp canımı alır oldu
Babamdan can diledim ana vermedi
Senden can dilerim ana
Canını bana verir misin
Yoksa oğul Deli Dumrul diye ağlar mısın
Acı tırnak ak yüzüne çalar mısın
Kargı gibi kara saçını yolar mısın ana
dedi. Anası burada söylemiş, görelim hanım ne söylemiş : Anası der:
Oğul oğul ay oğul
Dokuz ay dar karnımda taşıdığım oğul
On ay diyince dünya yüzüne getirdiğim oğul1
Dolma beşiklerle belediğim oğul
Dolu dolu ak sütümü emzirdiğim oğul
Akça burçlu hisarlarda tutulaydın oğul
Pis dinli kafir elinde esir olaydın oğul
Altın akçe gücüne dayanarak seni kurtaraydım oğul
Yaman yere varmışsın varamam
Dünya tatlı can aziz
Canımı kıyamam belli bil
dedi, anası da canını vermedi.

Böyle diyince Azrail geldi Deli Dumrul’un canını almağa. Deli Dumrul der:
Bre Azrail aman
Tanrının birliğine yoktur güman
Azrail der: Bre deli kavat daha ne aman diliyorsun, ak sakallı babanın yanına vardın can vermedi, ak bürçekli ananın yanına vardın can vermedi, daha kim verecek dedi.

Deli Dumrul der: Hasretlim vardır, buluşayım dedi. Azrail der: Bre deli hasretlin kimdir? Der: El kızı helallim var, ondan benim iki oğlancığım var, emanetim var, ısmarlayacağım onlara, ondan sonra benim canımı alasın dedi.

[Masal bu bölümden sonra bir zorbanın değil de bir mazlumun hikayesini anlatır tona bürünür. Okur/dinleyende otoriteye karşı bir sempati oluşturmaya çalışır. Başına gelecekleri hak etmiş güç tövbekar olarak kabul edilebilir mi? Benim çok ilginç bulduğum bir şekilde gücün kutsadığı aile bağları bu bölümde zarar görmektedir. Anne-baba beklenmedik bir şekilde bencillik yaparlar. Oysa kendilerinden istenen çok acımasız bir taleptir. Haklı bir sebebe dayanmadan can verilmesi istenmektedir ve ne annenin ne de babanın reddinde Dumrul’un suçunun altı çizilmez. Okur/dinleyenin kendini onlar yerine koyup böyle bir durumda ne yapmaları gerektiğini düşünmeleri amaçlanır. Sonda ise buna cevap da verilir zaten.]

Sürdü helallisinin yanına geldi, der:
Biliyor musun neler oldu
Gök yüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi.
Benim beyaz göğsümü bastırıp kondu
Benim tatlı canımı alır oldu
Babama ver dedim can vermedi
Anama vardım can vermedi
Dünya şirin can tatlı dediler
Şimdi
Yüksek yüksek kara dağlarım sana yaylak olsun
Soğuk soğuk sularım sana içme olsun
Tavla tavla -koç -atlarım ‘sana binek olsun
Penceresi altın otağım sana gölge olsun
Katar katar develerim sana yük taşıyıcı olsun
Ağıllarda beyaz koyunum sana şölen olsun
Gözün kimi tutarsa
Gönlün kimi severse
Sen ona var
iki oğlancığı öksüz koyma
dedi. Kadın burada söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:
Der:
Ne diyorsun ne söylüyorsun
Göz açıp da gördüğüm
Gönül verip sevdiğim
Koç yiğidim şah yiğidim
Tatlı damak verip öpüştüğüm
Bir yastıkta baş koyup emiştiğim
Karşı yatan kara dağları
Senden sonra ben neylerim
Yaylar olsam benim mezarım olsun
Soğuk soğuk sularını
içer olsam benim kanım olsun
Altın akçeni harcar olsam benim kefenim olsun
Tavla tavla koç atını
Biner olsam benim tabutum olsun
Senden sonra bir yiğidi
Sevip varsam beraber yatsam
Alaca yılan olup beni soksun
Senin o namert anan baban
Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar
Arş şahit olsun sekizinci kat gök şahit olsun
Yer şahit olsun gök şahit olsun
Kadir Tanrı şahit olsun
Benim canım senin canına kurban olsun
dedi, razı oldu.
Azrail hatunun canını almağa geldi, insanoğlunun ejderhası eşine kıyamadı. Allah Teâlâ’ya burada yalvarmış, görelim nasıl yalvarmış:
Der:
Yücelerden yücesin
Kimse bilmez nicesin
Güzel Tanrı
Çok cahiller seni gökte arar yerde ister
Sen bizzat müminlerin gönlündesin
Daim duran cebbar Tanrı
Ulu yollar üzerine
İmaretler yapayım senin için
Aç görsem donatayım senin için
Alırsan ikimizin canını beraber al
Bırakırsan ikimizin canını beraber bırak
Keremi çok kadir Tanrı
dedi.

Hak Teala’ya Deli Dumrul’un sözü hoş geldi. Azrail’e emreyledi: Deli Dumrul’un babasının anasının canını al, o iki helalliye yüz kırk yıl ömür verdim dedi. Azrail de babasının anasının derhal canını aldı. Deli Dumrul yüz kırk yıl daha eşi ile ömür sürdü.

Dedem Korkut gelip destan söyledi deyiş dedi. Bu destan Deli Dumrul’un olsun, benden sonra alp ozanlar söylesin, alnı açık cömert erenler dinlesin dedi.
Dua edeyim hanım: Yerli kara dağların yıkılmasın. Gölgeli koca ağacın kesilmesin. Taşkın akan güzel suyun kurumasın. Kadir Tanrı seni namerde muhtaç etmesin. Ak alnında beş kelime dua kıldık, olsun kabul. Derlesin toplasın günahınızı adı güzel Muhammed’e bağışlasın hanım hey!….

[Masalın sonu epiktir. Güç budalası otorite bir anda sevgilisi uğruna can verebilecek bir aşk budalasına dönüşmüştür. O ana kadar hiç bahsedilmeyen ailenin varlığı otoritenin önceki zalimliklerini tamamen unutturur, yavuklunun fedası göz yaşartıcıdır ve otoritenin tüm gücünden vazgeçmeyi sevgilisi uğruna kabulü çelişkilidir. Hiç de o konulara girmesi beklenmeyen masal bir anda aşkı kutsamaktadır ve okurun/dinleyenin aklına dehşet bir soru bırakır, koşulsuz, sualsiz sevdiğin için ölüm kabul edilebilir mi? Ölüme isyanla başlayan hareket sevdiğinle beraber ölmeyi kabullenmeye dönüşmüştür. Bu çok ilginçtir, çünkü öte dünya yokmuş gibi yaşayan bir zalim nasıl bir anda sevdiğiyle beraber ölümü böylece öte dünyada birliği kabul edebilir? Kendi adıma bu noktayı bir masal çelişkisinden çok ciddi bir soru olarak kabul ediyorum ve tekrar soruyorum, hiçbir manevi güce inanmayan biri, dünyevi zevkler için yaşarken ve sevdiğini de elde etmiş onla bir ömrü tüketme yolunda iken, sırf onun yokluğunu kabullenmemek adına ölümü tercih edebilir mi? Önce masalı bitirelim sonra soruya tekrar döneceğiz. Masalın sonu yarı mutlu yarı zalimcedir. Dumrul’un fedakarlığı(o da sevgilisine gösterdiği yalnızca) ödüllendirilmiştir asli güç tarafından ve yine bu gücün adaletine göre bencil anne-baba cezalandırılmıştır. Böylece bana göre masalın en masum karakterleri göstermedikleri yüce gönüllükten dolayı ölüme mahkum edilmiştir. Garip olan bu son oldukça kabul görmüştür ve anne baba olmanın her şeyden önce, kendi canlarından çok çocuklarının canına değer vermek olduğu algısı yaratılmıştır, masalın anlatıldığı yerlerde. Peki ölüm bu derece kıymetli iken neden bu zevkten dumrul ve sevgilisi mahrum bırakılmıştır? Anne baba için neredeyse kabul edilmesi zorunlu bir durum olan ölüm birbirine aşık çifte layık görülmemiştir. Belki de aslolan ölümü kabul etmektir. Ölümü kabul ettiğimizde yaşamaya da hak kazanıyoruz gibi bir anlam da çıkarılabilir sondan. Hem de diğerlerinden oldukça uzun bir yaşam. Ancak masalda söylenmese de tahmin ediyoruz ki bu yaşamın isyandan arınmış olması şarttır. Ölümü, kaderi, imanı, asli gücü tanıyarak, onların karşısında secde ederek geçirilen 140 yıldan fazla bir ömür. Bir Dede Korkut masalından farklı bir mesaj beklenmezdi zaten diye söylenebilir ancak yine de masalın gizli anlamlar da taşıyabileceğini düşünüyorum. Özellikle sonda namerde muhtaç etmesin dileği çok manidar. Namert ibaresiyle kast edilen anne-baba ise ciddi bir aile kurumu sorgulamasına girer bu ve arada sorduğum soruya getirir bizi, kimin için kim canını feda edebilir?]


Dumrul’un yerinde olsaydık kime giderdik? Anne-baba, hele anne teklifi ilk kabul edeceklerden biri olarak görünüyor. Genel kabul görmüş bir düşünceye göre anne çocuğunu kendinden bir parça olarak görür ve onun yaşamını kendi yaşamının devamı olarak hisseder. Ölümü kendi ölümüdür ve özellikle çocuğu henüz bir bebekken kendi yaşamını memnuniyetle feda eder. Bazı babalardan ise tehlikeli doğumlarda korkunç bir seçim yapmaları istenir ve özellikle doktorların tavsiyesi annenin tercih edilmesidir. Ne de olsa yeni doğanın henüz bir yaşamı yoktur ve sıfıra yakın bir yaşamın fedası daha az vicdan azabı doğurur. Üstelik sağ bir annenin her zaman başka bir çocuk yapma ihtimali mevcuttur. Ancak bu önerme yine de babayı katil yapmaktan geri koymaz bence. En başından bilse de bilmese de çocuk yapmaya karar verdiği anda katil olmuştur. Tehlikeli doğumda herhangi bir mesuliyeti olmasa da bir tercih yaparak tarafını seçmiş, ölüme sebebiyet vermiştir. Kurtarılan anneden başkasının böyle bir tercih yapma hakkı olmamalıdır kanımca ve emin olmasam da günümüz dünyasında böyle durumlar için annelere önceden bir form imzalatıldığını sanıyorum.

Peki anne olsanız kimi tercih ederdiniz? Kendinizi mi, çocuğunuzu mu? Dumrul’un annesi kendisini seçmiştir ve bu seçimi doğuma girmeden önce yapsaydı pek ayıplanmayacaktı. Ne zaman ki ölüme en yakın olduğu zamanda yaptı, işte o zaman bencillikle suçlandı ve cezalandırıldı. Ne zaman ölüneceğini kimsenin bilmediği bir dünyada yaşlıların istatistiksel olarak doğru olsa da yaşamlarının sonunda olduğu düşüncesi ve kalan kısa ömürlerinin çocuklarının uzun ömürlerine kıyasla daha değersiz olduğu yargısı beni ürkütüyor. Korkarım bu açgözlülükten gözü dönmüş bir şekilde 140 artı yıl ömür beklentisi güçsüzlerin yok edildiği, teokratik rejimlerle yönetilen, vahşi bir geleceğin yapıtaşlarından biri olacak.

Sorumuza dönersek siz kimi tercih ederdiniz? Hayatımızda kendi canını bizimkine feda edebilecek biri var mı? Olmalı mı? Çok kardeşli ailelerden, tek çocuklu çekirdek aileye, oradan çocuksuz eşcinsel çiftlerden oluşan aileye veya sperm bankasından peydahladığı çocuğuyla iki kişilik babasız ailelere kadar geldik. Bir artı bir stüdyo dairede yaşayacak hale geldi çekirdek aile. Bu kompaktlığın yarattığı yalnızlık duygusunu da çeşitli araçlarla geçirmesini de biliyoruz ancak ne zaman ki Dumrul’unki gibi bir tercih yapmaya sıra geldiğinde kaçınılmaz soru salonun ortasına çöküyor; benim için kim ölmeyi kabul eder? Mesele ölmek değil, mesele ölmeyi isteyecek kadar sevmek. Kendi yaşamından vazgeçecek kadar bağlanmak. Onun hayatını kendisinki ile bir tutmak ve varlığının sona ermesini kendisi için de bir son olarak görmek. İlişkilerin böyle bir bağlılık içerdiği günler çok gerilerde kaldı, masalların bile ötesinde ama bu imkansız dileğin halen hikayelerde ve günümüz masallarında işlenmesine ne denmeli? Sanki herkes bu dileğin gerçekleşmesini fakat gece yarısı saat on ikiyi vurduğunda at arabasının bal kabağına dönüşmemesini istiyor. Birinin kendi hayatını senin için feda etmesini ondan istemek büyük bir zalimlik değil midir? Bunun cinayetten farkı nedir? Diyelim ki bu dilek kabul edildi ve benim için kendini öldürdü, peki nasıl bir yaşam bekleyecek beni? Minnet dolu mu, yoksa anısına saygı olarak ölüm yıldönümlerinde saygıyla andığım, kendi taleplerim çerçevesinde devam eden yeni bir hayat mı? Birinden bizi ölesiye sevmesini beklerken acaba ölümsüzlük peşinde miyiz? Başkalarının cesetlerine basarak ulaştığımız bir ölümsüzlük. Ya da birisi için canımızı vermeye hazır olduğumuzda ödül beklentisi içinde miyiz? 140 artı yıl mı beklediğimiz, ya da sevgilimizin de fedamıza karşılık kendi canını da önermesi, ölümden sonra sonsuz bir birliktelik vaadi mi? Bu şuna benziyor, her şeyi paylaştığın birinden kendi günahlarını, kaderini de paylaşmayı istiyorsun, ben yapamıyorsam o da yapamasın, ben yaşayamıyorsam o da yaşamasın ve sonrası bilinmeyen karanlıkta beni yalnız bırakmasın. Belki de birini arayışın tek amacı da karanlıkta tek başına olma korkusudur.

Deli Dumrul artık çoktan unutulmaya yüz tutmuş, demode bir masal kahramanı olabilir ancak peşinde bıraktığı sorular her seferinde aynı gizemi taşımaya devam ediyor.

2 Ağustos 2011 Salı

Korkmadığın sürece güvendesin



Kendimi bildim bileli korkağın tekiyim. Korkudan dilim çözülmüş, sevmekten önce korkmayı öğrenmiş ve sevdiğinden öncelikle korkması gerektiğine uzun süre inanmış sıradan bir TC vatandaşıyım. Okulu severdim ama öncelikle korkardım. Kötü not almaktan, küçük düşürülmekten, başarısızlıktan, öğretmenlerimden hep korkardım. Çalışma motivasyonumun ana kaynağı korkuydu, istek değil. Ödevlerim biter bitmez, korkumu yok edip asıl istediklerime koşuyordum. En çok korkan en çok çalışıyordu ve en çok çalışan da örnek gösteriliyordu. Örnek bir çocuk olarak içinden gelen oynama arzusu, karşı cinse merak, yeni yerler keşfetme dürtüsü gibi tehlikeli içgüdüleri mümkün olduğunca yok sayıyordum. Bu duyguları hayal dünyasında tatmin etmeye çalışıyordum. Böylece hayal gücü gelişmiş, çalışkan, çoğunluğun gözünde başarılı, doğduğu günkü kadar korkak bir çocuk olmuştum. Büyüdükçe bilgim arttı, tecrübem de ama korkaklığım hep sabitti. Ne yazık kı yalnız olmadığımı biliyordum.

Yaklaşık 1 ay önce, ülkenin yaşadığım topraklarına uzak, doğduğuma yakın bir köşesinde korkakların yönettiği bir grup cesur genç, başka korkakların yönettiği diğer bir grup cesur genç ile karşılaştı. Birbirlerini tanıdıklarını sanmıyorum. Birbirlerinden nefret mi ediyorlardı, bilmiyorum. Farklı doğrulara inandırılmışlardı sadece. Görevleri bu doğrular uğruna savaşmaktı. Cesurdular çünkü ölümüne savaştılar. Korkaktılar çünkü kendi ve diğerlerinin yaşam haklarını gasp edebileceklerini emredenlere karşı en temel haklarını savunamadılar. Diğer korkakları korumak için, korkaklık üzerine kurulmuş düzenin devamı veya yine korkaklık üzerine kurulacak yeni bir düzen için öldüler. Buna rağmen halen kimse neden öldüklerini bilmiyor. Neden sorusunun yeterli bir cevabı kimsede yok. Cevap vermek yerine korkuyoruz ve kabuğumuzun içinde güvenli hayatımızı sürdürmek için yanımızdaki korkaklar ile beraber başkalarını suçluyoruz, nefret ediyoruz, kavga ediyoruz, tartışıyoruz, atıp tutuyoruz, susuyoruz, konuşturmuyoruz, dinlemiyoruz, geçmişi deşiyoruz, kinle bileniyoruz, çocuklarımızı ama sadece kendi çocuklarımızı koruyoruz, bağırıyoruz, yüksek sesle marşlar söylüyoruz, yetersiz bilgilerimizle ahkam kesiyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz, ağlıyoruz, gerçek gözyaşlarımız var ve kurumalarını beklemeden uykuya dalıyoruz, uyuyabiliyoruz çünkü günahsızız çünkü hiçbir şey yapmadık, tüm ömrümüz hiçbir şey yapmamakla geçti. Yaşamayı bu şekilde hak ettik. Korkakça ama uzun bir yaşam.

Ülkenin doğduğum topraklara uzak, yaşadığıma yakın bir köşesinde, korkaklar için hazırlanmış bir yaz gecesinde, korkularını cesaretiyle yenmeye çalışan genç bir müzisyen, en iyi bildiği şeyi, en iyi bildiği şekliyle icra etmek için, güzel sesini ana diliyle en güzel gösterebildiği için, korkak yüreklerimizi cesaret dalgalarıyla titretme iddiasıyla sahneye çıktı ve şarkılarını söyledi. En cesurunun bile dayanma sınırı iki şarkıydı ve üçüncü şarkının başında cesaret dalgaları yok edildi, tüm korkaklık sahneye yağdı. Orada değildim ama orada olsaydım ne yapacağımı biliyorum. Hiçbir şey. Tıpkı diğerleri gibi. Ben de diğerlerini protesto ederdim, ıslıklara ıslıkla cevap verir, belki birileriyle dalaşırdım bile ama yapacaklarım hiçbir şeyden öteye gitmezdi. Marşını okuyup, minderini atıp mekandan çıkan veya protestolara destek vermesine rağmen çıkmayıp konserin sonunda alkışlayan ya da protestolara tepki göstermesine rağmen genç müzisyenin sahneyi terk etmesini engelleyemeyenlerden biri olurdum. Barış isteyen, bunun için elinden geleni yaptığına inan, vicdanı rahat (yeni bir ölüm ve ardından günah çıkartma mecburiyeti bırakan yeni bir cenaze törenine dek), fikri belli, yapacakları sınırlı, herhangi bir korkak.

Korkaklığımın farkında olmam beni cesur biri yapmıyor. Bunları yazmış olmak da. Beni korkak yapan yaşantımın kendisi. Arzuların kol gezdiği bir dünyada mana arayışı içinde boşluğa düşme, bu boşluğu korkakça sahiplenme ve her eylemin ardında yüce bir idea varmış gibi davranma, öyle gösterme, başkalarından ve kendinden korkaklığı gizleme, suratımı gördükçe dehşet içinde, ellerimi gördükçe titremeden duramayan ve kalbimi her sallantıda çarpan, hepsi içine düştüğüm deliği tıkamakta.

Kelimeler en kolay sığınaklardır kalem tutabilenler için ve aynı zamanda en müthiş korunaklardır dışarıda olup bitenlere karşı. Dışarıda ne olduğunu bilmek için ise keşfetmek gerek ve her keşif cesareti gerektirir.

Cesaret tehlikelidir, öldürebilir, korkaklık ise ölümün ta kendisidir.


Not: Başlık eski bir öykümündür. Saf ve umut dolu olduğum zamanlara ait bir öyküydü. Günler bana gösterdi ki, başlığım sadece iyi niyetli ve safça bir beklentiden ibaret değilmiş aynı zamanda elinden hiçbir şey gelmeyen ve bunu sahte cesaretinin arkasında gizleyen bir ödleğin büyük yanılgısını da içeriyormuş.